2
İnsanlar, hiç sınanmadan sadece “inandık” demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar?¹
1 Krş. Enbiyâ, 21/35; Kıyâmet, 75/36
3
Andolsun Biz, onlardan öncekileri de sınavdan geçirdik. Elbette ki Allah doğru söyleyenleri de bilir, elbette ki yalancıları da bilir.
4
Yoksa kötülük yapanlar bizden kaçıp kurtulacaklarını [yesbikûnâ] mı sanıyorlar? Ne kötü hüküm veriyorlar!
5
Kim Allah’a kavuşmayı umuyorsa,² Allah’ın belirlediği süre elbette gelecektir. Zira O, Semî’dir, Alîm’dir.
2 Krş. Kehf, 18/110; Zümer, 39/9; Fussilet, 3/97
6
Kim cihat ederse, ancak kendisi için cihat etmiş olur. Muhakkak ki Allah, âlemlere muhtaç değildir [Ğaniy].³
3 Krş. Âl-i İmrân, 3/97; Rûm, 30/44; Zümer, 39/7; Fussilet, 41/46
7
İnanıp iyi ve yararlı işler [sâlihât] yapanların Biz elbette kötülüklerini örteriz ve onları yaptıklarının daha güzeliyle mükâfatlandırırız.⁴
4 Krş. İsrâ, 17/23-24
8
Biz insana anne babasına iyi davranmasını tavsiye ettik. Eğer onlar bilgi sahibi olmadığın bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlayacak olurlarsa, bu takdirde onlara itaat etme.⁵ Dönüşünüz Banadır; İşte o zaman size neler yaptıklarınızı haber veririm.
5 Krş. Lokmân, 31/15
9
İnanıp iyi ve yararlı işler [sâlihât] yapanları Biz elbette sâlihler arasına koyarız.⁶
6 Krş. Yûsuf, 12/101; Şuarâ, 26/83…
10
İnsanlardan öyleleri vardır ki, “Allah’a inandık” derler. Fakat Allah uğrunda bir eziyete uğratıldıklarında, insanların eziyetini Allah’ın azabı gibi kabul ederler. Şayet Rabbinden bir yardım gelse mutlaka “Biz de elbette sizinle beraberdik” derler.⁷ Allah herkesin kalbinde olanı en iyi bilen değil midir?
7 Bu gibi insanlar, insanlardan gördükleri eziyet ve sıkıntıların faturasını Allah’a kesip, inançlarından dönerler. Bu kişiler eğer bir yardım ve zafer görürlerse, “Biz de sizinle beraberdik” deyip, ganimetten pay almak isterler. Hz. Peygamber zamanında bunun örnekleri vardı. Günümüzde de var.
11
Allah elbette kendisine inananları da bilir ve elbette münafıkları da bilir.
12
İnkâr edenler inananlara, “Siz bizim yolumuza tabi olun, biz de sizin günahlarınızı [hatâyâkum] yüklenelim” derler. Hâlbuki onların günahlarından hiçbir şey yüklenecek değillerdir.⁸ Muhakkak ki onlar kesinlikle yalancıdırlar.
8 Krş. En’âm, 6/164; Fâtır, 35/18
13
Andolsun ki onlar mutlaka kendi yüklerini ve kendi yükleriyle beraber nice ağır yükleri yükleneceklerdir.⁹ Uydurmakta oldukları şeylerden de kıyamet günü mutlaka sorguya çekileceklerdir.
9 Krş. Mâide, 5/29
14
Andolsun Biz Nûh’u kavmine gönderdik. O da onların arasında (onların takvimiyle) elli yıl hariç bin ay [sene]¹⁰ kalmıştı. Sonunda tufan, zulümlerini sürdürdükleri bir sırada kendilerini yakaladı.
