1
(Habîbim!) De ki: “Gerçekten bana şu hakikat vahyolundu ki; cinlerden bir topluluk (Kur’ân’ı) dinlemiş de demişlerdir ki: ‘Gerçekten biz (, insan sözüne hiç benzemeyen, nazmında ve manasında diğer kitaplardan tamamen farklı olan) çok şaşılacak bir Kur’ân işittik;
2
O, doğruya/tevhîde ve imana/ ulaştırmaktadır! Biz de hemen o (Kur’â)na iman ettik! (Bundan böyle) Rabbimize hiçbir kimseyi asla ortak koşmayacağız!
3
Bir hakikat de gerçekten şudur ki; Rabbimi zin azameti dâima pek yüce olmuştur! O, ne bir eş, ne de bir çocuk edinmemiştir!
4
Bir de şu muhakkak ki; bizim câhilimiz (olan İblîs ve ona uyan azgın cinler) Allâh’a karşı haddi aşan/ (hakikatten) pek uzak/ bir söz söylemekteydi!
5
Şüphesiz ki biz, insanların ve cinlerin Allâh’a karşı asla bir yalan söyleyemeyeceğini sanmıştık (da, onun için bu zamana kadar İblîs’e uymuştuk. Ama şimdi Kur’ân bize onların yalanını-yanlışını açıkladı)!’
6
(Ey Mekke müşrikleri! Yine bana şöyle vahyolundu:) şüphesiz şu da bir hakikat ki; insanlardan birtakım erkekler, cinlerden birtakım erkeklere sığınmakta bulunmuşlardı da, böylece bunlar onları kibir ve azgınlık bakımından artırmışlardı.Rivayete göre; câhiliyet devrinde Araplardan biri, yolculuğu esnasında ıssız, sessiz, korkunç bir arazide gecelemek zorunda kalınca, orada bulunan cinlerin büyüğünü kastederek: “Kavminin beyinsizlerinin şerrinden, bu vadinin efendisine sığınırım!” derdi ve böylece sabaha kadar güvenlik içerisinde yatardı. İşte bu, cinlerin reislerinin kibirlerini artırdığı için onlar: “Cinlerin de, insanların da efendisi biziz!” derlerdi. (Beyzâvî, Nesefî, Hâzin)
7
Gerçekten onlar da sizin zannettiğiniz gibi, Allâh’ın hiçbir kimseyi (ölümünün ardından) asla diriltmeyeceğini sanmışlardı! (Ama şimdi o cinler Kur’ân’ı dinleyerek dirilmeyi kabul ettiler, onlar gibi siz de inanmayı düşünmüyor musunuz?)
8
(Cinler sözlerini şöyle sürdürdüler:) Muhakkak ki biz göğe ulaşmak (ve onun halkının konuştukların dinlemek) istedik, ama onu (melekler gibi) kuvvetli bekçiler ve (yıldızlardan kopup, aşağı doğru kaydığı görünen) parlak birtakım ateş parçalarıyla doldu rulmuş bulduk (da, böylece oradan kovulduk)!
9
Oysa (daha önce) biz (meleklerin aralarında konuştukları gaybî haberleri) dinlemek için onun bazı yerlerinde birtakım meclislere otur(ma imkânı bul)uyorduk! Ama şimdi (Rasûlûllâh (Sal lâ llâhu Aleyhi ve Sellem)`in gönderilişinin ardından, içimizden) her kim (gök haberlerini) dinlemeye kalkışırsa, (orada) kendisini (yakıp helâk etmek üzere) gözeten parlak bir ateş parçası bulur!
10
Şüphesiz biz bilmemekteyiz ki, (gök cinlerden ve şeytanlardan korunarak) yerde olanlara bir şer mi murad edilmiştir, ya da Rableri onlara bir hayır mı murad etmiştir?
11
Hakikaten biz (öyle bir toplumuz ki); içimizden (imanlı, takvâ sahibi) salih kimseler de vardır. İşte yine bizden, (salâh ve takvâda kemâle ulaşamayıp) bunun aşağısında olan lar da vardır. Biz farklı birtakım yollar(a; dinlere ve mezheplere sahip varlıklar) olmuşuzdur!
12
Muhakkak ki biz (nerede bulunsak da) Allâh’ı asla yerde âciz bırakamayacağımızı ve (yerden gö ğe) kaçışla (bile) O’nu asla acze düşüremeyeceğimizi yakînen bilmişizdir!
13
Şüphesiz biz o hidâyeti(n ta kendisi olan Kur’ ân-ı Kerîm’i) işittiğimiz anda ona iman ettik! İşte (bizim gibi) kim Rabbine iman ederse, artık o ne (sevabında) bir eksiltilmeden, ne de bir alçak lık kuşatmasından korkmaz!
14
Muhakkak ki biz; içimizden Müslümanlar da vardır! Yine bizden, (doğru yolu bırakıp) sapan kim seler de vardır! Artık kim Müslüman olursa, işte onlar, büyük bir hidâyet arayışında bulun muşlardır.
15
Ama o (haktan) sapanlar; işte onlar da cehenneme odun olmuşlardır!’
16
(Yine bana vahyolunduğuna göre;) gerçek şu ki; eğer o (cinler ve insa)nlar o yüce (İslâm) yol(u) üzere istikamet edebilselerdi, elbette Biz onları pek bol bir suyla suvarır (ve rızıklarını bollaştırır)dık!
17
Onları bu hususta imtihan (edenin muâmelesi ne tâbi) edelim (de, nimetlerimize şükredip- etmeye ceklerini herkese gösterelim) diye (böyle yapardık)! Her kim Rabbinin zikrinden (; Kur’ân’ından, tev - hîdinden, ibadetinden ve vaazından) yüz çe virirse, O onu (kendisine) üstün gelecek (ve git tikçe şiddeti artarak onu mağlup edecek) çok meşakkatli büyük bir azaba girdirir.
