1
Sâd ve Bilgi/öğüt [zikr]¹ sahibi Kur’an’a andolsun ki,
1 Zikr kelimesi Arapçada; öğüt, hatırlama, hatırlanma, hatırda tutma, hatırda tutulması gereken her şey, bilinen, bilgi, seçkin, yüce vb. anlamlara gelir.
2
Bilakis inkâr edenler bir gurur [izzet] ve ayrılık içindedirler.
3
Kendilerinden önce nice nesilleri [karn]² helak ettik de onlar feryat etmişlerdi ama kurtuluş zamanı çoktan geçmişti.
2 Karn kelimesi Arapçada belli bir dönemin insanlarını yani nesilleri ihtiva etse de tarihsel anlamıyla uygarlıkları da ifade eder.
4
Kendilerine içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaşmışlardı ve (hatta) inkâr edenler dediler ki: “Bu çok yalancı bir sihirbazdır.”
5
“Tanrıları bir tek Tanrı mı yapmış? Muhakkak bu çok tuhaf bir şey!”
6
İçlerinden ileri gelenlerden biri, “Yürüyün, tanrılarınıza (bağlılığınızda) direniniz [v’asbirû] diyerek ileri atıldı. Muhakkak sizden istenen de budur.”
7
“Bunun söylediğini biz diğer dinlerde [millet] işitmedik. Muhakkak ki bu bir uydurmadan [ihtilâk] başka bir şey değildir.”
8
“Bu zikr/Kur’an içimizden sadece ona mı indirildi?” (dediler). Bilakis onlar Kur’an [zikr] konusunda ikilemdedirler [şekk]. Bilakis onlar (henüz) azabımı tatmadılar.
9
Yoksa Azîz ve Vehhâb³ olan Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır?
3 Vehhâb: Karşılıksız bağışta bulunan. Çok lütfeden, çok bağışlayan.
10
Yahut göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin hükümranlığı onların mıdır? Öyleyse vasıtalara/iplere [esbâb]⁴ tutunarak/yollarını bulup, (göklere) yükselsinler.
4 “Esbâb”; sebepler, yollar, vasıtalar, ipler anlamındadır.
11
Onlar şurada hezimete/bozguna uğramış, küçük gruplardan [ahzâb]⁵ oluşmuş bir ordudur.
5 Küçük gruplar, topluluklar ve birlikler olarak tercüme ettiğimiz “ahzâb” kelimesi, aynı düşünce yapısında olan, aynı inancı paylaşan grupların adıdır.
12
Onlardan önce Nûh kavmi, Ad kavmi, sütunlar sahibi Firavun da yalanlamıştı.
13
Semûd, Lût kavmi ve Eyke halkı. İşte onlar böyle gruplardı [ahzâb].
14
Hepsi de elçileri yalanladılar. Böylece cezayı [ıkâb] hak ettiler.
15
(Onların yok olması) ancak (vakti gelince) bir an bile geri kalmayacak olan korkunç bir sese [sayha] bakar.
16
(Müşrikler alaylı bir şekilde), “Rabbimiz, hesap gününden önce (cezadan) payımıza düşeni hemen ver!” derler.
17
(Ey Peygamber!) Sen, onların söylediklerine sabret/göğüs ger. Güç, kuvvet sahibi kulumuz Davud’u hatırla! Muhakkak ki o, Allah’a çok yönelen biriydi.
18
Muhakkak ki Biz dağları onun hizmetine vermiştik. Akşam sabah onunla birlikte tesbih ederlerdi.⁶
6 Krş. Enbiyâ, 21/79; Sebe’, 34/10
19
Sürüler hâlindeki kuşlar da.⁷ Hepsi de Allah’a yönelmişti.
7 Canlı ve cansız varlıkların Allah’ı tesbih etmesi ve O’na yönelmesi demek, Allah’ın her cins varlık için koyduğu evrensel yasalara, hepsinin aksatmadan uyması demektir. Hiçbirisi kendisi için konan kuralları aksatmadan kendi dünyalarında varlıklarını sürdürürler.
20
Onun saltanatını [mulkehu] kuvvetlendirdik, ona hikmet ve ikna/hatiplik yeteneği [fasle’l-hıtâb] verdik.
