1
Elif, Lâm, Mîm¹.
1 Kur’an’da bazı sûrelerin başında görülen bu gibi harflere “Hurûf-ı mukatta’a” veya sadece “mukattaât” denilir. Kesik harfler demektir. Belli bir anlamı yoktur. Müfessirler bunlara zamanla farklı yorumlar getirmişlerdir.
2
Bu kitap, kesin gerçeğin tâ kendisidir²; sorumluluk bilincinde olanlar [müttakîn]³ için yol gösteren bir rehberdir.
2 “Lâ reybe fihi”: Olacağı veya olması kesin olan işler için söylenen bir ifadedir. Bu anlamda kesin gerçeği ifade etmektedir. Semantik olarak da bu anlam doğrudur. Çünkü Arapçada kesin olmayan veya kesinliğin dışındaki şeyler için genellikle şüphe kelimesi kullanılır. İslam düşüncesinde şüphenin dereceleri vardır. Şüphe, şek ve reyb gibi. Şüphe, Arapçada ş-b-h (şebihe) kökünden gelir. Bu kökün anlamı “benzemek” demektir. Arapçada bir şey hakkındaki ihtimal ikiden fazlaysa “şüphe” kelimesi kullanılır. Eğer ihtimal iki ise o zaman “şekk” kelimesi kullanılır. Çünkü şek “bir şeyin ikiye yarılması”dır. Yani iki ihtimali ihtiva eder. Hatta Kur’an’da Allah hakkında tartışmaya girenler için “Efillahi şekkun” (Allah hakkında şekkiniz mi var?) (İbrâhim, 14/10) denmektedir. Şüphe yerine şekk kullanılmaktadır. Çünkü Allah hakkında insan şüphe değil, şekk eder. Ya vardır ya yoktur gibi ontolojik anlamda bir ikilemde kalır. Reyb ise, şekk ve şüpheyle birlikte bunların dışında kalan her türlü kuşku, tereddüt, zan, endişe, tezat, çelişki, tutarsızlık vb. ne varsa hepsini içerir. Bunun olumsuz hali olan “Lâ reyb” ise “yakîn” anlamındadır. Bu da kesin gerçeğin ifadesidir. Kur’an bu tanımlamayı kendisi için de yapar (Hâkka, 69/38-52). Bu sebeple burada Kur’an için “Kesin gerçeğin tâ kendisidir” diye tercüme ettik. Geniş bilgi için bkz. “Kur’an’ı Anlamak” isimli kitabımızın ilgili bölümü. 3 Takva kelimesi Arapçada “vikâye” kökünden gelir. Kelime olarak, “sakınma, korunma” demektir. Takva sıfatını üzerinde taşıyanlara “muttaki” denir. Genellikle “Allah’tan korkanlar” diye tercüme etmişlerdir ama bu anlam semantik analizlere pek uymaz. Çünkü sakınan kişi bir gaye için sakınıyordur. Bu gaye kişiyi böyle bir fiile yöneltmiştir. Kişinin bu fiili onda bir sorumluluk bilinci oluşturur. Dolayısıyla bu kelimeyi Kur’an’da Allah’a izafe edildiğinde “Allah’a karşı sorumluluk bilinci”, veya sadece “sorumluluk bilinci” olarak tercüme etmek daha yerinde ve semantik analize daha uygun olur. Şurası unutulmamalıdır ki, insan Allah bilincine tam olarak vâkıf olmadığı zaman, ahlaki anlamda doğru ve yanlış arasında gerçek bir ayrım yapamaz. Nitekim kişinin kendini koruması için Allah bilincine ve O’na karşı sorumluluk bilincine sahip olması gerekir. Takva kavramının “Allah’a karşı sorumluluk bilinci” şeklinde çevirisinde bu kelimenin “Meâl-Tefsir”inde semantik anlamını yakalamış olan M. Esed’le hemfikiriz.
3
Onlar, duyularla algılanamayan gerçeğe [ğayb]⁴ inanırlar ve namazlarını gereği gibi kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan da (Allah yoluna harcamak için) ayırırlar [infâk].
4 Gayb: “Görünmeyen, gözden ırak olan, görülemeyen, bilinemeyen, algılanamayan” demektir. Bu anlamda “şehadet”in zıddıdır. Daha genel bir anlamda gayb, “duyu ve akıl idrakından uzak olan” demektir. Gayb, mutlak ve mukayyed olmak üzere iki türlüdür. Mutlak gayb, Cenab-ı Hakk’ın zatı gibi idrak üstü konuları içerir. Mukayyed gayb ise “zaman ve mekânla kayıtlı olan gayb” demektir. Mesela, “Ali burada mı?” sorusunun cevabı eğer “Burada değil”se, mekândan gayb denir.
