Ana SayfaMealler › Mahmut Ustaosmanoğlu
MU

Mahmut Ustaosmanoğlu

Bu mealle oku
Mahmut Ustaosmanoğlu meali ile okumaya başla
Tevbe 1 / 129
1
(İşte bu,) kendileriyle sözleşmiş bulunduğunuz (fakat her seferinde sözlerini bozmuş olan) o müş riklere Allâh ve Rasûlünden bir beraat (; ilişkiyi kesme vesikası)dır. (Dolayısıyla evvelki antlaşmalar, Allâh-u Te`âlâ’nın izni ve Rasûlünün kabûlüyle olmuş tuysa da, artık Müslümanların o sözleşmeleri tanıma maları gerekir.)
M.Ustaosmanoğlu 9:1
2
(Ey müşrikler!) Artık (bugünden itibaren) yer- (yüzün)de dört ay (dilediğiniz gibi serbestçe)seyahat edin! Ama bilin ki (size ne kadar mühlet verse de) gerçekten siz Allâh’ı âciz bıraka(rak yakalamasından kurtula)cak kimseler değilsiniz ve muhakkak ki Allâh (dünyada öldürtmek ve esir ettirmek, âhirette ise azap etmek suretiyle) kâfirleri alçaltıcıdır! Burada zikredilen dört ay; zilhicce`den yirmi, muharrem, safer, rebîulevvel ve rebîulâhirin ilk on günü olarak tamamlanmaktadır. Rivayete göre Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Mekke ehlinden olan olmayan tüm müşriklerle sözleşmeler yapmıştı fakat birkaç kabile dışında ekseriyeti bu sözleri bozmuşlardı. Hicretin sekizinci senesi Mekke fethedildikten sonra dokuzuncu sene Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Ebû Bekr-i Sıddîk (Radıyallâhu anh)ı hac emîri yaparak Mekke’ye gönderdi. Daha sonra bu âyet-i kerîme nâzil olunca Ali (Radıyallâhu anh)ı peşinden göndererek bu ilanı yaptırdı. Buna göre Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ile aralarında sözleşme olanlardan muâhede müddeti dört aydan aşağı olanların süresi dört aya çıkarıldı, fazla olanların müddeti dört aya indirildi, belirli bir süresi olmayanlarınki de dört ayla sınırlandı ve bu süre kurban bayramı günü başladı. Hiç sözleşmeli olmayanlarınki ise haram ayların bitimine bağlandı. Artık ondan sonra kendileri için ya İslâm’ı kabullenmek ya da harbi kabullenmekten başka bir seçenek olmadığı kendilerine bildirilerek böylece onlara İslâm’a girmeleri hususunda bir teşvik yapılmış oldu. Bir de böylece Müslümanların gaddarlıkla ve ahde vefasızlıkla suçlanmamaları temin edilmiş oldu.
M.Ustaosmanoğlu 9:2
3
(Yine bu antlaşmayı bozma kararı,) o en büyük hac günü Allâh’tan ve Rasûlünden in sanlara (ulaşan) bir bildiridir ki, gerçekten Al lâh da Rasûlü de o müş rikler(in ahitlerini gözet mek)den kesinlikle berîdir! (Ey kâfirler!) Eğer (kâf irlikten ve hâ in likten) tevbe ederseniz, bu si zin için (kâfirlikte ısrarcı olmaktan) daha iyidir. Ama eğer (tevbeden) yüz çevi rirseniz, bilin ki siz gerçekten de Al lâh’ı (size azap etmekten) â ciz bırakıcılar değilsiniz. (Habîbim!) O kâfir ol muş kimseleri (dört ay sonra öldürülmek, âh irette de cehenneme atılmak gibi) çok acı verici pek büyük birazapla müjdele!
M.Ustaosmanoğlu 9:3
4
Ancak o müşrik kimseler ki kendileriyle antlaşma yaptınız, sonra onlar size (sözleşme şartların dan) hiç bir şeyi eksik bırakmadılar ve (düşmanları nızdan) hiçbir kimseye sizin aleyhinizde ar ka çıkma dılar; işte onlara, müd detler(inin bitim) ine kadar ahitlerini tamamlayın (ve kendilerini söz bozanlarla bir tutmayın)! Şüphesiz ki Allâh (söz bozmaktan sakınan ve sözün de duranlarla durmayanları bir tutmayan) o müttaki kimseleri sever (, onların bu yaptıklarına rıza gösterir).