18
(Bana vahyolunanlardan biri de şudur ki;) şüphesiz (Allâh için namaz kılınsın diye bina edilmiş olan) o mescitler Allâh’a mahsustur! Artık (Yahudi ve Hristiyanlar mabetlerine girdiklerinde şirk koştukları gibi, siz de camilerde) Allâh’la birlikte hiçbir kim seye ibadet etmeyin!
19
Bir de hakikat şu ki; Allâh’ın (en büyük) kulu (olma vasfıyla şereflenmiş Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)) O’na ibadet eder olduğu halde (Mekke va dilerinden biri olan Nahle mevkiinde sabah namazı için) kıyamda bulunduğu zaman, onlar(ca cin onun ibadetini gördüklerinde ve kıyam, rükû, secde gibi hallerin de ashâbının ona uymasını izleyip, kıraatini de işittiklerinde, o güne kadar görmedikleri bu manzara karşısın da hayranlıklarından dolayı) onun etrafında (izdiham ederek) birbirine girmiş birtakım topluluklar olma ya pek yaklaştılar.”
20
(Habîbim!) De ki: “Ben ancak Rabbime ibadet ederim ve O’na hiçbir kimseyi ortak etmem! (Bunda şaşılacak ne var ki, izdiham yapıyorsunuz!)”
21
De ki: “Muhakkak ben sizin için ne bir zarar(ı savuşturmay)a, ne de bir fayda (kazandırma)ya güç yetiremem!”
22
De ki: “Şüphesiz ki ben, (hakkımda bir kötülük murad etmesi durumunda) Allâh’tan beni kimse as la kurtaramaz ve kesinlikle ben O’ndan başka mey ledilecek bir sığınak da bulamam!
23
Lâkin Allâh’tan bir duyuruya ve O’nun elçiliklerin(i size tebliğ etmey)e (gücüm yeter)! Her kim (benim ulaştırdığım bu hükümler kabullen meyerek) Allâh’a ve Rasûlüne isyan ederse, artık (kâfirlerin) içerisinde sonsuza kadar ebediyyen kala cakları cehennem ateşi şüphesiz sadece ona aittir!
24
(Kâfirler inatlarını sürdürerek inananları aşağılamaya devam edeceklerdir.) Nihâyet tehdit olundukları şeyi gördükleri zaman, artık yakında bile ceklerdir ki, yardımcı bakımından daha zayıf ve sayıca daha az olan kimmiş?
25
De ki: “Tehdit olunduğunuz şey çok yakın mıdır, yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi tayin edecektir bilemiyorum?
26
(O,) bütün gaybları bilendir! Öyle ki, gaybını kimseye açıklamaz!
27
Ancak (bazı gaybları bildirmek üzere seçip) râzı olmuş olduğu bir rasûl müstesnâ! Zira muhakkak ki O, onun önünden ve ardından gözetleyen birtakım bekçiler dizer (de, onlar, vahyi tebliğ edinceye kadar onu şeytanların vesveselerinden ve katmalarından korurlar)! Bazıları bu âyetten yola çıkıp; kerâmet olarak evliyâullâha birtakım gaybların bildirilebileceğini inkâr etmişlerdir. Oysa bu, büyük bir cehâletten kaynaklanmaktadır. Zira bu âyet-i kerîmenin zâhirine bakılarak, gaybların sadece rasûllere bildirildiği hükmüne varılacak olsa, meleklere de, nebîlere de hiçbir gaybın bildirilmediğini kabullenmek gerekir. Dolayısıyla burada “Allâh-u Te’âlâ’nın, bütün gayıplarını rasûllerine bildirdiği” manası çıkarılamayacağı gibi, “Rasûl olmayan ne meleğe, ne nebîye ne de velîye hiçbir gaybı bildirmeyeceği” hükmüne de varılamaz. Nitekim Hızır (Aleyhisselâm) gibi peygamberliği ihtilaflı olan bir zata nice gayıpların bildirildiği Kur’ân-ı Kerim’in açık beyanları ile sabittir. Ayrıca Sahîhayn’da: “Geçmiş ümmetlerde olduğu gibi, bu ümmett de ilhama mazhar muhaddes kullar bulunduğu” bildirilmiştir. (Buhârî, Enbiyâ: 52, No: 3282, 3/1279, Müslim, Fezâilü’s-sa habe: 2, No: 2398, 4/1864) O halde burada peygamberlere tahsis edilen bildirme, vasıtasız olarak sadece vahiy yoluyla olan ayan-beyan bir bildirme şeklidir, velîlere ise; rüya, sahih keşif, ferâset ya da ilham gibi vasıtalarla bazı gaybî konular bildirilmektedir. Ama bu, peygamberlere bildirilen gibi kesin ilim ifade etmez. Ayrıca bu bildirim, rasûle asâleten, velîye ise tebe’iyyet yoluyla yapıldığından, her velînin kerâmeti, tâbi olduğu peygamber için bir mûcize kabul edilmektedir. (Beyzâvî, Nesefî, Hâzin, Âlûsî)
28
Tâ ki o (peygamber) bilsin ki; onlar(a vahiy getiren gözcüler, özellikle de Cibrîl (Aley hisselâm)) Rable rinin elçiliklerini gerçekten ulaştırmışlardır. Zaten O (Rableri) onlar(a vahiy getiren melâike-i kirâm)ın yanlarında bulunanı kuşatıcı şekilde bilmiştir, ay rıca O, (yağmur damlalarına ve kum tanelerine varınca ya kadar olmuş-olacak) her şeyi (tek tek) sayarak tespit etmiştir.