1
Elif, Lâm, Râ. Bunlar Kitab’ın ve apaçık olan Kur’an’ın ayetleridir.
2
İnkâr edenler bazen, “Keşke Allah’a teslim olsaydık” diye çok arzu ederler/hayıflanırlar.
3
(Ey Peygamber!) Bırak onları yesinler ve faydalansınlar. Emelleri kendilerini oyalasın dursun.¹ Nasıl olsa ileride bilecekler.
1 Krş. En’âm, 6/91
4
Biz hiçbir beldeyi, kendilerine belirlenmiş [ma’lûm] bir süre/vakit [kitap] olmadan helak etmedik.²
2 Bu ayetten, her toplumun bir sonunun olduğunu ve bunun da Allah’ın indinde kayıtlı bulunduğunu anlıyoruz. Toplumlar sünnetullah/Allah’ın yasaları gereği, zulüm ve haksızlıklarla kendi sonlarını kendileri hazırlarlar. Sonları gelince de helak olurlar. Krş. Fâtır, 35/45.
5
Hiçbir toplum [ummet] ecelinin önüne ne geçebilir ne de geciktirebilir.
6
Dediler ki: “Ey kendisine Kur’an [zikr] indirilmiş olan! Sen mutlaka delisin/cinlenmişsin [mecnûn]!”
7
“Eğer doğru söyleyenlerden isen bize melekleri getirsene!”
8
(Hâlbuki) Biz melekleri ancak hak ile indiririz. O zaman da onlara/suçlulara mühlet verilmez.
9
Muhakkak ki Kur’an’ı [zikr] Biz indirdik. Onun koruyucusu da elbette Biz’iz.³
3 Krş. Mâide, 5/48. Allah Kur’an’ı koruduğu gibi, Kur’an’la beraber onun içinde belirtilen eski kitaptaki hükümleri de korumuştur. Yani Allah gönderdiği bütün vahiyleri Kur’an’ı korumakla korumaktadır.
10
(Ey Peygamber!) Andolsun Biz senden önceki eski toplulukların kolları [şiye’]⁴ için de elçiler gönderdik.
4 “Şiye”nin tekili “şi’a”dır. O da “Bir insanı güçlendiren ve onun etrafında yer alan topluluk” (Ragıp) demektir. Bugünkü ifadeyle, “partizan, taraftar zümre” anlamına gelir. “Bir topluluğun içindeki kollar” olarak değerlendirdik ve bunu tercümeye yansıttık.
11
Onlara herhangi bir elçi gelmesin ki onlar onunla alay etmemiş olsunlar.
12
İşte Biz onu/zikri böylece suçluların kalplerine sokarız.⁵
5 Krş. Şuarâ, 26/200
13
Onlar ona inanmazlar. Zira öncekilerin sünneti de (izledikleri yol) böyle geldi geçti.
14
Şayet onlara gökten bir kapı açsak ve oradan yukarıya çıkmaya koyulsalar dahi
15
Yine de derlerdi: “Gözlerimiz bağlandı/döndürüldü [sukkiret], bilakis biz büyülenmiş bir topluluğuz [kavm].”
16
Andolsun Biz gökte burçlar/yıldız kümeleri var ettik ve onları bakanlar için süsledik.
17
Onları kovulmuş her türlü şeytandan⁶ koruduk.
6 Şeytan kelimesi, Arapçada “şetane” kökünden gelir. “Uzaklaşan, uzak olan” anlamındadır. Doğru ve hak olan her şeye uzak ve yabancı olan veya karşı çıkan güç anlamındadır. (Tacu’l-Arûs, Müfredât ve diğerleri). İnkâr edenlerin/nankörlerin veya buna eğilimli olanların içlerindeki ahlâkî ilkelere karşı olan kötü dürtüler için kullanılmıştır. Burada ise, astrolojik spekülasyonlarla yani müneccimlik yoluyla göklerden ve gizli ilimlerden vb. şeylerden doğru haber vermenin mümkün olmadığının bir ifadesidir (M. Esed). Kimse algılanamayan (gayb) âlemden haber getiremez anlamındadır. Cahiliye döneminde Araplar arasında cin ve şeytanlara inanç oldukça yaygındı. Bazı kâhinler, cin ve şeytanlar vasıtasıyla gökten haberler çaldıklarını söyleyerek halkı kandırırlardı. Nitekim Kur’an’ın nazil olmaya başladığı yıllarda Hz. Peygamber’e “kâhin” iftirası, Kur’an’a da “kâhin sözü” diye iftira atmaları da bu anlayışa dayanmaktadır. Kur’an bu ayetlerle hem Araplar arasındaki bu inancı hem de günümüzdeki falcılığı, müneccimliği, medyumluğu veya gökten haber almaları reddetmektedir. Ayrıca Hz. Peygamber’in Kur’an’ı cinlerle oluşturmadığının da bir delilidir. Krş. Hâkka, 69/42; Tûr, 52/29
18
Ancak kulak hırsızlığı eden olursa hemen onu apaçık parlak bir kıvılcım [şihâb] takip eder.