M.Ustaosmanoğlu 9:4
5
Artık (kendilerinde müşriklere serbest dolaşım hakkı tanınan) o haram aylar sıyrıl (ıp çık)ınca (hill veya harem demeden) o (söz boza)nları bulduğunuz her yerde o müşrikleri öldürün, onları ya ka lay(ıpesir al)ın, kendilerini hapsedin (ve memleketlerde rahat dolaşımlarına mâni olun ) /(Mescid-i Harâm’a gir memeleri için) on lara engel olun/ ve onlar(ı kollayıp yakalamak) için her bir gözetim yerinde (ve geçiş noktasında) otur(un da rahatça dolaşmalarına mâni olun)! Eğer onlar (kâfirlikten) tevbe ederler, o (farz) namaz(lar)ı hakkıyla kılarlar ve zekâtı verirlerse, artık onların yolunu tahliye edi(p açarak, hapis ve esâret hayatlarına son veri)n! Şüphesiz ki Allâh (kâfir likten vazgeçip İslâm’a gi renlerin eski inkâr ve aldatma larını hakkıyla örten bir) Ğafûr’dur; (tevbeleri sebe biyle kendilerine sevap vaad edecek kadar merhamet sahibi olan bir) Rahîm’dir.
M.Ustaosmanoğlu 9:5
6
Eğer (kendilerine saldırılması emredilen) o müşriklerden biri senden (, öldürülmemesi için korunma ve) eman dilerse, o kişi Allâh’ın ke lâmını dinleyi(p iyice anlayıncaya ve işin gerçeğini bili) nceye kadar ona eman ver, sonra (Müslüman olmazsa) onu güven için de bulunacağı yer(in)e (ve yurduna) ulaştır. (Daha sonra istersen yine onunla savaş ve yakalarsan da öl dür!) İşte bu (kişiye özel eman verme müsaadesi) şu sebepledir ki, gerçekten onlar (câhil) bir toplum durlar ki (Allâh’ın dininin hakikatini) bilmezler. (Bu nedenle hakkı anlayacak âyetleri duyma imkânı bulun caya dek onlara bir güvence verilmelidir.)
M.Ustaosmanoğlu 9:6
7
Allâh katında ve Rasûlü nezdinde o (ahde vefasızlık ve gadr ü hıyânet, sürekli huyları hâline gelmiş olan) müşrikler için bir ahd(e vefanın gerekliliği sizin tarafınızdan) nasıl (düşünme konusu) olabilir? Ancak kendileriyle Mescid-i Harâm yanında antlaşmış olduklarınız (ve kendilerinden söz bozma emâresi zuhur etmemiş olanlar) müstesnâ! Artık onlar size (ahde vefalılık göstererek) doğru (düzgün) oldukları sürece, siz de onlara doğru davranın. Şüphesiz ki Allâh (söz bozmaktan sakınan) o müttaki kimseleri sever (ve onların bu vefalı davranışına rıza gösterir). Mescid-i Haram yanında kendileriyle sözleşme yapıldığı bildirilenlerden kimlerin kastedildiği hakkında birkaç görüş varsa da doğrusu bunlar, Bekir oğullarına mensup olan Huzeyme kabilesiyle, Damura oğullarından Benû Müdlic ve Benû Di’l kabileleridir. Bunlar Hudeybiye günü Kureyş ile yapılan antlaşmaya dâhil olmuştular, içlerinden sadece Kureyş ile Benû Di’l antlaşmayı bozmuştular. İşte bu âyet-i kerîmede o zamana kadar kendilerinden bir vefasızlık zuhur etmemiş olan kabilelerle savaşılmayıp onlara karşı, kendilerine verilen süreye kadar ahde vefa da bulunulması emredilmiştir. Zira bu âyet-i kerîmeler Kureyş’in ahdi bozmasından sonra nâzil olmuştur ki bu da Mekke fethinden önce vuku bulmuştur. Dolayısıyla fethin akabinde artık onlara karşı bir ahde vefa sözkonusu olamayacağı âşikârdır.
