1
Aşağı doğru kayan¹ yıldıza andolsun ki,
1 “Hevâ” kelimesi, düşmek, kaymak, inmek gibi anlamlara gelir. Cebrail’i vahiy getireceği zamanki hâlini, kayan bir yıldıza teşbih ederek yemin ediyor. Müteakip ayetlerden bunu anlıyoruz.
2
Arkadaşınız (Muhammed) ne saptı ne de azıttı [ğavâ].
3
O, hevesine/arzusuna göre konuşmaz.
4
O/Kur’an, kendisine vahyedilenden başka bir şey değildir.
5
Onu ona çok güçlü olan öğretti.²
2 Burada Cebrail kastedilmektedir. Zaten Cebrail kelimesindeki “cebr” Sami dillerinde “güç, kuvvet” anlamındadır. “il” de Rab demektir. Dolayısıyle “Cebrail” Rabbin, yani “Allah’ın gücü” anlamındadır. Krş. Tekvîr, 81/19-20
6
O, üstün akıl ve dirayet sahibi [zu mirretin],³ ona yöneldi [f’estevâ],
3 “Zu mirre” terkibi, akıl, kuvvet, yetenek ve sağlam, donanımlı anlamındadır. Nitekim İslam filozofları, Cebrail’i “Akıl” la tanımlamışlardır. Onların meşhur sudûr teorisinde; Cebrail, kozmik akıllardan “Onuncu akıl” dır. Yani maddeye şekil veren akıldır (Vâhibu’s-suver).
7
O, en yüksek ufukta iken
8
Sonra yaklaştı ve iyice sokuldu.
9
Öyle ki, (aralarında) iki yay aralığı, hatta daha az kaldı.⁴
4 Araplarda eskiden beri gelen bir geleneğe göre, savaşan iki kabilenin reisi, savaşa son vermek istediklerinde ikisi bir araya gelir ve yaylarını üst üste koyarak birlikte iki yayı gererler ve bir tek ok atarlar. Böylece aralarında bir ittifakın oluştuğunu ilan ederler. Bu savaşın bittiği; dostluğun, birlik ve beraberliğin başladığı anlamına gelir. İşte Kur’an, Hz. Peygamber’le Cebrail arasındaki vahiy olayını ve Cebrail’in Hz. Peygamber’e yakınlığını ifade için Arapların bu çok eski geleneğini temsilen kullanıyor.
10
Böylece (Allah) kuluna vahyedeceğini vahyetti.
11
Gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı.
12
(Ey inkârcılar!) Şimdi siz, gördüğü şeyler üzerinde onunla tartışacak mısınız?
13
Andolsun o, onu bir kere daha inerken görmüştü.
14
En son sınır ağacının yanında [sidretu’l-muntehâ],⁵
5 Sidre, arazilerde sınırları belirlemek için dikilen bir nevi “Arap kirazı” denen bir ağaçtır. Birçok tefsirci bu olayın Miraç’ta vuku bulduğunu zanneder ama bu ayetlerin inişi, miraç olayından çok önce vuku bulmuştur. Burası, 13. ayete göre, Cebrail’in çıktığı değil, indiği ve Hz. Peygamber’in Hira civarında Cebrail’i gördüğü yerdir. Muhtemelen sidre ağacı ve me’va bahçesi, Hira Dağı’nın oralarda bir yerdir. Ayrıca “Me’va cenneti” Kur’an’da 22 yerde geçer, hepsi de ölümden sonraki gidilecek cennetlerden biridir. Ancak buradaki konteksi dikkate alırsak, Hira Dağı eteklerinde “me’va bahçesi” adı verilen bir bahçe olma ihtimali daha makuldür. Çünkü “me’va” kelimesi “sığınak, barınak, son durak” anlamındadır. Bu da yolcuların uğrak yeri olan bahçeyi akla getirir. Sidre, Hira dağı eteklerinde en son sınır olduğuna göre burası da onun yanında bir bahçedir şeklinde yorumlayanlara katılıyoruz. Doğrusunu Allah bilir.
15
Onun yanında me’vâ bahçesi [cennetu’l-mevâ’] vardır.
16
O vakit sidre’yi kaplayan kaplıyordu.
17
Onun gözü ne kaydı ne de şaştı [tağâ].
18
Andolsun o, Rabbinin büyük delillerini [âyât] gördü.
19
(Ey inkârcılar!) Siz şimdi (uyduruk tanrılarınız) Lât ve Uzzâ’yı görmüyor musunuz⁶?
