1
Elif, Lâm, Râ. Dinle, ey insanoğlu! Elif, Lâm, Râ gibi, senin pek iyi tanıdığın ve sürekli kullandığın harflerden oluşan fakat hem lafzı, hem de manasıyla eşsiz bir mucize olan bu mesaja kulak ver: Bunlar, hikmet dolu Kitabın ayetleridir.
Mekke döneminin sonlarında, İsra sûresinin hemen ardından indirilmiştir. Adını, Yûnus Peygamberin ilginç kıssasının anlatıldığı doksan sekizinci ayetten almıştır. 109 ayettir.
2
İçlerinden bir adama şöyle bir mesaj göndermemiz, insanların tuhafına mı gitti: “İnsanlığı, zalimler için hazırlanan cehennem azabıyla uyar ve iman edenlere müjdele; Rab’lerinin katında doğruluk ve erdemliliklerinin ödülü olarak, cennetin en yüce makâmı, yani ebedî nimetler ve gerçek izzet, şeref ve üstünlük onların olacaktır!” Fakat kâfirler, Kur’an’ın kitlelerce benimsenmesini engellemek için, “Hiç kuşkusuz, okuduğu o büyüleyici sözlerle vicdanları sarsıp derinden etkileyen bu adam, besbelli ki, bir büyücüdür. Yoksa, okuma yazması dahî olmayan bir insanın dudaklarından, böylesine harikulade sözlerin dökülmesi başka türlü izah edilemez. ” diyorlar. Böylece, Kur’an’ın insanüstü bir kaynaktan geldiğini itiraf ediyor ama Allah’tan geldiğini inkar ediyorlar. Çünkü kibir ve inatçılıkları onları imandan alıkoyuyor. Zira, Allah’ın insan hayatını düzenleme yetkisine inanmak ve bu imana göre hayatı yeni baştan kurmak, hiç mi hiç işlerine gelmiyor. Oysa Yaratan, yarattığına müdâhale etmez mi?
3
Sizin Rabb’iniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, fakat sonra mahlukâtı kendi kaderiyle baş başa bırakmayan, aksine, bütün işleri yönetmek ve yönlendirmek üzere, Egemenlik Tahtı olan Arş’ta bulunan Allah’tır. O’nun otorite ve hükmüne karışabilecek bir ortağı, eşi veya benzeri olmak şöyle dursun, O’nun izni olmadıkça — Allah katındaki derecesi ne kadar üstün olursa olsun— hiç kimse zâlimleri hak ettikleri cezadan kurtarmak için aracılık, yani şefaat edemeyecektir. İşte sizin boyun eğmeniz gereken gerçek Efendiniz, sahibiniz ve Rabb’iniz olan Allah, budur; öyleyse yalnızca O’na kulluk ve itaat edin! Hâlâ düşünüp aklınızı başınıza almayacak mısınız?
4
Hepiniz mahşer gününde hesaba çekilmek üzere, eninde sonunda O’na döneceksiniz. Bu, Allah’ın kesin olarak verdiği bir sözdür. Çünkü O, tüm varlıkları önce yoktan yaratır, sonra bunu yani yaratmayı tekrar yapar ve huzuruna geri getirir ki, böylece iman edip güzel ve yararlı işler yapanları en âdil biçimde ödüllendirsin. Allah’ın ayetlerini inkâr edenlere gelince, nankörlüklerinin cezası olarak, iç organları paramparça eden kızgın bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır onlar için! İşte bu fecî âkıbete uğramamak için, Rabb’inizi iyi tanıyın:
5
Güneş’i bir ısı ve ışık kaynağı, Ay’ı da aldığı ışığı yansıtan bir aydınlık kılan, takvim ölçümlerini, yılların sayısını ve vakitlerin hesabı nı öğrenesiniz diye Ay’a her ayın başından sonuna kadar her gün için belirli evreler tayin eden O’dur. Allah bütün bunları, anlamsız ve birer tesadüf eseri olarak değil, ancak ve ancak yüce bir hikmet uyarınca ve belirli bir gaye için yaratmıştır. Bakın; Allah, akıllarını kullanacak ve hakîkati bilip anlayacak bir toplum için, ayetleri işte böyle açık ve net olarak ortaya koyuyor:
6
Gerçekten de, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde ve Allah’ın göklerde ve yerde yaratmış olduğu bunca varlıklarda, bilinç ve duyarlık sahibi olan, aklını kullanan ve haksız önyargılardan sakınan bir toplum için, O’nun sonsuz kudret ve merhametini gösteren nice mûcizeler, ibret verici mesajlar ve işâretler vardır. Kâinat kitabının sayfalarına nakşedilmiş bunca mûcizelere ve apaçık delillere rağmen:
7
Mahşer günü huzurumuza çıkacaklarını hiç hesaba katmayan, şu gelip geçici dünya hayatını âhirete tercih ederek nihâî mutluluk ve huzuru onda arayan ve böylece, Kur’an’dan yüz çevirerek ayetlerimizden ilgiyi koparanlar var ya;
8
İşte, yapmakta oldukları kötülükler yüzünden, onların varacağı yer ateştir!