21
(Ey Peygamber!) Sana davacıların haberi geldi mi? Hani onlar duvarı aşarak mabede girmişlerdi.
22
Hani onlar Davud’un yanına girmişlerdi de o, onlardan ürkmüştü/telaşlanmıştı [fezi’a]. Onlar, “Korkma! Biz, iki davacıyız. Birimiz diğerine haksızlık etmiştir. Aramızda adaletle hüküm ver. Zulmetme ve bize doğru yolu göster” dediler.
23
(İçlerinden biri), “Bu benim kardeşim. Onun doksan dokuz koyunu var. Benim de bir tek koyunum var. Böyleyken, ‘Onu da bana ver’ dedi ve tartışmada [hitâb] beni bastırdı.”
24
(Davud) dedi ki: “Andolsun, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemesiyle sana zulm/haksızlık etmiştir. Muhakkak ki ortakların pek çoğu birbirlerine hep haksızlık ederler. Ancak inanıp, iyi ve yararlı işler [sâlihât] yapanlar hariç. Fakat onlar da pek azdır.” Davud ancak kendisini imtihan ettiğimizi zannetti/kesin olmasa da anladı [zanne]⁸. Bunun üzerine Rabbinden bağışlanma diledi, eğilip secdeye kapandı [râki’ân] ve Allah’a yöneldi.⁹
8 Hz. Davud’un aslında bu olayın bir imtihan olduğunu kesin bilmesi gerekiyordu. O ise zannediyordu. Ayette (zanne) fiilinin gelmesi boşuna değildir. Tefsirlerde referans gösterilen Kitab-ı Mukaddes’teki (II. Samuel, Bab, 12/1) Uriya Olayı pek inandırıcı değildir. Hatta Saîd İbn Museyyeb’ten rivayeten Hz. Ali: “Kim size kıssa anlatanların anlattığı biçimde Hz. Davud’un kıssasını anlatırsa, ona yüz altmış değnek vurdururum” demiştir. Çünkü Hz. Davud’a bir iftira vardır. (Zamahşerî, Razî). 9 Bu ayet secde ayetidir.
25
Biz de onu bundan dolayı bağışladık. Muhakkak ki Biz’im katımızda onun bir saygınlığı [zulfâ] ve güzel bir sonu/ geleceği [me’âb] vardır.
26
(Ona dedik ki): “Ey Davud! Muhakkak ki Biz seni yeryüzünde halife yaptık. İnsanlar arasında hak ile hüküm ver. Nefsin arzularına [hevâ] tabi olma, yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır. Muhakkak ki Allah’ın yolundan sapanlar için, hesap gününü unutmaları sebebiyle şiddetli bir azap vardır.”
27
Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boşuna [bâtıl] yaratmadık. Bu inkâr edenlerin zannıdır. Vây o inkârcıların ateşteki hâline!
28
Yoksa Biz; inanıp iyi ve yararlı işler [sâlihât] yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutarız. Yahut Allah’a karşı sorumluluk bilincinde olanları, yoldan çıkmış olanlar [fuccâr] gibi mi tutarız.
29
(Ey Peygamber!) Ayetlerini akıl süzgecinden geçirsinler [yeddebberû]¹⁰, derin idrak/basiret sahibi olanlar da düşünüp ders alsınlar diye sana bereket dolu bir kitap indirdik.¹¹
10 Kur’an burada “tedebbur” kelimesini kullanıyor. Tedbir kelimesiyle aynı köke sahip olan bu kavram: “Derinlemesine düşünmek, ihtimalleri ve sonuçları dikkate alarak düşünmek, akla vurmak, akıl süzgecinden geçirmek..” gibi anlamlara gelir. Kur’an bu ayetle yalnız günlük işlerimizde değil, aynı zamanda Kur’an ayetleri üzerinde de uygulamamızı ister. Krş. Nîsa, 4/82 11 Kasas, 28/51; Zümer, 39/27; Mü’min, 40/54; Duhan, 44/58; Muhammed, 47/24
30
Davud’a Süleyman’ı bahşettik. O ne güzel bir kuldu! Muhakkak ki o Allah’a çok yönelen bir kimse idi.
Sonraki 30 ayet →