M.Ustaosmanoğlu 9:7
8
(Hâlâ siz) nasıl (onların antlaşmalarına riâyeti kendinize gerekli görebiliyorsunuz)?! Oysa onlar size karşı gâlip gelseler, hakkınızda ne bir akrabalık (hakkı), ne de bir (antlaşmanın sağladığı güvence ve) zimmet gözetmezler! (Bu müşrikler yeminlerine bağlı kalacaklarına dâir) ağızları(ndan çıkan sözler) ile sizi râzı ederler. Hâlbuki kalpleri (sözlerinde durmaktan) çekinmektedir. Zaten onların birçoğu (söz bozmaktan çekinmeyen şahsiyetsiz ve inançsız birtakım) fâsık kimselerdir. Burada fâsıklık sıfatıyla mevsuf olanların tamamı kâfirler iken, kâfirlik ise fâsıklıktan daha pis ve daha çirkin bir vasıf olduğuna göre, onların fâsıklıkla kınanmaları bize şunu anlatmakta dır ki; bazı kâfirler kendi dinleri çerçevesinde adâletli olabilirler, sözlerinde durabilirler ve kendi koydukları kurallara uyabilirler. Fakat öyle kâfirler de vardır ki, sözlerinde durmazlar, işlerine gelmeyince kendi koydukları kuralları da çiğnerler ve düşmanlıkta haddi aşarlar. İşte burada onların ekserisinin fâsık olduğu belirtilerek, pek azının ahde vefa edebileceğine işâretedilmiştir.
M.Ustaosmanoğlu 9:8
9
Bunlar Allâh’ın âyetlerine (inanmaya) karşılık (canlarının isteklerini tatmin gibi basit bir menfaati ve) az bir pahayı satın almıştırlar da, O’nun yolun dan dönmüştürler/(insanları Allâh’ın dinine girmek ten, hacca ve um reye gitmekten) engellemiştirler/. Gerçekten de onlar, yapmakta bulunmuş oldukları o şey ne kötü olmuştur!
M.Ustaosmanoğlu 9:9
10
Onlar (sadece sizin hakkınızda değil,) hiçbir mümin hakkında ne bir akrabalık, ne de bir ant laşma gözetmezler (ve fırsat bulduklarında hemen hâinliğe yönelirler). İşte (zâlimlikte ve şerlilikte) haddi aşanların ta kendileri ancak onlardır!
M.Ustaosmanoğlu 9:10
11
Ama eğer (kâfirlikten vazgeçip) tevbe ederler, o (farz) namaz(lar)ı hakkıyla kılarlar ve zekâtı ve rirlerse, işte (onlar) sizin (soydaolmasa da) dinde kardeşlerinizdir. Biz bu âyetleri (, müşrikler ve zimmîler hakkında gözetilmesi gereken hükümleri) bilmek (isteğin) de olan bir toplum için iyice açıklıyoruz.
M.Ustaosmanoğlu 9:11
12
Eğer onlar sözlerinden sonra yeminlerini bozarlar ve (ihtiva ettiği hükümleri ayıplayıp çirkin göstererek) dininiz hakkında tenkide kalkışırlarsa, ar tık o kâfirlik önderleriyle savaşın! Çünkü onlar; şüphesiz ki onlar için yeminler(in önemi ve ahitlere vefa diye birşey) yoktur. Tâ ki onlar (bu yanlıştan) vazgeçsinler! İbni Abbâs (Radıyallâhu anhümâ)`nın beyanı vechile bu âyet-i kerîme; Ebû Süfyan ibni Harb, Hâris ibni Hişâm, Süheyl ibni Amr, Ebû Cehil, oğlu İkrime ve diğer Kureyş liderleri hakkında nâzil olmuştur. Çünkü onlar sözlerini bozmuş ve Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`i Mekke’den çıkarmaya kalkışmışlardır. Ama sonra, ismi geçenlerden Ebû Cehil dışındakiler Müslüman olarak, bu tehditten kurtulmuşlardır. İmam-ı Mücâhid (Rahimehullâh)`a göre bunlar Fâris ve Rum milletleridir. Huzeyfe ibni Yemân (Radıyallâhu anh) ise: “Henüz bu âyetin ehliyle savaşılmamıştır, zaten ehli de gelmemiştir!” demiştir ki, onun bu sözüyle, âhir zamanda Deccâl’la birlikte çıkacak olan Yahudileri kastettiği düşünülmektedir. Zira o zamanda kâfirliğin önderleri onlar olacaklardır. (Hâzin)
M.Ustaosmanoğlu 9:12
13
Hâlâ savaşmayacak mısınız öyle bir toplum la ki; yeminlerini bozmuşlardır, o peygamberi (yur dundan) çıkarmaya azmetmişlerdir, üstelik size karşı (söz bozmayı ve savaşmayı) ilk defa kendileri başlatmışlardır! Yoksa onlardan mı korkuyorsunuz? Kendi sin(in emrine muhâlefet)den en çok korkmanız gereken ise ancak Allâh’tır! Eğer inanan kimseler olduysanız(, Allâh’tan baş ka hiçbir şeyden korkmamanız gerekir! Zira kâmil bir iman bunu gerektirir)!
