1
Göklerde olanlar ve yerde bulunanlar O Allâh için sürekli (tenzîh ve) tesbîhte bulunmaktadır ki (O), (her şeyin yönetim hakkı Kendisine ait olan, tüm varlıkların tek mâlik ve sahibi bulunan ve noksanlık ge rektiren her şeyden son derece arınmış olan) Melik ve Kuddûs’dür; (imansızlardan intikam alacak olan, emir ve kazasında son derece hikmet sahibi bulunan) Azîz ve Hakîm’dir!
2
O’dur ancak O Zât ki; (melek ve cin türünden değil de, anlaşmaları kolay olsun için) kendileri (gibi Âdem nesli)nden olan değerli bir Rasûlü (okuma-yazma bilmeyen) ümmîler arasında göndermiştir ki, o onlar üzerine O (Allâh-u Sübhânehû)nun âyetlerini peş peşe okumaktadır, onları (maddî ve manevî pisliklerden) iyice arındırmaktadır, bir de kendilerine o (yüce) Kitab (olan Kur’ân)ı ve hikmeti (; sünnet ve fıkhı) öğretmektedir. Oysa şüphesiz onlar daha önce elbette apaçık bir dalâlet (ve sapıklık) içinde bulunmuşlardı.
3
Bir de (Allâh-u Te`âlâ Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`i sadece Araplara ve kendi asrında bulunanlara değil, Araplardan olsun olmasın) o (kitap ehli olmayan) diğer (ümmî) kişiler arasında (göndermiştir) ki; (zaman itibarıyla) henüz onlar bunlara kavuşmamıştır! (Kendisine inanmayanlardan intikam alma gücüne sahip olan) Azîz de, (emrinde ve kazasında son derece hikmet sahibi olan) Hakîm de ancak O’dur! Ebû Hureyre (Radıyallâhu anh)`dan rivayet edildiğine göre; Cumu’a Sûresi nâzil olduğunda, Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) onu ashâbına okurken bu âyete ulaşınca, bir zâtın: “Ya Rasûlallâh! Henüz bize kavuşmamış bu kişiler kimdir?” demesi üzerine, o, elini Selmân-ı Fârisî (Radıyallâhu anh)ın üzerine koyarak: “Canım, (kudret) elinde olan Zât’a yemin olsun ki; iman, Süreyya (yıldızın) da da olsa, elbette bunlardan birtakım şahıslar uzanıp onu alır!” buyurdu. Bundan anlaşıldığına göre; âyet-i kerîmeye konu olan değerli zatlar, Araplardan olmayıp, Fars ve Türk milletleri gibi daha sonra İslâm’a hizmetleri geçecek olan toplumların mensuplarıdır. Nitekim Buhârî, Müslim gibi hadis hafızlarının birçoğu, Ebû Hanîfe (Radıyallâhu anh) gibi hadislerden hüküm çıkaran müctehidlerin de bir kısmı, Araplardan olmayıp, Fars milleti gibi yabancı toplumlardandırlar ki, İslâm’ın bugün Müslümanlara sağlam bir şekilde ulaşması, bu şahısların bu konudaki ciddi gayretleri sayesinde olmuştur.
4
İşte bu, Allâh’ın fazl(u ihsan)ıdır ki, onu dilediği kimseye verir. Zaten Allâh pek büyük fazl (u kerem) sahibidir.
5
Kendilerine Tevrât (ilmi verilerek, içerisinde bulunan hükümlerle amel etme sorumluluğu üzerleri ne) yükletilmiş olan, sonra da (o kitabın emirleriyle amel etmeyerek) onu yüklenmemiş bulunan o kim selerin ilginç durumu; büyükçe birçok kitaplar ta şıyan eşeğin hali gibidir! (Nitekim, bir eşek sırtında taşıdığı kitapların içeriğinden haberdâr olmadığı gibi, Yahudi âlimleri de Tevrât’ta Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in sıfatlarını gördükleri halde inanmayarak, taşıdıkları şeyden faydalanmama hususunda kendile rini eşek durumuna düşürmüşlerdir.) Allâh’ın âyetlerini yalanlamış olan bu kavmin şa şılacak hali pek kötü olmuştur! Allâh (bile bile inkâr ederek kendilerine yazık etmiş olan) o zâlimler toplu munu (kurtuluşa erdirecek yollara) hidâyet etmez!