9
Öte yandan, iman eden ve bu imana yaraşır güzel ve yararlı davranışlar gösterenlere gelince; Rab’leri, imanları sayesinde onları, içerisinde ırmaklar çağıldayan nîmetlerle dolu cennet bahçelerine iletecektir. Öyle muhteşem bir cennet ki:
10
Onlar orada, “Sen ne yücesin Allah’ım!” diyerek Rab’lerine seslenecekler. Birbirlerini, “Selâm sizlere, selâm! ” sözleriyle tebrik edip selâmlayacaklar ve duâlarının sonu, dâimâ “Hamd, âlemlerin Rabb’i Allah’a! Sonsuz şükürler olsun, bize bunca nimetleri bahşeden yüce Rabb’imize! ” şeklinde olacak.
11
İnsanların iyiliği sabırsızlıkla ve aceleyle istedikleri gibi, Allah da onları suç işler işlemez derhâl cezalandırmış olsaydı, çoktan işleri bitirilmiş olurdu. Fakat onları cezalandırmakta acele etmeyiz. Hesap vermek üzere huzurumuza çıkacaklarını ummayan o inkârcı ları, bir süre daha azgınlıkları içinde bocalar bir hâlde bırakırız. Böylece, tövbe edip imana gelmeleri için onlara bir fırsat daha veririz. Fakat pek çokları, bu fırsatı doğru değerlendiremez:
12
İnsanın başına bir belâ veya sıkıntı geldiğinde, gerek uzanırken, gerek otururken, gerek ayakta iken, kısaca her an ve her durumda Bize yalvarıp durur fakat onu sıkıntısından kurtardığımız zaman, verdiği sözleri hemen unutur ve başına gelen bu belâdan dolayı sanki Bize hiç yalvarmamış gibi kendisini yeniden hayatın akışına kaptırarak, yoluna kaldığı yerden devam eder. İşte, kendilerine bahşedilmiş olan akıl, güç, sağlık, servet gibi nîmetleri kötü yolda kullanarak ömürlerini boş yere harcayan bu müsriflere, yaptıkları kötü işler böyle güzel ve çekici görünmektedir.
13
Andolsun ki, sizden önce gelip geçen nice nesilleri, elçileri onlara apaçık deliller ve apaçık mûcizeler getirdiği hâlde, haksızlık ve zulümden vazgeçmedikleri ve artık imana gelme ihtimalleri kalmadığı için helâk etmiştik. İşte Biz, suçlu bir toplumu böyle cezalandırırız!
14
Sonra onların ardından, sizleri üstün yeteneklerle donatıp yeryüzünde hüküm süren halîfeler kıldık ve çeşitli vesîlelerle imtihâna tâbi tuttuk ki, nasıl davranacağınızı gör üp hakkınızda hükmü ver elim. Hal böyleyken:
15
Apaçık birer belge olan ayetlerimiz, ne zaman onlara tebliğ ve uyarı amacıyla okunsa, Hesap Gününde huzurumuza geleceklerini hiç ummayan o inkârcı lar, “ Bize bundan farklı bir Kur’an getir, ya da hiç değilse, işimize gelmeyen ayetleri iptal edip keyfimize uygun hâle getirerek onda bazı değişiklikler yap!” diyorlar. Onlara de ki: “Kur’an’ı kendi görüşlerim doğrultusunda değiştirmeye benim yetkim yok; zira o benim değil, Allah’ın sözüdür. Ben ancak, bana gönderilen emir ve direktif lere uyarım. Çünkü Rabb’ime karşı geldiğim takdirde, büyük bir günün azâbından korkarım.”
