1
Göklerde olanlar ve yerde bulunanlar Allâh için (tenzîh ve) tesbîhte bulunmuştur! (Mülk ve sal tanatında eşsiz güce sahip olan) Azîz de, (hüküm ve kazasında son derece hikmet sahibi olan) Hakîm de ancak O’dur!
2
O’dur ancak O Zât ki; Ehl-i Kitaptan olan o kâfir olmuş kimseleri (Arap yarımadasından Şâm’a doğru) evvelki sürgün için yurtlarından çıkarmıştır. (Ey Müslümanlar! Onların gücünü bildiğiniz için) siz onların çıkacaklarını hiç zannetmemiştiniz! Onlar da sanmışlardı ki; gerçekten kendilerinin Allâh’tan engelleri sadece kaleleridir! Derken Allâh(ın azâbı olan korku ve sürgün zorunluluğu) onlara hiç beklemedikleri bir taraftan gelmişti (ki, reisleri Kâ’b ibni Eşref’in, sütkardeşi Muhammed ibni Mesleme eliyle öldürülmesi bunu başlatmıştı). Böylece O, onların kalpleri içerisine şiddetli korkuyu atmıştı da, onlar evlerini (Müslümanlara kalmasın diye içeriden) kendi elleriyle ve (dışarıdan) müminlerin elleriyle tahrip ediyorlardı. Artık ey basîretlere sahip olanlar! (Bunların başına geleni iyice düşünün de, söz bozmanın ve Allâh’tan gayrine güvenmenin sebebiyet vereceği tahribât hususunda) hakkıyla ibret alın! Bu sûre, bir Yahudi tâifesi olan Nadîr oğulları hakkında inmiştir, şöyle ki; onlar Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ile; ne aleyhinde ne de lehinde olmayacaklarına dair antlaşma yapmışlardı. Bedir günü gelen gâlibiyet üzerine: “İşte, Tevrât’ta vasfedilen peygamber budur!” demişlerdi. Sonra Uhud gününün hezimeti üzerine şüpheye düşerek sözü bozdular. Reisleri Kâ’b ibni Eşref, kırk atlıyla Mekke’ye giderek, Kâ’be’nin yanında Ebû Süfyan’la anlaşıp dönünce, Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Muhammed ibni Mesleme’yi göndererek onu öldürttü. Sonra Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ordusuyla birlikte onların kalesine varıp yirmi bir gece muhasara altına aldı ve harp sahası açmak, bir de onları iktisâden çökertmek için hurmalıklarının kesilmesini emretti. Allâh kalplerine korku salınca barış teklif ettiler. Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ise her üç hâne halkının bir deve üzerine istedikleri kadar eşya yüklemeleri karşılığında sürgüne gönderilmelerinden başka bir şeye müsaade etmedi. Böylece asırlardır sürgün yüzü görmemiş bu boy, Şâm bölgesin deki Erîha ve Ezru’ât kasabalarına nefyedildiler. İşte o zaman yurtlarında duramayacaklarını anlayınca, terk-i diyâr etmeden kendi elleriyle yıkabildiklerini yıktılar, o sırada bir yandan da Müslümanlar savaş alanını genişletmek ve onları rezil etmek için kalenin dış kısmını tahrip ediyorlardı. Ehl-i Kitap için bu, Arap yarım adasından ilk sürgün oldu. İkinci sürgün ise Hazret-i Ömer devrinde Hayber’den Şâm’a sürülmeleridir. (Beyzâvî, Nesefî, Hâzin)
3
Eğer Allâh onlar üzerine sürgünü yazmamış olsaydı, elbette onlara dünyada (Ku reyza oğullarının başına gelen öldürülme ve esâret gibi başka vesileler le de) azap edecekti. Zaten (kendisinden büyük bir azap olmayan) o (cehennem) ateşin(in) azâbı âhi rette onlara aittir!
4
(Habîbim!) İşte bu (kâfirlerin başına gelen hezîmet) şu sebepledir ki; gerçekten onlar Allâh’a ve Rasûlüne karşı gelmişlerdir. Her kim Allâh’a muhâlefet ederse, muhakkak ki Allâh, azâbı pek şiddetli olan bir Zât’tır.