M.Ustaosmanoğlu 9:13
14
Onlarla savaşın ki; Allâh sizin ellerinizle on lara (ölümü revâ görerek) azap etsin, kendilerini (esir ettirerek) alçak etsin, onlara karşı size yardım etsin ve (onlardan çektikleri eziyetler yüzünden) müminler topluluğunun kalplerine şifa ver(ip kendilerini se vindir)sin!
M.Ustaosmanoğlu 9:14
15
Bir de o (inana)nların kalplerinin (kâfirlere karşı olan intikam duygusundan kaynaklanan) öfkesini gi dersin! Yine de Allâh dilediklerine tevbe (ve iman) nasip edecektir. Allâh (olmuş ve olacak her şeyi hak kıyla bilen bir) Alîm’dir; (her yaptığını yerli yerinde hikmet üzere yapan bir) Hakîm’dir.
M.Ustaosmanoğlu 9:15
16
(Ey müminler!) Yoksa siz, henüz Al lâh içiniz den cihat etmiş olanları ve ne Al lâh’ tan, ne de Rasû lünden ve ne de mümin ler den başka bir sır daş edinmemiş olan o (sâ dık) kişileri( n kimler olacağını ezelde bildiği gibi, bazı imtihanlarla sizi de) bilmedikçe (ci hat emrinden vâreste) bırakılacağınızı mı san dınız (da, kâfirlerle savaşa isteksiz oldunuz)? Allâh sizin yap makta olduklarınızı (ve neleri ne niyetle yaptığınızı çok iyi bilen bir) Habîr’dir. (Dolayısıyla bu imtihanları, bilmediği şeyleri öğrenmek için değil, kimin gizli niye tinin ne olduğunu herkese göstermek için yapmaktadır.)
M.Ustaosmanoğlu 9:16
17
(Açıkça kâfir olduklarını itiraf etmeseler de, tel biyelerinde dahi put ların ortaklığını telaffuz ederek) kendi nefisleri aleyhine kâfirlikle şâhitlerken, müş rikler için Allâh’ın mescitlerini imar etmeleri (ve onarıp bakım yapmaları, inançlarıyla bağdaşan ve ken dilerine yakışan bir şey) olamaz! İşte onlar ki, kendilerinin (kâfirken yaptıkları misafir ağırlama, ha cılara su verme ve darda kalana yetişme gibi iyi) amelleri boşa gitmiştir. (Şirk suçunun büyüklüğünden dola yı) o ateşte de sadece onlar ebedî kalacaklardır
M.Ustaosmanoğlu 9:17
18
Allâh’ın mescitlerini ancak, Al lâh’a ve o son güne inanmış olan, o (farz) namaz(lar) ı dosdoğru kılmış ve zekâtı vermiş olan, (kulların memnuniye tiyle Allâh’ın rızası karşılaştığında) Allâh’tan başkası n(ın kızmasın)dan da korkmayan kimsele r imar eder. (Bakımını üstlenerek ve ibadetle ihyâ ederek, maddî ve manevî anlamda mamur eder.) İşte o (mes citleri her yönüyle mamur kılan Müslüma) nların hidâ yete erenlerden (ve cennete girenlerden ) olmaları kuvvetle umulmuştur. (Onların bile durumu korku ile ümit arasında kalmışken, ya müşriklerin camilere yaptığı bazı maddî bakımlardan faydalanmaları nasıl beklenebilir?)