16
Ey Muhammed! Kur’an’ı senin uydurduğunu iddia eden bu câhillere öğüt vererek de ki: “ Bu kitap doğrudan doğruya Allah’ın sözüdür ve O’nun emriyle size bildirilmektedir. Nitekim Allah size bu hakîkati ulaştırmamı dilemeseydi, ben bunu size okuyamazdım, çünkü Kur’an gibi bir şaheseri meydana getirebilecek ne bilgim, ne de yeteneğim var ve siz de bunu gâyet iyi bilirsiniz. Kaldı ki, Allah dileseydi onu size hiçbir şekilde bildirmezdi de. Madem size lütfedip böyle muhteşem bir kitap gönderdi, onun kıymetini bilmeniz gerekmez mi? Şimdi düşünün: Ben Peygamber olmadan önceki bütün hayatımı sizin aranızda geçirdim, şu ana kadar bir kez olsun yalan söylediğime şâhit oldunuz mu? Veya bugüne kadar benden, Kur’an’a benzer sözler işittiniz mi? Çocukluğumdan beri beni ‘emin: dürüst ve güvenilir kişi’ lakabıyla çağıran sizler, nasıl olur da Allah adına yalan uydurduğumu iddia edebilirsiniz? Üstelik bu konuda hiçbir bilgi ve tecrübesi olmayan benim gibi ümmî birinin, Kur’an gibi bir şaheser meydana getirmesi nasıl mümkün olabilir, hiç düşünmüyor musunuz?”
17
Şu hâlde, ne cüretle Allah’ın ayetlerini değiştirmemi bana teklif ediyorsunuz? Kur’an’da değişiklikler yaparak Allah adına yalanlar uyduran, ya da sizin yaptığınız gibi O’nun ayetlerini yalanlayan kimselerden daha zâlim kim vardır? Gerçek şu ki, suç işlemekte ısrar edenler asla kurtuluşa eremeyecekler! Nitekim Kur’an’ı reddedenler, bakın nelerin peşine düşüyorlar?
18
Allah’ı bırakıyorlar da, kendilerine hiç bir zarar veya fayda veremeyecek olan varlıkların peşine takılıyorlar; birtakım putlara ve sahte ilâh lara kulluk ediyor ve “Bunlar, Allah katında bizim için aracılık ederek kurtuluşumuzu sağlayacak olan efendilerimiz ve şefaatçilerimizdir!” diyorlar. De ki: “ Böyle şefaatçiler var da, Allah’ın bundan haberi mi yok? Yoksa siz, göklerde ve yerde Allah’ın bilmediği bir şeyi mi O’na haber veriyorsunuz? Hayır! Allah hiç kimseye, böyle bir şefaat yetkisi vermemiştir! Zira Allah, onların müşrikçe yaklaşımlarından tamamen uzaktır, yücedir! Zaten insanoğlu, bu hakîkate uygun bir fıtrat üzere yaratılmıştır. Fakat bazı câhiller, zamanla hak dini tahrif edip uydurdukları hurafeleri din haline getirdiler:
19
İnsanlar, başlangıçta İslâm inancında birleşen tek bir toplumdan ibaretti, fakat zamanla hak dinden uzaklaşarak farklı görüşlere ayrıldılar. Eğer bu dünyanın imtihân yeri olduğuna ve her şeyin tam karşılığının âhirette verileceğine dâir Rabb’in tarafından ezelden ortaya konulmuş bir yasa olmasaydı, ayrılığa düştükleri bu gibi konularda aralarında çoktan hüküm verilmiş ve kötülerin cezası derhal verilerek her türlü anlaşmazlık bitirilmiş olurdu. Fakat ilâhî hikmet, bu dünyanın bir mücâdele ve imtihân yurdu olmasını uygun gördü:
20
Kur’an, açık ve gerçek bir mûcize olarak ortada dururken, yine de kalkmışlar, “Ona Rabb’inden bizim istediğimiz türden bir mûcize indirilmeli değil miydi?” diyorlar. Evrendeki sayısız mûcizeleri görmezlikten gelerek, sırf itiraz edebilmek için bu gibi isteklerde bulunan önyargılı inkârcılara de ki: “ Allah böyle bir mûcize gönderir mi göndermez mi, onu bilemem; kendi gücümle size mûcize de gösteremem. Çünkü yaratılmışların bilgi ve idrak sahasının ötesinde bir âlem olan gayb, yalnızca Allah’a aittir ve her şeyi bilen, sadece O’dur. Öyleyse bekleyin bakalım, Allah başınıza neler getirecek, ben de sizinle beraber beklemekteyim.