10 Hz. Nûh’un kendi yaşı değil, Peygamber olarak kavmine gönderilme ile tufan arasındaki geçen süredir. Çünkü tufandan sonra Hz. Nûh yaşamaya devam etti. Burada söz konusu olan yaş, tebliğ yaşı ile ilgili olup, tartışması tarih boyu devam etmiştir. Bir insan ömrünün bu kadar olmayacağı sünnetullah gereği, âşikardır. Olayı günümüz takvimleriyle değerlendirsek, açıklamak çok zordur. Arkeolojik ve dinler tarihi araştırmaları göstermiştir ki, Sümer mitolojisindeki “Nanna”nın karşılığı Babil ve Asur’da “Ay tanrısı” olarak tapılan “Sin”dir. Nanna, aydınlatıcı anlamına gelir ve kutsal şehri “Ur” dur. Babilliler bu tanrılarına “Sin” diye çağırıyorlardı. “Sin”, Suriye ve Harran’da da Sami ırk tarafından tapılmıştır. Samilerde Ay, inanç sistemlerinin temelini teşkil eder ve takvimler ayın hareketlerine göre yapılmıştır. “Güneş tanrıları” da “Şamaş” (şems) idi. Hatta İslam öncesi Kâbe’de bile ay tanrısını ifade eden “sin” adında birtakım rumuzların var olduğu o dönemi araştıranlar tarafından söylenmektedir. Bilim tarihinden biliyoruz ki, tarihte ilk defa Sümerler “ay” takvimini kullanmış ve bu ayı 30, bir yılı ise 360 gün olarak hesaplamışlardır. Sümerlerin ay takvimine göre bir yılda 12 ay bulunur. Sümerlere göre ayın bir yıl boyunca gökyüzünde yapmış olduğu değişiklikler oldukça önem taşıyordu. Bu takvim olayı aynı zamanda “Ay tanrısı” anlayışıyla beraber Babillilere, Sabiilere ve Sami kavimlere de geçmiştir. Zamanla ayın bir aylık ve bir yıllık değişimleri ve hareketleri “sin” ve “sene” kelimeleriyle ifade edilmiştir. “Sin” Arapçada “senne/s-n-n” kökünden gelir. Cereyan eden, akıp giden anlamındadır. “Sünnet” kelimesi de bu köktendir (Mekâyıs). Buradan anlaşılan aynı şekilde devam eden hareketlerdir. Nitekim ay, her ay, aynı şekilde, aynı düzende ve aynı değişimlerle akar gider. Keza Arapçada aynı düzende ve sırada olduğu için “diş”e bu ad verilir. “Sene” kelimesi kök itibariyle “zaman” anlamına gelir (Mekâyıs). Eski Mısır, Babil ve Mezopotamya dilindeki aydınlık manasına gelen “Sin” ile Arapçada “düzenli” olarak tekrar eden “sin” ve “sene” kelimeleri arasında semantik karşılaştırmalar için yeni ve detaylı araştırmaların yapılması gerekmektedir. Konu arkaik dillere dayanıyor. Şunu da ifade etmek gerekir ki, Yunus, 10/5 ayetinde geçen “es-sinîn” kelimesinin kökü sinn’dir. Ayetin ifadesine göre hem ay, hem de yıl manasınadır. Oradaki dipnota da bakılabilir. Gelelim kıssadaki olaya: Biz Kur’an’daki, Hz. Nûh’un tebliğ yaşında geçen “âme” ve “sene” kelimelerinin her ikisini de yıl olarak alırsak; Tevrattaki gibi, (Bkz. Tekvin, IX/29) 950 yıldır. Ancak bunu izah zordur. Zaten Arapçada 950 yıl, ayette ifade edildiği gibi söylenmez. Kur’an, işitenlere düşündürecek ve araştıracak şekilde nefis bir belâgat üzerinden Yahudi ve Hıristiyanlara gönderme yapıyor ve onlara siyasi bir mesaj veriyor. Aynı zamanda Tevrat’ı değiştirenlere de matematiksel bir mesaj gönderiyor. İlk bakışta dokuz yüz elli yıl gözükse de aslında öyle olmadığını anlıyoruz. Üzerinde düşünüp bir inceleme yaparsak; o zaman “sene”yi ay, “âme”yi de yıl olarak alırsak, bin aydan elli yıl çıkarmamız gerekir. Elli yıl 600 ay eder. Bin aydan çıkarırsak geriye 400 ay kalır. Bunu 12’ye bölersek sonuç 33,3 yıl eder. Bu da otuz üç yıl dört ay demektir. Biz kısaca Kur’an’ın, bu konuda Nûh devrinde kullanılan takvimi kullandığını belirtelim. Şunu unutmamamız gerekir ki, Kur’an Peygamberlerin yaşadıkları dönemlerin zihniyet ve değer yargılarını ve kullandıkları malzemeleri de konu edinir. Şu hâlde burada Kur’an; “yılı” Arapça, “âme”, “ayı” da o devirde “ay” anlamında kullanılan ve “sin” ile aynı anlama sahip,“sene” kelimesiyle ifade ediyor. Eğer 950 nin hepsini ay olarak alırsak, Bu da 79,16 yıl eder. Ancak Kur’an bunu ifade etmiyor. Doğrusunu Allah bilir. Kur’an üslûbu gereği bu yorumlara müsait. Bizim tercihimiz Hz. Nûh’un kavmindeki tebliğ süresi 33,3 yıldır, yani otuz üç yıl dört aydır.
15
Onu ve gemi yolcularını kurtardık ve bunu âlemler için bir ibret [âyet] kıldık.¹¹
11 Krş. Hûd, 11/36-45; Hâkka, 69/11-12
16
İbrahim’i de gönderdik. Hani o kavmine, “Allah’a kulluk ediniz, O’na karşı sorumluluğunuzun bilincinde olunuz. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır” demişti.
