3
(Ey Peygamber!) Azîz ve Hakîm olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyediyor.
4
Göklerde olanlar ve yeryüzünde olanlar da O’na aittir. O, Aliy’dir, Azîm’dir.
5
Gökler, neredeyse üstlerinden çatlayacak¹. Melekler de övgüyle/hamdle Rablerini tesbih ederler ve yeryüzünde olanlar için bağışlanma dilerler². İyi biliniz ki, elbette O, Gafûr ve Rahîm olan Allah’tır.
1 “Göklerin çatlaması” Arapçada bir deyimdir. Ya Allah’a isnat edilen şirk sözlerin ve yakıştırmaların ağırlığından (Krş. Meryem 19/90-91) ya da Allah’ın haşmet ve azametinden. 2 Krş. Mü’min, 40/7
6
Allah’ı bırakıp da dostlar edinenleri Allah gözetim altında tutar [Hafîz]. (Ey Peygamber!) Sen onlar üzerine vekil değilsin.³
3 Vekil olmak, sorumlu olmak demektir. Dolayısıyla ayetin anlamı “Sen onlardan sorumlu değilsin” demektir.
7
Böylece Biz sana, şehirlerin anası/başkent olan Mekke [ummu’l-kurâ] ve çevresinde⁴ olanları uyarman ve geleceği kesin olan [lâ reybe fihi] o toplanma gününden [yevme’l-cem’] de haberdar etmen için Arapça bir Kur’an vahyettik. Bir kısmı [ferîk] cennette, bir kısmı da çılgın alevli ateştedir.
4 “Mekke ve çevresinde olanlar”dan kasıt, Mekke ve Mekke’nin dışındaki bütün yeryüzüdür (Razî).
8
Şayet Allah dileseydi onları tek bir ümmet yapardı.⁵ Fakat O, dilediğini rahmetine gark eder/dâhil eder. Zalimler içinse ne bir dost ne bir yardımcı vardır.
5 Krş. Hûd, 11/118; Kehf, 18/29
9
Yoksa onlar, O’nun dışında dostlar mı edindiler? Hâlbuki Allah, dostun tâ kendisidir. O, ölüleri diriltir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.
10
Hakkında ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah’a aittir. İşte bu Rabbim olan Allah’tır. O’na güvenip dayandım ve ancak O’na yönelirim.
11
Göklerin ve yerin yaratıcısı [Fâtır] sizlere (kendi türünüzden) eşler, hayvanlara da (kendi türlerinden) eşler var etti. Bu suretle çoğalmanızı sağlamıştır. Hiçbir şey O’nun benzeri değildir. O, Semî’dir, Basîr’dir.
12
Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur.⁶ Dilediğine rızkı genişletir ve takdir eder. Muhakkak ki O, her şeyi en iyi bilendir.
6 Krş. En’âm, 6/59; Zümer, 39/63
13
O, “Dini dimdik ayakta tutunuz ve sakın ayrılığa düşmeyiniz” diye, Nûh’a vasiyet ettiği şeyleri, sana vahyettiğimiz şeyleri ve İbrahim, Musa ve İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyleri, dinde sizin için (itikatta) bir yol/yasa yaptı [şera’a].⁷ Kendilerine davet ettiğin şey/tevhid inancı, Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediği kimseyi seçer ve kendine yöneleni de doğru yola eriştirir.