M.Ustaosmanoğlu 9:18
19
(Ey müşrikler!) Yoksa siz, hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram’ın bakımını (üstlenmeyi), Allâh’a ve o son güne inanmış olan ve Allâh(ın dininin yücelmesi) yolunda (olanca gücünü sarf ederek) cihat etmiş bulunan kimse(nin imanı ve sâlih amelleri) gibi (faydalı bir şey) mi saydınız? Bunlar Allâh katında eşit olamazlar. Zaten Allâh (en büyük zulüm olan şirke bulaşmış) o zâlimler toplumuna (doğru yolu gösterse de, kendileri o yola girmeyi istemedikleri sürece onlara) hidâyet vermez. Nu’man ibni Beşir (Radıyallâhu anh) şöyle anlatmıştır: Birkere ben Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in minberinin yanında oturuyorken bir adam: “Ben İslâm’a girdikten sonra Mescid-i Harâm’ın bakımı dışında ne amel edersem edeyim önemsemem!” dedi. Bir diğeri: “Allâh yolunda cihat sizin söylediğiniz şeylerden daha faziletlidir!” dedi. Bunun üzerine Ömer (Radıyallâhu anh) onları susturmak için: “Bu cuma gününde Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in minberinin yanında seslerinizi yükseltmeyin velâkin sen cumayı kıldığın zaman Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in huzuruna girersin, ihtilaf ettiğiniz konuda ondan fetva sorarsın!” deyince Allâh-u Te`âlâ bu âyet-i celîleyi indirerek, Allâh’a ve âhirete imandan sonra Allâh yolunda cihattan daha faziletli bir amel bulunmadığını, hacıları sulamanın ve Mescid-i Harâm’ın bakımıyla meşgul olmanın ise iman ve cihada denk olamayacağını beyan etti. Bu âyet-i kerîmenin, Abbâs (Radıyallâhu anh)ın Bedir’de esir düştüğü gün Ali (Radıyallâhu anh)a söylediği sözlere cevap mâhiyetinde indiği de rivayetler arasındadır. Nitekim Ali (Radıyallâhu anh) onu Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ile savaşması ve sıla-i rahmi kesmesi hususunda kınayınca o: “Bizim kötülüklerimizi anıyorsun da iyiliklerimizi neden anlatmıyorsun?” dedi. O da: “Sizin iyiliğiniz de mi var?” deyince Abbâs: “Biz Mescid-i Harâm’ı mamur ediyoruz, hacıları suvarıyoruz ve darda kalmışa yardım ediyoruz!” dedi. Abbas bunlarla iftihar edince Ali (Radıyallâhu anh) da İslâm ve cihatla övündü. Bunun üzerine Ali (Radıyallâhu anh)ı tasdik mâhiyetinde bu âyet-i celîle nâzil olarak; Mescid-i Harâm’ın bakımı ve hacılara su verilmesi gibi amellerin, şirkle birlikte yapılması durumunda kendilerine asla fayda vermeyeceğini iman ve iyi niyetle birlikte yapılan cihadın ise onların hayır namına yaptıklarından daha faziletli olduğunu beyan etti. (Hâzin, Nesefî)
M.Ustaosmanoğlu 9:19
20
O (inanılması gereken meselelere) iman etmiş olanlar, (dinlerini korumak için vatanlarından) hicret etmiş olanlar ve hem mal larıyla hem de canlarıyla Allâh yolunda ci hat etmiş bulunanlar, (bu vasıfları kendilerin de toplamayan kişilere göre,) Allâh katında derece bakımından daha büyüktür. İşte (müş rikler değil,) ancak onlar (Allâh nezdinde ki güzel mü kâfatları elde ederek) kurtuluşa erenlerin ta ken dileridir!
M.Ustaosmanoğlu 9:20
21
Rableri onları, Kendi tarafından geniş bir rahmet, büyük bir rıza(, hoşnutluk) ve içerisinde kendileri için dâimî bir nimet bulunan cennetlerle müjdelemektedir.