19
Yeryüzünü de yaydık ve oraya sağlam dağlar [revâsi] yerleştirdik [elkaynâ] ve orada ölçülü olarak her şeyi bitirdik.
20
Orada hem sizin için hem de rızkı size ait olmayanlar için geçimlikler var ettik.
21
Hiçbir şey yoktur ki hazineleri Biz’im katımızda olmasın. Biz onu ancak belli bir ölçüye/miktara [bikaderin] göre indiririz.
22
Rüzgârları da aşılayıcı/dölleyici olarak gönderdik. Gökten su indirerek sizi onunla suladık. Onu toplayıp (yer altında) depolayan [hâzinîn] da siz değilsiniz.
23
Muhakkak ki Biz diriltir/hayat verir ve öldürürüz. Hepsinin gerisinde kalacak [vârisûn] olan da Biz’iz.
24
Muhakkak ki Biz sizden önce geçenleri de sizden sonraya kalanları da biliriz.
25
Muhakkak ki Rabbin onları bir araya getirecektir. Hiç şüphesiz O, Hakîm’dir, Alîm’dir.
26
Andolsun ki Biz, insanı kuru bir balçıktan [salsâl], kokuşmuş kara bir çamurdan [hame’in mesnûn] yarattık.⁷
7 İnsanoğlu, ontolojik olarak hayvanlar ve bitkiler âlemiyle birlikte canlılar âleminin yani organik dünyanın bir üyesidir. Organik dünya ise, cansızlar/ inorganik âlemiyle beraber arzın bir parçasıdır. Dolayısıyla insan, hayvan ve bitkinin ilk basit orijini toprağa ve onun aşamalarına dayanır. İnsan oluşumunun ilk etabı, diğer canlıların ilk etabı kadar eskidir ve aynı orijinden yani topraktan gelirler. Canlılar evrim sürecindeki aşamalar doğrultusunda türlerine göre ilahi bir plan dâhilinde varlık sahnesine gelmişlerdir. İnsanın menşeini, vurduğun zaman ses getiren kuru bir toprak parçası olarak göstermesi ve onun da suyla karışmış ve çeşitli organizmaların oluşması için mayalanması ve kokuşması olayı, yeryüzünde hayatın ilk defa başlaması ve toprakta bulunan bütün unsurların ve minerallerin her canlı varlıkta cinsine göre bulunduğunu anlıyoruz. Şu hâlde insan arzda yaratılmıştır. Başka bir yerden veya gezegenden gelmemiştir.
27
Cinleri⁸ ise daha önce dumansız ateşten [nâri’s-semûm] yaratmıştık.
8 Cin kelimesi çoğul olup tekili “can”dır. Görünmeyen, örtülü demektir. Nitekim insanın nefsi görünmediği için ona da “can” denir.
28
Hani Rabbin meleklere: “Muhakkak ki Ben kuru bir balçıktan, kokuşmuş kara bir çamurdan bir beşer/insan yaratmaktayım.”
29
“Onu şekillendirip [sevveytuhu] ruhumdan üfürdüğümde⁹ hemen ona secde ediniz!” demişti.
9 Ruhun üfürülmesi sembolik bir anlam taşır. Cansız varlığın canlı olması değildir. Ayete göre canlı bir varlığa ruh verilmektedir. Çünkü insan tekâmül ederek insan şeklini kazanmıştır. Bu da insanın diğer canlılardan ayrı bir özelliği olan akıl ve idrakın kendisine kazandırılmasıdır. Melekler iki defa insana secde etmişlerdir. Birincisi, ruh üfürüldükten yani ona akıl ve idrak verildikten sonra, ikincisi ise ilim yapma kapasitesi veya esmanın öğretilmesinden sonradır. Bu da Âdem kıssasında geçer. Fazla malumat için “Kur’an’ı Anlamak” isimli kitabımıza müracaat edilebilir.
30
Bunun üzerine meleklerin hepsi secde ettiler.
Sonraki 30 ayet →