4
Onlar sana indirilene de ve senden önce indirilenlere de inanırlar.⁵ Onlar ahiret hakkında da kesin bir iman sahibidirler [yûkinûn].
5 İnanırlar diye tercüme ettiğimiz “yu’minûn” kelimesi Arapçada “e-m-n” kökünden gelir. Bu kök “iman” dediğimiz kelimenin de köküdür. Bu hem inanmak hem de güven içinde olmak demektir. Güven içinde olan çevreye de güven verir. Türçeye “inanmak” olarak çevirdik.
5
İşte onlar Rablerinin gösterdiği doğru yol üzerinde olanlardır ve işte onlar mutluluğa erenlerin tâ kendileridir [muflihûn]⁶.
6 Muflihûn: Felah bulanlar, sıkıntıları atanlar, kurtuluşa erenlerdir. Mutluluğa eren kişide bunların hepsi de vardır.
6
Şu bir gerçek ki, inkâra şartlanmış olanları uyarsan da uyarmasan da fark etmez, onlar inanmazlar.
7
Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir⁷. Gözlerinin üzerinde de bir perde vardır. Çok büyük bir azap onlar içindir.
7 Kişi, batıl inançlara sarılıp hakikate kulak vermezse zamanla kavrama yeteneğini kaybeder ve kalbi mühürlenme kıvamına gelir. Bunun sonucu Allah da onu mühürler (Ragıp). Dolayısıyla bu bir sünnetullahtır. Kişinin kendi hür iradesiyle tercih ettiği inançların ve işlediği eylemlerin bir sonucudur.
8
İnsanlardan öyleleri vardır ki inanmadıkları hâlde “Allah’a ve ahiret gününe inandık” derler.
9
Böylece Allah’ı ve inananları kandırmaya çalışırlar. Hâlbuki yalnızca kendilerini kandırmaktadırlar ama farkında değildirler.
10
Kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını artırır.⁸ Yalan söylemekte oluşlarından dolayı da onlar için acı veren bir azap vardır.
8 Onların kalplerinde hastalığın artması, yeryüzünde fitne fesat çıkararak insanları yoldan çıkarmaya çalışmalarıdır. Allah durduk yerde kimsenin kalbindeki hastalığı artırmaz. Bu hastalık bildiğimiz fizyolojik bir hastalık değil, manevi bir rahatsızlık, akıl ve idrak bulanıklığı ve psikolojik bir hâldir.
11
Onlara “Yeryüzünde bozgunculuk [fesat] yapmayın denildiğinde, onlar “Biz sadece ıslah edicileriz” derler.
12
Biliniz ki gerçek bozguncular onlardır ama farkında değildirler.
13
Onlara “İnsanların inandığı gibi siz de inanın” denildiğinde onlar, “Beyinsizlerin [sufehâ]⁹ inandığı gibi biz de mi inanalım?” derler. Hâlbuki asıl beyinsiz onlardır ama farkında bile değildirler.
9 Sufehâ: “Beyinsiz, dar kafalı, ahmak, kafası basmayan, budala, akılsız” gibi anlamlara gelir. Hakaret için kullanılır.
14
Onlar inananlarla karşılaştıklarında “Biz de inandık” derler. Ancak şeytanlarıyla¹⁰ baş başa kaldıklarında ise “Biz aslında sizinleyiz, inananlarla sadece alay ediyoruz” derler.
10 Şeyâtin: Şeytan kelimesinin çoğuludur. “Şetane” fiilinden gelir. Bu fiilin anlamı “iyi ve güzel şeylerden uzak olmak” demektir. Burada, kendileri gibi olanlarla veya kötülükte ısrar eden diğerleriyle yani münafık dostlarıyla baş başa kaldıklarında anlamındadır.
15
Allah da (yeri gelince) onlarla alay eder. Onlara süre tanır, onlar da kendi isyanları içinde bocalayıp dururlar.
16
Onlar hidâyet yerine sapıklığı satın aldılar. Onlar bu ticaretleriyle ne kazanç elde edebildiler ne de doğru yolu bulanlardan oldular.
17
Onların durumu; tıpkı bir ateş yakıp da ateş etrafını aydınlattığında Allah’ın ışıklarını giderdiği/ateşini söndürdüğü ve onların artık hiçbir şey göremeyecekleri zifiri karanlıklar [zulûmât] içine terk ettiği kimselerin durumu gibidir.
18
Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık geri dönemezler.
19
Veyahut onların durumu, tıpkı zifiri karanlıklar içinde gök gürlemesi ve şimşekler eşliğinde gökten boşanan sağanak bir yağmura tutulmuş, yıldırımların yol açtığı ölüm korkusuyla da parmaklarını kulaklarına tıkayan kimselerin durumu gibidir. Allah inkâr edenleri ¹¹ çepeçevre kuşatmıştır [Muhît].