6
(Habîbim!) De ki: “Ey Yahudi olmuş kimseler! Eğer siz, (Yahudi olmayan) diğer insanların değil de, yalnızca kendinizin gerçekten Allâh’ın dostları ol duğunuzu iddia ediyorsanız, hemen ölümü temen ni (ederek bunu ispat) edin! Eğer (davanızda) doğru kimseler olduysanız (, bir an önce dostunuza kavuşmak istersiniz)!”
7
Ama onlar (Tevrât’ı değiştirmek, Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`i ve Kur’ân’ı inkâr etmek gibi, evvelce bizzat işleyerek) ellerinin sunmuş olduğu (kötü) şeyler yüzünden (yaşadıkları sürece) ebediy yen onu temenni edemezler (; hatta ölümü akılla rından dahi geçiremezler). Allâh ise o zâlimleri (hakkıyla bilen ve cezalarını verecek olan bir) Alîm’dir.
8
(Habîbim!) De ki: “Şüphesiz sizin kendisinden sürekli kaçmakta olduğunuz o ölüm, gerçekten de o size kavuşucudur. Sonra siz (kıyâmet günü, duyu larla idrak edilen ve edilemeyen) tüm gizlileri ve gö rünenleri bilen (Rabbinizin huzûr-u manevîsin)e döndürüleceksiniz, O da size (dünyadayken) yapmakta bulunmuş olduğunuz şeyleri(n cezasını vererek, onla rın gerçek yüzünü) tam manasıyla haber verecektir.”
9
Ey iman etmiş olan kimseler! Cuma günü o (cuma) namaz(ı) için (ezan okunularak) çağrıda bu lunulduğu zaman, hemen Allâh’ın zikri (olan cuma namazının ikamesi)ne koşun ve alış-veriş (gibi tüm muameleler)i bırakın! İşte size! Bu (, alış-verişin geçi ci kârından) sizin için daha iyidir! Eğer (kalıcı olan hayır ve şerri) bilmekte bulunmuş olduysanız (, son suz ticareti tercih edersiniz)!
10
Artık o namaz bitirildiği zaman, hemen yer (yüzün)de dağılın, Allâh’ın fazlından (kârınızı) ara yın ve Allâh’ı (anmayı sadece namaza tahsis etmeyip, tüm hallerinizde O’nu) çokça zikredin, tâ ki siz (iki cihan saâdetine kavuşarak) felah (ve kurtuluş)a eri şebilesiniz!
11
(Habîbim!) Onlar bir ticaret ya da eğlendirici bir şey gördükleri zaman, (senin etrafından) dağılıp ona doğru yöneldiler ve seni (minberin üzerinde) ayakta bıraktılar! De ki: “Allâh katında bulunan (sevap)lar, eğlenceden de ticaretten de daha hayırlı dır (, zira âhiret mükâfatı kalıcı ve kesindir, dünya menfaatleri ise kalıcı olmadığı gibi, gerçekçi de değildir). Zaten (kullar hiçbir şey yaratma imkânına sahip olamayıp, temin ettikleri imkânlar da sebebiyetten öte geçemediğine göre,) rızık verenlerin en hayırlısı ancak Allâh’tır!" Câbir ibni Abdillâh (Radıyallâhu anh)`dan rivayet edildiğine göre; Medîne’de açlık ve pahalılığın hüküm sürdüğü bir cuma günü Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ayakta hutbe okurken Şam’dan bir ticaret kafilesi çıkageldi. Ebû Bekir, Ömer ve Câbir (Radıyallâhu anhüm)ün de aralarında bulunduğu oniki kişi dışında ashâbın tamamı mescidi terk ederek kafileye koştular. Bunun üzerine Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Eğer hepsi çıkacak olsaydı, vadi ateş olup onları yakacaktı!” buyurdu. Ancak Ebû Dâvûd (Rahimehullâh)ın, “el-Merâsîl” isimli eserinde Mukatil ibni Hayyân (Rahimehullâh) dan naklettiğine göre; o dönem Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) bayram namazlarında olduğu gibi, cuma namazını hutbeden önce kıldırıyordu, dolayısıyla sahâbe-i kirâm namazı terk etmiş olmadı, ancak hutbe dinlemenin namaz gibi zorunlu olduğunu bilmediklerinden onu terk ettiler. (İbni Kesîr)