7 Şeriat kelimesi “şera’a” kökünden gelir. Bu kök öz Arapçada “devenin su içmeye gittiği çöldeki patika yol”a verilen addır. Semantik olarak, su hem susuzluğu giderir, susuzluğa kandırır hem de temizler. Bundan dolayı dindeki belirlenen uygulama ilkelerine, ictihatlara ve ulemanın yorumlarına “şeriat” denmiştir. İmam-ı Azam ve Maturidî, dinle şeriatı ayırır. Onlara göre din; tevhid, ahlak ve ibadettir. Bunlar dinde değişmez ilkelerdir. Şeriat ise, dinin uygulama şekli, din bilginlerinin yorumları ve ictihatlarıdır. Bu husus dinde değişebilir. Bir peygamberin getirdiği şeriat bir başka peygamber tarafından değiştirilebilir ama din değiştirilemez. Yani dindeki tevhit, ahlak ve ibadet değişmez. Bu itibarla bütün peygamberler aynı dini yani İslam’ı getirmişler ama şeriatları farklıdır. Bu ayette ise geçmiş peygamberlere tavsiye ve telkin edilen değişmez tevhid ilkesine götüren yolu kastetmektedir. Buradan anlaşılan şeriat inanç ilkelerine taalluk ederse değişmez, uygulamaya ve ictihatlara ve yorumlara taalluk ederse değişebilir olduğudur.
14
Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, ancak birbirlerini çekememekten dolayı ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinden belirli bir süre için verilmiş bir söz olmasaydı, aralarında çoktan hüküm verilirdi.⁸ Muhakkak ki onlardan sonra Kitab’a vâris kılınanlar da onun hakkında kaygı verici [murîb] bir ikilem [şekk] içindedirler.
8 Krş. Yûnus, 10/19; Hûd, 11/110; Tâhâ, 20/129; Fussilet, 41/45
15
(Ey Peygamber!) İşte bunun için sen (tevhide) davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol!⁹ Onların arzularına [ehvâ’ehum] tabi olma¹⁰ ve şöyle söyle: “Kitab’dan indirdiği şeylere inandım ve aranızda adaletli davranmakla emrolundum. Allah, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız sizedir¹¹. Bizimle sizin aranızda tartışmaya/ortak delil bulmaya [huccete] gerek yoktur. Allah hepimizi bir araya toplayacaktır. Dönüş ancak O’nadır.
9 Krş. Hûd, 11/112 10 Krş. Sâd, 38/26 11 Krş. Bakara, 2/139; Kâfirûn, 109/6
16
(Allah’ın) çağrısı kabul edildikten sonra O’nun hakkında tartışmaya girenlere gelince; onların delillerinin [huccetuhum] Allah katında bir geçerliliği yoktur [dâhidatun]. Onlara bir gazap ve yine onlar için şiddetli bir azap vardır.
17
Kitab’ı ve ölçüyü/adaleti gerçek olarak indiren Allah’tır¹². Ne biliyorsun, belki de kıyamet [es-sâ’at] yakındır.
12 Krş. Hadîd, 57/25. Allah adaleti indirmiştir demek, bu evrende adalet ve dengenin evrensel bir yasa olarak konduğunun işaretidir. Şu halde her işimizde, şahsi, ailevi, sosyal, hukuki ve devlet işlerinde adaleti ve dengeyi gözetmemiz gerekmektedir. Aksi takdirde Allah’ın indirdiği ile hükmetmemiş oluruz.
18
Ona inanmayanlar onun gelmesini acele isterler. İnananların ise ondan yürekleri titrer [muşfikûn] ve onun (kaçınılmaz) bir gerçek/hak olduğunu bilirler. Biliniz ki, hiç şüphesiz kıyamet [es-sâ’at] hakkında tartışanlar [yumârûne] mutlaka derin bir sapıklık içindedirler.
19
Allah kullarına çok lütufkârdır, dilediğini rızıklandırır.¹³ O, Kaviy’dir, Azîz’dir.
13 Rızık, nimet anlamındadır. Allah’ın lütfettiği maddi manevi her çeşit nimettir. Sadece yediğimiz şeyler değildir. Onlar da rızıktandır ama rızık sadece yiyip içtiklerimiz değildir. Nitekim Hz. Ayşe: “Rızık deyince, aklına sadece boğazdan geçenler gelenin aklına şaşarım” demiştir. Krş. Nur, 24/38; Şûrâ, 42/27
20
Kim ahiret kazancını [hars]¹⁴ isterse, onun kazancını artırırız. Kim de dünya kazancı [hars] isterse, ona da ondan veririz ama onun ahirette bir nasibi olmaz.