6 Lât, müşriklerin en büyük putlarından birinin adıdır. Taif ve Sakif kabilelerinin veya Nahle’de Kureyş kabilesinin taştan yapılmış putudur. Uzzâ ise, sakız ağacından yapılmış Gatafan kabilesinin ahşap putudur.
20
Diğer üçüncüsü Menat’ı da.⁷ (Bunlardan nasıl tanrı olur?)
7 Menat da Huzeyl ve Huzâa kabilelerinin taştan yapılmış putudur.
21
Demek erkekler sizin, dişiler O’nun ha!
22
O hâlde bu ne insafsızca bir taksim!⁸
8 Câhiliye döneminde bazı Araplar, kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi. Örfleri buna izin veriyordu. Kız çocuk ailede istenmeyen evlatlardı. Kaçırılıp veya esir edilip köle, cariye yapılma ihtimali vardı. Savaşa fiilen katılmazlar ailenin ve kabilenin şerefini koruyamazlardı. Onun için onlara mirastan pay bile vermezlerdi. Bütün bunlar tarihi bir vak’a olarak doğrudur. Kur’an bize hem bu tarihsel olayı veriyor hem de buradan günümüze “nass anlam” olarak bambaşka bir mesaj daha veriyor. O da bizim günlük hayatımızda kendi nefsimize ve Allah’a ne kadar değer verdiğimizin bizzat kendimiz tarafımızdan test edilmesidir. Eski Arapların, kız çocukları gibi değersiz gördükleri şeyleri Allah’a, erkek çocukları gibi değerli gördükleri şeyleri de kendilerine ayırdıklarını gördük. Peki, biz bugün kendimize neyi, Allah’a neyi ayırıyoruz? Bir bakalım: Biriktirdiğimiz paraların büyük ve değerli kısmını kendi nefsimize ayırıyoruz. İhtiyaç sahiblerine, yoksullara, dul ve yetimlere yani Allah yoluna mümkün oldukça küçük ve değersiz paylar ayırıyoruz. Yani Allah yoluna daha az harcıyoruz. Keza en güzel arazileri, arsaları, binaları, daireleri ve odaları kendi nefsimize; mescitleri, namazgâhlar vb yani Allah için tahsis ettiğimiz mekânlara da en izbe ve karanlık yerleri, odun ve kömürlükleri, merdiven altlarını tahsis ediyoruz. Diğer yandan ömrümüzün en kıymetli anlarını gençlik ve olgunluk dönemlerimizi zevk ve sefa, nefsanî arzular yani hedonist duyguları tatmin peşinde geçirirken, ihtiyarlık günlerini, yani hayatın en verimsiz ve değersiz günlerini ise mescit ve camilerde ibadete müdavim olarak Allah’a tahsis ediyoruz. Kısaca değerli paralar, mallar, servetler ve vakitler kendimize, değersiz mallar, paralar ve vakitler vb Allah’a öyle mi? “Ne insafsızca bir taksim!” değil mi?
23
Onlar, sizin ve babalarınızın/atalarınızın taktığı birtakım isimlerden başka bir şey değil. Allah onlar hakkında herhangi bir delil [sultân] indirmedi. Onlar ancak zanna ve nefislerinin hevasına/arzusuna tabi oluyorlar. Andolsun onlara Rablerinden doğru yolu gösteren rehber gelmiştir.
24
Yoksa insan her dilediği şeyi elde eder mi?
25
Sonra ilk de son da Allah’ındır.
26
Göklerde nice melekler vardır ki, Allah şefaat edilmesini dilediği ve razı olduğu kimseler hakkında kendilerine izin vermedikçe onların şefaati hiçbir fayda sağlamaz.⁹
9 Krş. Enbiyâ, 21/28
27
Muhakkak ki ahirete inanmayanlar, meleklere dişi isimler vermektedirler.
28
Onların bu konuda hiçbir bilgileri yoktur. Zandan başka bir şeye tabi olmuyorlar. Muhakkak ki zan, hiçbir zaman gerçeği/hakkı ifade etmez.
29
(Ey Peygamber!) Bizi anmaktan yüz çevirip [tevellâ] de dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimseden sen de yüz çevir [fa’rıd].
30
İşte onların erişebilecekleri bilginin seviyesi budur. Muhakkak ki Rabbin yolundan sapanı daha iyi bilir. Zira O, kimin doğru yol üzerinde olduğunu daha iyi bilmektedir.
Sonraki 30 ayet →