17
“Siz, ancak Allah’ı bırakıp putlara tapıyorsunuz ve yalanlar uyduruyorsunuz [tahlukûne ifken]. Muhakkak ki Allah dışında taptıklarınız size rızık veremezler. O hâlde siz rızkı Allah katında arayınız. O’na kulluk ediniz ve O’na şükrediniz. Döndürülüşünüz yalnız O’nadır.”
18
Eğer yalanlarsanız, andolsun sizden önceki ümmetler [umem] de yalanlamıştı. Elçiler üzerine apaçık bir tebliğden başka bir şey düşmez.¹²
12 Krş. Mâide, 5/92; Yâsin, 36/17
19
Onlar, Allah’ın yaratmayı nasıl başladığını sonra da onu tekrar ettiğini/yenilediğini görmüyorlar mı?¹³ Muhakkak ki bu, Allah’a göre kolaydır.
13 Kâinatta yaratma olayının aralıksız devam ettiğini gösteren bir ayet. Kıyamette bile yeniden yaratmayı gerçekleştirecektir.
20
(Ey Peygamber!) De ki: “Yeryüzünü dolaşınız ve (Allah’ın) yaratmaya nasıl başladığını görünüz! Sonra Allah, son yaratmayı da inşa edecektir. Muhakkak ki Allah her şeye gücü yetendir.”
21
O, dilediğine azap eder, dilediğine de merhamet eder. Döndürülüşünüz O’nadır.
22
(Ey inkârcılar!) Siz (Allah’ı) ne yeryüzünde, ne de gökyüzünde âciz bırakabilirsiniz. Sizin Allah’tan başka ne bir koruyucunuz ne de bir yardımcınız vardır.
23
Allah’ın ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenler var ya, işte Ben’im rahmetimden¹⁴ ümidini kesenler onlardır. İşte can yakıcı bir azap da onlar içindir.
14 Allah’la ilgili zamir, aynı ayet içinde üçüncü tekil sahıstan birinci tekil şahsa dönüşmüştür. Bu husus insan tasavvurunda Allah’ın somutlaştırılamaz ve bir forma sokulamaz bir varlık olduğunun da kanıtıdır.
24
Bunun üzerine kavminin cevabı, “Onu öldürünüz veya yakınız” demekten başka bir şey olmadı. Allah da onu ateşten kurtardı.¹⁵ Muhakkak ki inanan bir topluluk [kavm] için ibretler [âyât] vardır.
15 Krş. Enbiyâ, 21/69; Sâffât, 37/97-98
25
(İbrahim) onlara dedi ki: “Sırf dünya hayatında aranızdaki muhabbet [meveddete] sebebiyle, Allah’ı bırakıp birtakım putlar [evsânen] edindiniz. Sonra kıyamet gününde kiminiz kiminizi inkâr edip tanımayacak, kiminiz de kiminize lanet okuyacaktır. Çünkü varacağınız yer ateş olacaktır.¹⁶ Sizin için yardımcılar da olmayacaktır.”
16 Krş. Bakara, 2/166-167; A’râf, 7/38-39; Sebe’, 34/42; Zuhruf, 43/67
26
Bunun üzerine Lût¹⁷ ona iman etti. (İbrahim), “Ben gerçekten Rabbime yönelen/hicret eden biriyim.¹⁸ Muhakkak ki O, Azîz’dir, Hakîm’dir.” (dedi).
17 Hz. Lût, Hz. İbrâhim’in kardeşinin oğludur. Yani yeğenidir. Daha sonra o da peygamber olarak görevlendirilecektir. 18 Krş. Sâffât, 37/99
27
Biz de bunun üzerine ona İshak ve Yakub’u bahşettik.¹⁹ Soyundan gelenlere nübüvvet/peygamberlik ve Kitap verdik. Böylece onu dünyada iken mükâfatlandırdık. Muhakkak ki ahirette de o, iyi ve yararlı işler yapanlardandır [sâlihîn].
19 Krş. Hûd, 11/71; Meryem, 19/49-50; Enbiyâ, 21/72
28
Lût’u da gönderdik. Hani o kavmine şöyle demişti: “Muhakkak ki siz, dünyada [âlemin] hiçbir kimsenin işlemediği hayâsızlığı/iffetsizliği [fâhişeten] işliyorsunuz.”
29
“Siz hâlâ erkeklere yanaşacak,²⁰ yol kesecek ve toplantılarınızda bu kötülüğü (herkesin gözü önünde) yapıp duracak mısınız?” Kavminin cevabı: “Eğer sen doğru söyleyenlerden isen haydi Allah’ın azabını bize getir” demekten başka bir şey değildi.
20 Krş. A’râf, 7/81
30
(Lût) “Rabbim! Şu bozguncu (mufsidîn] kavme karşı bana yardım et!” dedi.
Sonraki 30 ayet →