21
Biz bu tür nankör insanlara, başlarına gelen deprem, kıtlık, kaza, hastalık, fakirlik gibi bir sıkıntının ardından katımızdan azıcık bir rahmet ve esenlik tattıracak olsak, hemen o acı günleri unutur, ayetlerimize karşı hile ve entrikalar düzmeye başlarlar. Bu gibi felâketlerin, ilâhî ceza ile hiçbir bağlantısı olmayan tesâdüfî olaylardan ibaret olduğunu iddia ederler. Elde ettikleri nîmetleri kendilerinden bilir, “Biz bunları kendi çabamız ve dirâyetimiz sayesinde elde ettik! Allah ne diye bizim işimize karışsın ki?” diyerek Allah’ı ve ayetlerini inkâr eder, müminlere karşı hâince plânlar, komplolar düzenlerler. Ey Müslüman, bu zâlimlere de ki: “Plan kurma konusunda Allah, sizden çok daha hızlıdır. Siz Kur’an’a ve Müslümanlara karşı böyle hilekârlık peşinde koşup dururken, Allah başınıza öyle bir felaket gönderir ki, maksadınıza ermeye vakit bulamadan helak olur gidersiniz. Kaldı ki, iş bununla da bitmeyecek, asıl belâ neymiş, âhirette göreceksiniz: Kuşkusuz elçilerimiz olan melekler, kurmakta olduğunuz bütün hile, entrika ve tuzakları bir bir yazıyorlar. Ve zamanı gelince, hepsinin hesabını vereceksiniz.
22
Sizi karada ve denizde gezdiren O’dur. Doğayı ve ondaki kanunları yaratan, size eşyayı kullanma güç ve yeteneğini bahşederek denizde, karada ve havada yolculuk yapmanızı sağlayan Allah’tır. Öyle ki, engin denizlere açılmak üzere gemilere bindiğinizde yaşadıklarınızı bir düşünün: Hani gemiler, ilâhî kudret sayesinde esen tatlı bir rüzgârla içindeki yolcularla birlikte denizi yara yara akıp giderken ve yolcular, bu güven verici ortamda kendilerini huzur ve esenlik içinde hissettikleri bir sırada, ansızın şiddetli bir fırtına gelip çatar ve gemiyi çatırdatan dev dalgalar, dört bir yandan üzerlerine hücum eder. İşte o zaman,korkunç bir belâyla çepeçevre kuşatıldıklarını ve Allah’ın yardımına sığınmaktan başka çare olmadığını anlarlar da, tüm bâtıl inançlarından bir anda sıyrılır ve tertemiz bir inançla Allah’a yönelerek O’na tüm içtenlikleriyle yalvarıp yakarırlar: “Ey yüce Rabb’imiz!” derler, “Eğer bizi bu felâketin pençesi nden kurtaracak olursan, yemin olsun ki, bundan böyle sana kulluk edip şükreden kimselerden olacağız!”
23
Fakat Allah onları kurtarı p sağ salim karaya çıkarı nca, hemen sözlerinden cayarak tekrar eski inkârcılıklarına dönerler; hak, hukuk, adâlet ve insaf ilkelerini hiçe sayarak yeryüzünde yeniden terör estirmeye, zayıf ve mazlum halklara saldırarak haksız yere azgınlık yapmaya devam ederler. Ey haddini aşan küstah insanlar! Bu azgınlığınız, sonuç itibariyle ancak kendi aleyhinize olacaktır! Böyle zulüm ve haksızlık peşinde koşmakla ne elde edebilirsiniz? Olsa olsa, bu dünya hayatının bazı gelip geçici nîmetlerini! Fakat ya sonra? Ne kadar güçlü ve kudretli olursanız olun, gün gelecek sizler de ölümü tadacak ve eninde sonunda bize döneceksiniz; işte o zaman, hayatta iken yapıp ettiğiniz her şeyi size haber vereceğiz ve her zulmün hesabını bir bir soracağız . Şimdi, sonsuz cennet nîmetlerini kaybetme pahasına peşine takıldığınız şu dünya zevklerinin, âhiret nîmetlerine oranla ne kadar değersiz olduğunu canlı bir örnekle görmek ister misiniz?