M.Ustaosmanoğlu 9:21
22
Orada ebediyyen kalıcılar olarak! Şüphesiz ki Allâh, (dünya mükâfatlarına nazaran çok değerli ve ya pılan amellerin karşılığı olmaktan çok çok üstün olan) pek büyük mükâfat sadece Kendi nezdindedir!
M.Ustaosmanoğlu 9:22
23
Ey iman etmiş olan kimseler! Eğer kâfirliği imana karşı sevip tercih etmişlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) dostlar edinmeyin! İçinizden her kim onları dost edinir (de, onlarla birlikteliği ci hat ve hicrete tercih eder)se, işte ancak onlar (dostluk adresini şaşırarak) zulüm işleyenlerin ta kendileridir!
M.Ustaosmanoğlu 9:23
24
(Habîbim! Hicret etmemeye bahane olarak: “Biz hicret edersek evlerimiz yıkılır, ticaretimiz kesâda uğ rar ve akraba ilişkilerimiz ko par!” diyenlere) de ki: “Eğer sizin babalarınız, oğul larınız, kardeşleriniz, eşleriniz, ak rabanız, ken dilerini kazanmış oldu ğu nuz mallar, kesâdından kork tuğunuz ticaret ve kendilerini beğenmekte olduğunuz (yurtlar ve) mes ken ler size, Allâh(a itaat)tan, Rasûlün(e hic ret)den ve O’nun yolunda cihat etmekten daha sevgili ise, artık Allâh (dünyada da âhirette de sizinle alâkalı azap) emrini getirin ceye kadar bekleyin! Zaten, Allâh (düş man larıyla dostluk kurarak emrinden çıkan) o fâsık lar toplumunu (iki cihanda da muratlarına eriş tirmez ve doğru yolu bulmaya) hidâyet etmez.”
M.Ustaosmanoğlu 9:24
25
Andolsun ki muhakkak Allâh birçok (savaş) yerler(in)de ve Huneyn gününde size elbette yardım etmişti. Hani çokluğunuz size ucub (ve kendini beğen me hissi) vermişti de (, Allâh yardımını çekince) bu (ka labalığınız, düşmana karşı yarayacak) hiçbir şeyle si ze fayda sağlamamıştı ve (bunca) genişliğine rağmen yer(yüzü) size dar gelmişti. Sonra da siz (bozguna uğrayarak düşmana karşı) arka çevir(ip harp meyda nından firar ed)enler halinde dönüp gitmiştiniz.
M.Ustaosmanoğlu 9:25
26
Sonra Allâh, Rasûlünün üzerine de, müminler üzerine de (kendisiyle huzur ve sükûnete kavuşacakları rahmet ve) sekînetini indirmiş, kendilerini görmediğiniz (melek) ordular(ı) indirmiş ve böylece o kâfir olmuş kimselere (, öldürülmek ve esir alınmak gibi nice ağır cezalarla) azap etmişti. İşte o kâfirlerin cezası ancak budur! Bu âyet-i kerîmeler Mekke ve Tâif arasında bulunan Huneyn vadisinde cereyan eden bir muhârebeden bahsetmektedir ki, Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Mekke`nin fethinden sonra ramazanın sonunda, fetihte bulunan ve diğer kabilelerden katılan on dört bin sahâbesiyle birlikte, dört bin kişilik orduya sahip olan Hevâzin ve Sakif kabilelerine karşı savaşa çıktı. Bu durumu gören bazı sahâbiler: “Bugün sayımızın azlığından dolayı asla mağlup olmayız!” diyerek çokluklarına güvendiler ve böylece şiddetli bir çarpışmaya giriştiler. Fakat çokluklarına güvenmeleri nedeniyle Allâh-u Te`âlâ onları bozguna uğrattı. Böylece herkes dağılmaya başladı. Hatta bazıları Mekke’ye kadar gitti. Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ise Şehbâ adındaki katırı üzerinde tek başına merkezde sabit duruyordu. Yanında ancak amcası Abbâs ile amcasının oğlu Ebû Süfyân ibni Hâris kaldı. Biri merkebinin geminden, diğeri de üzengisinden tutuyordu. İşte bu hadise Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in şecaat ve cesaretinin son derece fazla olduğunun en büyük bir şâhidiydi.Zira dağlar yerinden oynuyordu da o asla kıpırdamıyordu. Zaten yavaş bir hayvan olan katıra binmiş olması, kaçma niyetinde olmadığını ve her ne olsa da sebatta kararlı olduğunu ortaya koymak içindi. Bu yüzden sahâbe-i kiram Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in insanların en şecaatlisi olduğuna kesin karar vermişlerdi. Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) o sırada Allâh’ın düşmanlarına hiç aldırmayarak:“O yalansız peygamber benim, Abdulmuttalib oğlu benim!” diyordu. Hazreti Abbâs’ın sesi gür olduğu için Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ona: “İnsanlara bağır da toplansınlar!” buyurdu. Bunun üzerine Abbâs (Radıyallâhu anh): “Ey Allâh’ın kulları! Ey (altında bîat yapılan) o ağacın adamları! Ey Bakara Sûresînin ashâbı!” diye nidâ etmeye başladı. Bu nidâyı duyan sahâbe-i kiram tek vücut halinde: “Buyur, buyur!” diyerek döndüler. O sırada Allâh-u Te`âlâ, rivayetlerin farklılığına göre, sayıları beşbinle on altı bin arasında olan melek orduları indirdi. Ancak onların gelişi müminlere sebat ve şecaat vermek, müşrikleri de korkutarak rüsvay etmek içindi, yoksa savaşmak için değildi, zira melekler Bedir günü dışında hiçbir zaman bilfiil savaşmadılar. Onlar müşriklerle karşı karşıya gelince Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “İşte bu, tandırın kızıştığı ândır!” buyurdu. Sonra bir avuç toprak alarak onlara attı ve: “Kâ’be’nin Rabbi hakkı için bozguna uğrayın!”buyurdu. Bunun üzerine hepsi bozguna uğradılar. Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in o günkü dualarından biri de: “Ey Allâh! Hamd Sana mahsustur,şikâyet ancak Sana’dır, yardım talep edilecek de ancak Sensin!” şeklinde olmuştu ki, Mûsâ (Aleyhisselâm)ın denizin yarıldığı gündeki duası da buydu! (Beyzâvî, Nesefî, Hâzin, Âlûsî)
M.Ustaosmanoğlu 9:26
27
İşte sonra Allâh bunun ardından dilediği (kâfir) kimselere tevbe (ve imana muvaffakıyet) nasip eder. Allâh (onların geçmişte yaptıklarını çokça bağışlayan bir) Ğafûr’dur; (Kendisine bir şey zorla yaptırılamayacağı halde, kullarına çok acıdığı için fazlu keremiyle onlara mükâfatlar verecek olan bir) Rahîm’dir. Misver ibni Mahreme (Radıyallâhu anh)`dan rivayet edildiğine göre; Huneyn günü altı bin kişi esir edilmiş, sayısız deve ve koyun da ganimet alınmıştı. Esirlerden bazıları Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e gelerek İslâm üzere bîât ettiler ve: “Yâ Rasûlallâh! Sen insanların en hayırlısısın ve en iyilik severisin! Ailelerimiz ve çocuklarımız esir edildi, mallarımız da ellerimizden alındı. (Bize bir iyilikte bulunmaz mısın?)” dediler. Bunun üzerine Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Şüphesiz benim yanımda bulunanlar şu gördüklerinizdir. Gerçekten sözün en hayırlısı en doğru olanıdır, seçiminizi yapın; ya çocuklarınızı ve kadınlarınızı ya da mallarınızı alın!” buyurunca, onlar: “Hiçbir şeyi soylarımıza denk tutamayız!” dediler. O zaman Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ayağa kalkarak sahâbeye hitâben: “İşte bu kişiler bize Müslüman olarak geldiler, biz de onları çocuklarıyla malları arasında muhayyer bıraktık, fakat onlar soylarına