11 Kâfir: Arapçada “kefere” fiilinden gelir. “Örten, örtülü olduğu için göremeyen” demektir. Kur’an her konuda kavramları çok teknik kullanır. Her kavram için ayrı kelime kullandığını görürüz. İnkâr eden (kâfir); hem kâfirler için hem de nankörler için kullanılır. Çünkü kâfir, hakikati göremeyen, nankör de dilimize Farsçadan geçmiş kendisine verilen ekmeği veya yapılan iyiliği görmeyen, göremeyendir.
20
Çakan şimşekler neredeyse gözlerini alır; ışık saçtığında, aydınlığında yürürler, karanlık bastığında da kalakalırlar. Allah dileseydi onların işitmelerini ve görmelerini giderirdi. Gerçekten Allah her şeye gücü yetendir [Kadîr].
21
Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz ki, belki sorumluluk bilincine varırsınız.
22
O, sizin için yeryüzünü döşek, gökyüzünü binâ eden, gökten su indiren ve onunla çeşit çeşit ürünlerden size bir rızık çıkarandır. Öyleyse bilip durduğunuz hâlde O’na eşler [endâd] koşmayınız.
23
Kulumuza indirdiklerimiz hususunda reybde¹² iseniz, hemen onun benzeri bir sûre getiriniz. Eğer sözünüze sadıksanız Allah’ın dışındaki kendi şahitlerinizi de çağırınız.
12 Reyb, sadece şüphe ile tercüme edilemez. Reyb; şüphe de dâhil olmak üzere şek, zan, tereddüt, endişe, çelişki, tutarsızlık vb. gibi kesinliğin dışında her türlü olumsuzluğu içeren acaba dedirten genel bir kavramdır. Onun için bütün bu anlamları içeren Türkçede bir kelime yoktur. Şüphe ve kuşku gibi kelimelerle karşılamak anlamı daralttığından reyb kelimesini aynen kullanmak zorunda kaldık. Bunun olumsuzu olan “lâ reyb” ise sûrenin başında izah ettiğimiz gibi, her türlü şüphe, zan, tereddüt, çelişki vb nin nefyedilmesi demektir ki, bu da kesin gerçeği ifade eder.
24
Şayet yapamıyorsanız -ki asla yapamayacaksınızo hâlde inkârcılar için hazırlanan, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının [f’ettekû]¹³.
13 “Yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşin bilincinde olunuz” diye de tercüme edilebilir.
25
İnananlar ve iyi ve yararlı işler [sâlihât] yapanlara kendileri için altlarından ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele. Her ne zaman onlara oranın ürünlerinden bir rızık ikram edilse, “Biz daha önce bundan tatmıştık” derler. Onlara benzer ürünler verilmiştir. Orada onlar için tertemiz eşler de vardır. Onlar orada ölümsüzdürler [hâlidûn].
26
Şüphesiz Allah bir sivrisineği hatta onun da üstünde olanları bile¹⁴ örnek göstermekten çekinmez. İnananlar hemen onun Rablerinden gelen bir hakikat olduğunu bilirler. İnkâr edenler ise “Allah bu örnekle ne demek istiyor?” derler. (Hâlbuki) Allah bu yolla birçoğunu saptırır birçoğunu da doğru yola iletir. Ancak O, günahta ısrar edenlerden/yoldan çıkmış olanlardan [fâsıkîn] başkasını saptırmaz.¹⁵
14 Küçüklükte sivrisinekten daha küçük olan varlıkları kastediyor. 15 Fısk kelimesi etimolojik olarak “hurmanın kabuğundan çıkmasına” denir. Dinde ise semantik açıdan Allah’ın emrinden çıkan veya doğru yoldan çıkan anlamındadır. Tekrar yola girmezse günahta ısrar ediyor anlamı taşır. Günahta ısrar eden de sapmaya hazır demektir.
27
Onlar ki, Allah’la ahitleştikten sonra O’nunla yaptıkları bağı çözerler, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi koparırlar ve yeryüzünde bozgunculuk [fesât] yaparlar. İşte zarara uğrayanlar [hâsirûn] onlardır.
28
Allah’ı nasıl inkâr edersiniz? Hâlbuki sizler cansızdınız [emvâten], O size hayat verdi. Sonra sizleri öldürür ve tekrar diriltir. En sonunda O’na döndürüleceksiniz.¹⁶
16 İnsan orijin olarak toprak olduğundan cansızdı. Ayrıca Kur’an insanı dünyaya gelmeden önce hayatta değil anlamında cansız telakki eder. Sonra dünyaya geldiğinde o yaşayan ve düşünen bir canlı olur. Tekrar bedeni, ölüp toprak olacak ve tekrar kıyamet günü dirilecektir. Bu ayetin reenkarnasyonla bir ilgisi yoktur.