24
Bu dünya hayatının göz alıcı ve gönül çelici, fakat bir o kadar da gelip geçici oluşunun misali, aynen şuna benzer: Gökten bereket yüklü bir yağmur indiririz de, insanların ve hayvanların beslendikleri yeryüzü bitkileri onun sayesinde filizlenir, boy atar ve dal budak salıp birbirine girer. Nihâyet yeryüzü rengârenk çiçeklerle, iştah kabartıcı tatlı meyvelerle süslenip bezenerek tüm görkem ve güzelliğiyle bir gelin gibi arzı endam ettiği ve sahiplerinin, orada yetki ve egemenlik sahibi olduklarını ve onu keyiflerine göre kullanabileceklerini sandıkları bir sırada, bir gece veya gündüz vakti oraya emrimiz —korkunç bir âfet şeklinde— gelir ve o güzelim bağı bahçeyi, sanki daha dün orada değilmiş gibi kökünden biçip yok ederiz. İşte ey insan, dünyanın nîmet ve zevkleri de gün gelecek böyle yok olup gidecektir. Bakın, düşünüp ibret alacak insanlar için, ayetlerimizi böyle açık ve net olarak ortaya koyuyoruz.
25
İşte böylece Allah, kullarını barış ve esenlik yurdu olan cennet yurdu na çağırmakta ve bu çağrıya uyarak ilâhî lütuf ve rahmete nâil olmak isteyen herkes i dosdoğru bir yola iletmektedir. O hâlde, cennet yolcularına müjdeler olsun:
26
Güzel ve yararlı davranış gösterenlere, hak ettiklerinden daha güzel bir mükâfât bağışlanacak ve hattâ bunlardan daha da fazlası verilecektir. Onlara, akla hayale gelmedik nîmetler takdim edilecek ve nihâyet, bütün bu nîmetleri unutturacak o muhteşem nîmeti tadacaklar; yani Allah’a kavuşacak ve O’nun cemalini görecekler. O dehşet verici Hesap Gününde, ne yüzlerine bir günah leke si bulaşacak, ne de bir utanç ve aşağılanma bürüyecek çehrelerini! Muratlarına ermenin yanı sıra; can sıkacak, yüz kızartacak, küçük düşürecek her türlü leke ve kederden emîn ve sâlim olacaklar. İşte onlar, cennet halkıdır ve sonsuza dek orada kalacaklar.
27
Kötülük yapanlara gelince; iyi davranışlar için vaad edilen kat kat mükâfâtın tersine, kötülüğün cezası, yalnızca işlenen kötülük oranında olacaktır ve onları, tepeden tırnağa bir aşağılık ve zillet kaplayacaktır. Ve hiç kimse onları Allah’a karşı koruyamayacaktır. Bu bedbahtlar, öylesine iç karartıcı bir durumda olacaklar ki, yüzlerini âdetâ gecenin zifiri karanlıkları bürümüş gibi utanç ve zillet altında ezilecekler . İşte onlar da cehennem halkıdır ve sonsuza dek orada kalacaklardır.
28
O gün, insanların ve cinlerin hepsini bir araya toplayacağız; sonra da dünyada kimi varlıkları yüceltip ilâhlaştırarak veya makam, şöhret, servet ve benzeri değerleri hayatın biricik ölçüsü hâline getirerek Allah’a ortak koşmuş olanlara, “ Geçin bakalım yerlerinize; siz de, hayattayken emir ve otoritesine boyun eğdiğiniz ortaklarınız da!” diyeceğiz. Böylece, her birini lâyık olduğu yere koyarak onları birbirlerinden tamamen ayıracağız. İşte o zaman, onların Allah’a ortak koştuğu kimseler, kendilerini ilâhlık makâmına yücelten müşriklere seslenerek , “Siz aslında bize ibâdet etmiyordunuz! Sizin asıl tapındığınız şey, kendi arzu ve heveslerinizden başkası değildi! ” diyecekler. Ve devam edecekler:
29
“Artık bizimle sizin aranızda şâhit olarak, Allah yeter. Doğrusu biz, sizin bize tapındığınızın farkında bile değildik. Ve asla ilâhlık iddiasında da bulunmamıştık. O hâlde bunun sorumluluğu, yalnızca size aittir. ”
30
İşte o zaman, herkes geçmişte yaptıklarının hesabını verecek ve bütün insanlar ve cinler, gerçek sahipleri ve efendileri olan Allah’ın huzuruna getirilecekler; gerek “Bunlar bize Allah katında şefaat edecek!” diye uydurdukları sahte ilâhları, gerekse din adına uydurdukları bâtıl inançları , onları yüzüstü bırakarak ortadan kaybolup gitmiş olacak ve acı gerçekle baş başa kalacaklar.
Sonraki 30 ayet →