hiçbir şeyi denk tutmadılar. Artık kimin elinde bir esir varsa ve gönül hoşluğuyla onu geri verebiliyorsa kendisi bilir, değilse onu bize versin ve bu bizim üzerimizde bir borç olsun, nihayet biz başka bir ganimet aldığımızda yerine onu veririz!” buyurdu. Bunu duyan sahâbe-i kirâm: “Gerçekten biz râzı olduk ve kabul ettik!” dediklerinde Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Bilemeyiz, belki de aranızda râzı gelmeyenler (ve bunu bize söyleyemeyenler) olabilir, öyleyse kendi hallerinizden en iyi haberdâr olan reislerinize söyleyin de bunu bize bildirsinler!” buyurdu. Sonra ileri gelenler onların gerçekten gönül hoşluğuyla râzı olduklarını Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e bildirdiler. (Buhârî, Vekâlet: 7, No: 2184, 2/810; Ebû Dâvûd, Ci had: 131, No: 2693, 2/69)
M.Ustaosmanoğlu 9:27
28
Ey iman etmiş olan kimseler! Müş rikler an cak bir pisliktir; onun için işte bu senelerinden son ra Mescid-i Harâm’a yaklaşmasınlar! Eğer (onların engellenmesinden dolayı ticaretleriniz bozularak) bir fakirlik (çekmek) ten korkarsanız, dilerse Allâh (gö rünen hiçbir sebep olmaksızın) Kendi fazlından (ve bol rızkından) yakında sizi zengin eder. Şüphesiz ki Allâh (sizin tüm hallerinizi ve menfaat lerinizi hakkıyla bilen bir) Alîm’dir; (vermesi ve engellemesi dâhil tüm işlerinde üstün hikmet sahibi bir) Hakîm’dir.
M.Ustaosmanoğlu 9:28
29
O kendilerine kitap verilmiş olan kimselerle savaşın ki, onlar ne Allâh’a, ne de o son güne inanmazlar, Allâh’ın ve Rasûlünün haram ettiği şeyleri yasak görmezler, hak (olan İslâm) dini(ni) de din olarak kabul etmezler, tâ ki onlar zelil (ve hakir) kimseler halinde cizyeyi (bizzat kendileri) elden versinler! Âyet-i celîlede geçen: “O kendilerine kitap verilmiş olan (Yahudi ve Hristiyan)lar” ifade-i celîlesinin başında geçen (مِنْ) 'min' harf-i cerri "Beyâniyye"dir, "Teb'îzıyye" değildir. Ama birçok meâl sahibinin bundan gaflet ederek, burada: "Ehl-i Kitap'tan inanmayanlar ..." şeklinde mana vermeleri çok yalnış ve sakıncalıdır. Nitekim günümüzde: "Yahudi ve Hristiyanlardan da Allâh indinde imanı makbul olanlar vardır ki, onlar bu hükümden hariçtir!" diyenler bu türlü yalnış meâllere tutunmaktadırlar. Dolayısıyla bugün Ehl-i Kitap geçinenler, kendi dinlerinden uzaklaşarak İslâm'a girmedikçe bu âyet-i kerîmenin hükmüne dâhildirler. (Âlûsî)
M.Ustaosmanoğlu 9:29
30
(Uzeyr (Aleyhisselâm) yüz sene ölü kalmasının ardından diriltilerek, kaybolan Tevrât’ı) Yahudiler(e yazdırdı. Sonra Tevrât’ı bulduklarında bunun, onun yazdırdığına harfi harfine uyduğunu görünce onlar): “Uzeyr Allâh’ın oğludur!” dedi(ler). Hristiyanlar da (Îsâ (Aleyhisselâm)ın babasız yaratıldığını ve harikulâde mucizelerini görünce:) “Mesîh Allâh’ın oğludur!” dedi(ler). İşte bu, onların (hiçbir delile dayanmaksızın sadece) ağızlarıyla söyledikleridir. (Bu sözleriyle) onlar daha önce kâfir olmuş (atalarının ve meleklere: “Allâh’ın kızlarıdır!” diyen) o (müşrik) kimselerin sözüne benze(yen bir söz söyle)mektedirler. Allâh onları katletsin (; kahretsin)! Onlar nasıl da (bile bile haktan bâtıla) döndürülüyorlar? Uzeyr (Aleyhisselâm)ın diriltilme ve Tevrât’ı yeniden yazdırma kıssası için bakınız: Bakara Sûresi: 259!
M.Ustaosmanoğlu 9:30