29
Yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için var etti. Ayrıca¹⁷, iradesini dünya göğüne [semâ] yöneltip onu yedi gök olarak düzenledi. O her şeyi en iyi bilendir [Alîm].
17 Arapçada yaygın bir kullanım olarak “sonra” anlamına gelen “summe” edatının “ayrıca, dahası da, daha da gibi anlamları da” vardır. Bu ayette “ayrıca,” anlamı tercih edilmiştir.
30
Hani Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde sorumluluk sahibi bir vekil [halîfe]¹⁸ tayin etmekteyim”¹⁹ dediğinde onlar da “Orada bozgunculuk yapmakta [fesât] ve kan dökmekte olanı mı tayin ediyorsun? Hâlbuki biz Sen’i hamdinle tesbih ediyor ve Sen’i takdis ediyoruz” dediklerinde Allah da “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim” demişti.
18 Halife kelimesi Arapçada “h-l-f” kökünden gelir ve “birinin yerine geçmek, onun yerini almak, arkasından gelmek, temsil etmek, nâib veya vekîl olmak” gibi anlamlara gelir (Ragıp, İbn Faris, İbn Manzûr ve diğerleri). Tefsirlerde bu konuda çok yorumlar yapılmıştır. “Yeryüzünde nesilleri kalmamış varlıkların arkasından gelen varlık” diyenler olduğu gibi, “birbiri ardına gelen nesiller” diye yorumlayanlar da olmuştur. Allah’ın emir ve nehiylerini yeryüzünde uygulamaya namzet, bilim yapma yeteneğini haiz, evreni ve tabiatı keşfedecek sorumluluk sahibi bir temsilci bir vekîl olarak yorumlamak Kur’an’ın bütünlüğü içinde ele alındığında semantik yoruma daha uygun düşmektedir. Nitekim “halifetullah fi’l-ard” (Allah’ın yeryüzündeki halifesi) tabiriyle insan kastedilmiştir. Ayette, “Huve’llezi ce’âlekum halâ’ife fi’l-ard” (Sizi yeryüzünde halifeler yapan O’dur) (Fâtır, 35/39) denmektedir. Bu sebeple biz meâlimizde “sorumluluk sahibi, vekîl” anlamını uygun gördük. 19 “Ce’ale halifeten”, “halifeyi tayin etmek” demektir. Bu ayet yaratma ayeti değil, halifeyi belirleme ayetidir. Çünkü insanoğlu yeryüzünde fesat çıkarmakta ve kan dökmektedir. İlahi irade onu bir halife olarak tayin etmek istemektedir, hatta tayin etme aşamasındadır. Melekler de bu makama kendilerinin daha layık oldukları kanısındadırlar. Kur’an Âdem’in insanlığın ilk biyolojik babası olduğu üzerinde hiç durmaz. Beşeriyetin ilk peygamberi olduğu, peygamber silsilesinin ilk ismi olmasından bellidir. Âdem’in halifeliği, onun şahsında bütün bir beşeriyetin halifeliği ve diğer yaratıklara üstün kılınması konusudur. Hemen hemen bütün meâl ve tefsirler, bu ayette ciddi bir tercüme hatası yapmaktadırlar. Ayette geçen “İnni câ’ilun fi’l-ard halifeten” ifadesi maalesef “Ben yeryüzünde halife yaratacağım” şeklinde tercüme edilmektedir. Ayrıca “Melekler de “orada kan dökecek ve fesat çıkaracak birini mi yaratacaksın?” şeklinde çeviriyorlar. Hâlbuki “muzari” fiilin hal sigasıyla/şimdiki zaman kipiyle tercüme edilmesi hem Kur’an semantiği hem de Arapça gramer özelliği bakımından daha uygundur. Çünkü ayette geçen “câ’ilun” ifadesi bir ism-i faildir. Arapçada özellikle Kûfe ekolüne göre, ism-i failler devamlılık arz eder. Burada halife tayin etme olayı devamlıdır. Yani halifelik insanoğluna nesiller boyu bunu devam ettirsin diye verilmiştir. Yukarıda çevirimizin gerekçesi buna dayanmaktadır. Bunu hem Fransızca kaleme aldığımız doktora tezimizde (Paris 1979) hem I. Din Şûrâsı Tebliğlerinde (1-5 Kasım Ankara, 1993) hem de SDÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi, C. I, S. I, Isparta, 1994; ayrıca bu çalışmayı geniş bir şekilde Kur’an’ı Anlamak (1. Baskı, Ötüken Neşr., İstanbul, 2003) isimli kitabımızın, 22, 68 vd. sayfalarında ele aldık. Geniş bilgi için bakılabilir.
Sonraki 30 ayet →