3
“Karanlık çöktüğü zaman¹ gecenin/yayılmaya başladığında salgın hastalığın şerrinden,”²
1 Gecenin şerrinden kasıt, karanlıkta vuku bulabilen her türlü tehlikeden demektir. 2 Bu ayetin Mısır’da “salgın hastalık belirdiğinde onun da şerrinden” diye de tercüme edildiğini duymuştum. Nitekim çok sonra yaptığım araştırmalarımda gördüm ki, Sâd, 38/57 ve Nebe, 78/25’te geçen ve aynı kökten gelen “ğassâk” ise irin, cerahat anlamına gelmektedir. Kelime olarak “akan, yayılan, pis kokan ve bulaşıcı” demektir. Bulaşıcı olması ve cerahatın/irinin adı olması onun her türlü mikrobik hastalıkları sembolize ettiğini gösterir. Buradan da bulaşıcı ve salgın hastalıkların yayılmaya başlamasının şerrinden de Allah’a sığınmak gerektiği anlaşılmaktadır. Bununla beraber, salgın baş gösterince gereken bütün ilmî, aklî tedbirleri, tıbbi tedavileri, aşıları, karantinaları vb yöntemleri öncelikle uygulayarak Allah’a sığınmalıdır. Bilindiği üzere iki türlü dua vardır: “fiilî” ve “kavlî”. Fiilî olan, bizzat fiilen yapılması gerekendir. Kavlî olan ise fiilî olan yapıldıktan sonra söz ile yapılan duadır. Mesela hasta olan birisi önce doktora gidip tedavi olacak, ilaçlarını alacak, beraberinde Allah’tan da şifa dileyecektir. Tıbben yapılan fiilî olan duadır. Allah’tan şifa talep etmek ise kavlî olarak yapılan duadır. Şu hâlde salgın hastalıklarda hiçbir şey yapmadan kuru kuruya dua olmaz. Önce ilmî ve tıbbi olarak yapılması gerekenler yapılır sonra da bu hastalığın daha da yayılıp daha çok insanın ölmemesi, hastalananların şifa bulması ve hastalığın yeryüzünden kalkması için, yani hastalığın tüm şerrinden de Allah’a sığınmalıdır. Yani önce tedbir, sonra takdirdir. Nitekim Hz. Peygamber’in, “Bir yerde veba olduğunu işittiğinizde oraya girmeyiniz. Bir yerde veba çıkar, siz de orada bulunursanız, hastalıktan kaçının ve oradan dışarıya çıkmayınız” (Bkz. Buharî, Tıb, 30; Müslim, Selâm, 98) hadisinden anlaşılan ilk yapılacak şeyin akli ve tıbbî bir tedbir olarak karantina olduğudur. Bir diğer tabirle “fiilî” olan duadır. Bulaşıcı hastalıklar konusunda aynı kaynaklarda yer alan Hz. Ömer örneği de bize hem karantina meselesi hem de kader meselesi hakkında bilgi vermektedir: Hz. Ömer ordusuyla Şam’a giderken “Surg köyü”ne geldiğinde, köyde veba salgını olduğunu öğrenir. Ashabla istişare yapar ve hemen köyün karantinaya alınmasını ister. Köye girip çıkmayı yasaklar. Hz. Ömer’in bu emrine karşı çıkan komutanlardan Ebu Ubeyde bin Cerrah: “Ya Ömer! Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun? Kaderde vebadan ölmek varsa vebadan ölünür” der. Bunun üzerine Hz. Ömer, “Allah’ın bir kaderinden öbür kaderine kaçıyorum!” der. Yani Hz. Ömer burada kader meselesine çok güzel bir açıklık da getirmektedir: Vebadan ölmek de bir kaderdir. Vebaya karşı tedbir alıp, kurtulmak da bir kaderdir. Ben bunlardan ikincisini tercih ediyorum demek istemiştir. Ayrıca, Nakkaş’ın İbn Abbas’tan yaptığı rivayete göre, “ğâsık”, şehvet duygusunun veya şehevi arzuların artmasını da ifade etmektedir. Buna göre ayet, “güçlü şehevî arzular benliği sardığında onun da şerrinden” Allah’a sığınmak demek olur. Dolayısıyla yayılmaya yüz tutan her şeyin şerrinden, gerekli tedbirleri alarak Allah’a sığınmak gerekiyor.
5
“Hasetçinin, haset ettiği zaman şerrinden.”⁴
4 Haset kıskançlık demektir. Haset ile gıpta etmeyi ayırmak gerekir. Hasetçi, “Benim yok, onun niye olsun?” diyendir. Gıpta eden ise “Onun var, benim de olsun” diyendir.