1
Göklerde olanlar da yeryüzünde olanlar da Allah’ı tesbih etmektedirler. Zira O, Azîz’dir, Hakîm’dir.
2
Kitap ehlinden inkâr edenleri ilk sürgünde [haşr] yurtlarından çıkaran O’dur. Oysa siz onların çıkacaklarını zannetmiyordunuz. Onlar da kalelerinin, kendilerini Allah’tan koruyacağını zannediyorlardı. Hâlbuki Allah’ın (azabı) onlara hiç beklemedikleri yerden geldi ve yüreklerine korku düşürdü. Öyle ki, evlerini bir yandan hem kendi elleriyle hem de inananların elleriyle yıkıyorlardı.¹ Ey basiret sahipleri [ulî’l-ebsâr]! İbret alınız.
1 Kaynaklara göre, Hz. Peygamber Medine’ye hicret ettikten sonra, Yahudilerden Benu Nadir/Nadiroğulları kabilesiyle tarafsızlık antlaşması yaptı. Onlar, Uhut Savaşı’ndan sonra antlaşmayı bozdular. Liderleri Ka’b bin Eşref, kırk atlı ile Mekke’ye giderek, Ebu Sufyan ile ittifak yaptı. Durumu öğrenen Hz. Peygamber, Muhammed bin Mesleme’yi görevlendirdi. O da Ka’b’ı öldürdü. Hz. Peygamber ayrıca Benu Nadir kabilesinin bulunduğu bölgeyi kuşattı. Çıkıp başka yere gitmelerini istedi. Onlar on günlük bir mühlet istediler. Bu arada silahlandılar ve münafıkların reisi Abdullah bin Ubey ile gizlice antlaştılar. O da iki bin savaşçıyla destek vereceklerini vaat ettiler. Ancak bu yardım gelmeyince Nadiroğulları, yaşadıkları bölgeden ayrılıp gitmeye razı oldular. Her üç aile bir deveye eşyalarını yükleyerek altı yüz deveyle yola çıktılar. Bunun üzerine kuşatma kaldırıldı. Onlar geride ne varsa imha ettiler, evlerinin kapı ve pencerelerinin ahşap kısımlarını da söküp götürdüler. Pek çoğu Şam’a, bir kısmı Hîra’ya, Eriha ve Ezri’at’a ve birkaç aile de Hayber’e gitti. Bu sûre bu olayı konu edinir.
3
Eğer Allah onlar hakkında sürgünü takdir etmemiş/yazmamış olsaydı, onları elbette dünyada cezalandıracaktı. Onlar için ahirette de ateşin azabı vardır.
4
Bu, onların Allah ve elçisine karşı gelmeleri [şâkkû] sebebiyledir. Kim Allah’a karşı gelirse muhakkak ki Allah’ın azabı şiddetlidir.²
2 Krş. Enfâl, 8/13
5
Hurma ağaçlarından [lînetin] herhangi birini kesmeniz veya onları kesmeden kökleri üzerinde bırakmanız, tamamen Allah’ın izniyledir³ ve yoldan çıkanları rezil etmesi içindir.
3 Nadiroğullarını kuşatma esnasında bazı Müslümanlar, onlara ait hurma ağaçlarını askeri amaçlar için kesmişlerdi. Ayet bunun Allah’ın izniyle yapıldığını söylüyor. Hz. Peygamber, daha sonra askeri gereksinimler dışında savaşta düşmana ait ağaçların, ürünlerin vb tahrip edilmesini yasaklamıştır.
6
(Ey inananlar!) Onların mallarından Allah’ın, savaşmaksızın elçisine kazandırdığı mallar/ganimetler [efâ’e]⁴ için, siz at veya deve koşturmuş değilsiniz. Fakat Allah, elçilerini dilediği kimseler üzerine musallat edip üstün kılar. Zira Allah, her şeye kâdirdir.
4 Savaşmadan elde edilen ganimetlere “fey” çoğulu “efâ’e” denir. Askerler arasında paylaştırılmaz, doğrudan Beytülmâl’e kalırdı. Nadiroğulları sürülürken, Müslümanlar fiilen savaşmamışlardı. İşte ayet bu konu ile alakalı olup, bu malların nerelere tasarruf edileceğine dairdir. Ayete göre, muhacirlerin ekonomik durumu çok zayıf olduğu için onlara öncelik tanınması öğütlenmektedir.
7
Allah’ın, (fethedilen) beldeler halkının mallarından elçisine kazandırdığı mallar/ganimetler [efâ’e], Allah’a,⁵ elçisine, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Yeter ki bu mallar, içinizdeki zenginler arasında dolaşan bir servet/devlet [dûlet] olmasın. Elçi size neyi veriyorsa onu alınız, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçiniz. Allah’a karşı sorumluluk bilincinde olunuz. Muhakkak ki Allah’ın azabı çetindir.
5 Savaşarak veya savaşmadan kazanılan mallardan/ganimetlerden Allah’a ve elçisine ayrılan pay, kamu yararına ayrılan maldır. Oraya harcanır.
8
Bu mallar özellikle, yurtlarından çıkarılıp mallarından uzaklaştırılan, Allah’tan bir lütuf ve hoşnutluk dileyen, Allah’a ve elçisine yardım eden⁶ fakir muhacirlere aittir. İşte onlar doğru olanların tâ kendileridirler.