14 Hars, kelime olarak, ekin, ekilen yer, tarla, hâsılat ve gelir, kazanç hatta kültür anlamındadır. Kazanç anlamını tercih ettik. Krş. Âl-i İmrân, 3/145.
21
Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği yolu/yasayı [şera’û] kendileri için din olarak kabul eden ortakları mı var? Eğer Allah’ın geçmişteki hükmü [fasl] olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilirdi. Muhakkak ki zalimler için can yakıcı bir azap vardır.
22
(Ey Peygamber!) Sen, karşılığı başlarına gelirken yaptıklarından dolayı zalimlerin (korkudan) yüreklerinin titrediğini görürsün. İnanıp, iyi ve yararlı işler yapanlar [sâlihât] ise, cennet bahçelerindedirler. Onlar için Rablerinin katında diledikleri her şey vardır. İşte büyük lütuf budur.
23
İşte bu; Allah’ın, inanıp iyi ve yararlı işler [sâlihât] yapan kullarına müjdelediği şeydir. (Ey Peygamber!) De ki: “Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Sizden sadece (Allah’a) yakınlaşma hususunda güçlü bir sevgi ve çaba [mevedde] istiyorum.” Kim zorluk çekerek [yakterif]¹⁵ bir güzelliği ortaya çıkarırsa onun güzelliğini daha da artırırız. Muhakkak ki Allah Gafûr’dur, Şekûr’dur.¹⁶
15 Çok zorlanarak hatta bedel ödeme de dâhil güzel işi yapmak demektir. Zira “ikterefe” fiili “ağacın kabuğunu soymak” demek olup semantik olarak hem zorlanmayı hem de kapalı bir şeyi ortaya çıkarmayı ifade eder. 16 Eş-Şekûr: İyiliklerin mükâfatını fazlasıyla verendir. Şükredenlerin şükürlerini kabul edendir.
24
Yoksa “Yalan uydurup Allah’a iftira etti” mi diyorlar? Eğer Allah dilerse senin de kalbinin üstüne mühür vurur. O, batılı yok eder ve sözleriyle hakikati¹⁷ [hak] gerçekleştirir. Muhakkak ki O, göğüslerde [sudûr] olanı en iyi bilendir.
17 Buradaki hak, hakikat anlamındadır. Hakikat de kesin gerçektir, batılın tam zıddıdır.
25
O, kullarından tevbeyi kabul eden, günahları bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir.
26
İnanıp, iyi ve yararlı işler [sâlihât] yapanların dualarına karşılık verir, lütfundan da onlara fazlasını verir. İnkâr edenler için şiddetli bir azap vardır.
27
Şayet Allah rızkı bütün kulları için genişletseydi/bol bol verseydi, yeryüzünde azarlardı. Fakat dilediğine onu ölçüye göre [takdir] indirir. Muhakkak ki O, kullarından en iyi haberdar olan ve onları en iyi görendir.
28
O, insanların umutlarını kesmelerinin ardından yağmuru [ğayse] indiren, rahmetini yayandır [yenşuru]. O, Veliy’dir¹⁸, Hamîd’dir.
18 El Veli: Yegâne dost ve yegâne yardımcı, gerçek dost, kulunu yalnız bırakmayandır.
29
Gökleri ve yeri yaratması ve ikisinde de canlıları çoğaltması/yayması [besse] varlığının delillerindendir [âyât].¹⁹ O, dilediği zaman onları bir araya getirmeye gücü yetendir.
19 Krş. Lokmân, 31/10. Yukarıdaki ayette yerde ve göklerde canlıları yayması söz konusu edilmektedir. Buradan da uzayda başka canlıların da olabileceği akla geliyor. İmkân hârici değildir; çünkü Allah, “Âlemlerin Rabbidir”.
30
Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi elinizle kazandıklarınız yüzündendir. Yine de çoğunu affeder.
Sonraki 23 ayet →