6 Allah’a yardım, O’nun dinine yapılan yardımdır.
9
Onlardan önce o yurda/Medine’ye yerleşmiş ve imanı da gönüllerinde yer etmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir hasetlik duymazlar. İhtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsini tamah ve hırsından arındırırsa işte onlar kurtuluşa/mutluluğa erenlerin tâ kendileridirler.⁷
7 Krş. Teğâbun, 64/16
10
Onlardan sonra gelenler ise şöyle derler: “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce inanmış olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde inananlara karşı hiçbir kin [ğıllen] tutturma! Rabbimiz! Muhakkak ki Sen Ra’ûf’sun, Rahîm’sin.”
11
(Ey Peygamber!) İkiyüzlülük edenleri görmedin mi? Kitap ehlinden olan kardeşlerine, “Andolsun, eğer siz yurdunuzdan çıkarılırsanız, mutlaka biz de sizinle birlikte çıkarız ve sizin aleyhinizde kimseye ebediyen itaat etmeyiz. Eğer size savaş açılırsa mutlaka size yardım ederiz” derler. Allah, onların gerçekten yalancı olduklarına şahitlik eder.
12
Andolsun, eğer onlar çıkarılacak olsalar, onlarla beraber çıkmazlar. Eğer savaşa tutuşsalar, onlara yardım etmezler. Yardım etseler bile elbette arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendileri de yardım görmezler.
13
Onların içlerindeki size karşı duydukları korku [rehbe], Allah’ a karşı duydukları korkudan daha şiddetlidir/baskındır. Bu, onların anlamayan bir toplum [kavm] olmalarındandır.
14
Onlar sağlam kaleler içinde veya duvarlar arasında olmadan sizinle toplu olarak (meydan) savaşı yapamazlar. Kendi aralarındaki kavgaları ise çetindir. Sen onları toplu/tekyürek sanırsın, hâlbuki onların kalpleri/düşünceleri darmadağınıktır. Bu, onların akıllarını kullanmayan bir toplum [kavm] olmalarındandır.
15
Onların durumu, kendilerinden öncekilerin durumu⁸ gibidir. Onlar yaptıklarının cezasını tatmışlardı. Onlar için can yakıcı bir azap da vardır.
8 Buradan kastedilen Nadiroğullarından önce Medine’den çıkarılan Kaynukaoğulları, Kurayzaoğulları veya Mekkeli müşriklerdir.
16
Onların/ikiyüzlülerin durumu tıpkı şeytanın durumu gibidir.⁹ Hani o insana, “İnkâr et!” der, insan da inkâr edince “Muhakkak ben senden uzağım. Hiç şüphesiz ben âlemlerin Rabbinden korkarım” der.
9 Nadiroğullarına, Abdullah bin Ubey başkanlığında ikiyüzlüler yardım sözü vererek savaşa teşvik etmişlerdi. Sonra da yardıma gelmedikleri konusu teşbih ediliyor. Krş. Enfâl, 8/48
17
Nihayet her ikisinin de sonu, içinde sürekli kalacakları ateş oldu. İşte zalimlerin cezası budur.
18
Ey inananlar! Allah’a karşı sorumluluk bilincinde olunuz. Herkes önceden yarın için ne hazırladığına baksın! Allah’a karşı sorumluluk bilincinde olunuz. Muhakkak ki Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.
19
Allah’ı unutan ve böylece Allah’ın da onları kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayınız. İşte onlar yoldan çıkanların tâ kendileridir.
20
Ateş ehli ile cennet ehli elbette bir değildir. Cennet ehli kazananların [fâ’izûn] tâ kendileridir.
21
(Ey Peygamber!) Eğer Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirmiş olsaydık, elbette sen onu Allah’ın haşmetine saygıdan boyun eğerek paramparça olduğunu görürdün. Belki düşünürler diye Biz bu örnekleri insanlara veriyoruz.¹⁰
10 Krş. Ahzâb, 72/72
22
O, öyle bir Allah’tır ki, O’ndan başka tanrı yoktur. O, algılanamayan [ğayb] ve algılanabilen [şehâdet) gerçekleri bilendir. O, Rahmân’dır, Rahîm’dir.
23
O, öyle bir Allah’tır ki, O’ndan başka tanrı yoktur. O, Melik’dir,¹¹ Kuddûs’tur¹², Selâm’dır¹³, Mu’min’dir¹⁴, Muheymin’dir¹⁵, Azîz’dir¹⁶, Cebbâr’dır¹⁷, Mutekebbir’dir¹⁸. Allah, onların koştukları ortaklardan münezzehtir.
11 El-Melik: Sahip, hükümdar. 12 El-Kuddûs: Hatadan, gafletten ve noksanlıktan uzak, temiz. 13 Es-Selâm: Barış ve esenlik veren. 14 El- Mü’min: Emniyet ve güven veren. 15 El-Muheymin: Korkudan emin kılan, gözetip koruyan, koruma altına alan. 16 El-Azîz: Yüce, yenilmeyen, yegâne galip olan. 17 El-Cebbâr: Dilediğini zorla yaptıran, iradesini kesin uygulayan. 18 El-Mutekebbir: Azamet ve yücelik sahibi.
24
O Allah ki, Hâlik’tır¹⁹, Bâri’dir²⁰, Musavvir’dir²¹. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nu tesbih ederler. Zira O, Azîz’dir, Hakîm’dir²².
19 El-Hâlik: Yaratan, bir şeyden bir şey yapan. 20 El-Bârî’: Örneksiz yaratan, modelsiz var eden. 21 El-Musavvir: Şekil veren, şekillendiren, biçim ve özellikler veren. 22 El-Hakîm: Hikmetle muttasıf olan, hikmet sahibi, yüce bilge.