5
O değerli hurma ağaçlarından hangilerini kes tiyseniz yahut onları kökleri üzerinde ayakta durur bir halde bıraktıysanız, (bunların hiçbiri sizin kendi tasarrufunuzla değildir, bilakis) Allâh’ın izniyledir ve (O’nun taatından çıkmış olan) o fâsıkları rezil et sin diyedir!
6
(Dünyada yaşamak sadece Rablerine iman eden ve O’na itaatte bulunanların hakkıdır, dolayısıyla kâfir ler, dünyada haksız yere yaşamaktadır. İşte bu nedenle) Allâh’ın, onlardan Rasûlüne (harpsiz bir ganimet olarak) geri döndürmüş olduğu şey ki; (Nadîr oğullarının yurdu Medîne’ye iki mil kadar yakın olduğu için) siz ona karşı ne bir at, ne de binek bir deve koştur mamışsınızdır (, bilakis Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) dışında hepiniz yürümüşsünüzdür, demek ki siz onları harp yoluyla kazanmamışsınızdır); lâkin Allâh(ın değişmeyen kanunu şudur ki, O dâima) elçilerini diledikleri üzerine musallat etmektedir! (İşte Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`i de bu Yahudilere musal lat kılmış ve alışılmadık bir kolaylıkla onları mağlup etmiştir.) Zaten Allâh her şey üzerine (hakkıyla gücü yeten bir) Kadîr’dir. (Nitekim bazen görünen vasıtalarla, bazen de hiçbir vasıta olmaksızın hikmeti gereği dilediğini yapar. Dola yısıyla zahmet çekmeden kazandığınız Benî Nadîr mal larında sizin ganîmet olarak bir hakkınız bulunmamak tadır, bu yüzden Allâh onun tamamını peygamberine tahsis etmiştir, artık o onları dilediği şekilde dağıtır.)
7
O (Kureyza, Fedek ve Hayber gibi, Medîne’ye uzakta bulunmaları nedeniyle ulaşımlarında zahmet çekilen) şehirlerin (kâfir) a hâlisinden Allâh’ın, Rasûlüne (bir ganimet olarak) geri döndürmüş olduğu (mal ve akar gibi) şeyler(in taksimine gelince; işte onlar) ise Allâh’a aittir, o Rasûle mahsustur, bir de o (peygam bere soy bakımından) yakınlık sa hiplerine, yetimle re, yoksullara ve yolda (mağdur) kalmışa aittir, tâ ki o (mallar), içinizden zenginler arasında elden ele dolaşan (ve onların gücüne güç katan) bir şey olma sın! Artık o Rasûl size ne verirse onu hemen alın (, kabul edin), sizi neden engellerse hemen (on dan) vazgeçin! Allâh(ın emir ve yasaklarına karşı gelmek ten ve onları hafife almak)tan hakkıyla sakının! Şüphesiz ki Allâh, (peygamberine muhâlefet eden lere karşı) azâbı pek şiddetli olandır. Allâh’a ait olan hisse Kâ’be ve diğer mescitlerin imarında kullanılır; peygambere ait olan hisse onun tasarrufuna bırakılır, nitekim Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Fedek ve Hayber’i Allâh için fakirlere vakfetmişti ki, sağlığında kendisi, vefatından sonra da dört büyük halîfe onların dağıtımını üstlenmiştiler. Akrabadan maksat; Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in hısım ları olan Hâşim oğullarıyla, Muttalib oğullarının fakirleridir. Yetimler; babası olmayan, büluğa ermemiş Müslüman ve fakir çocuklardır. Beş hissenin diğer ikisi ise, yoksullara ve memleke tinde zengin olsa da, yolda muhtaç duruma düşmüş olanlara aittir. Dolayısıyla bir önceki âyet-i kerîme, Medîne yakınlarında bulunan Nadîr oğullarının ganimeti hakkında olup, onun kullanı mını sadece Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e tahsis etmekte, bu âyet-i kerîme ise, Enfâl Sûresi 41. âyet-i celîlesinde anlatıldığı gibi, genel anlamda ganimetlerin taksiminden bahsetmektedir. Âyet-i celîlede geçen “Peygamberin verdiği ve yasakladığı şeyler” ifadesi; burada özellikle ganimetler hakkında ise de, sa hâbenin ve ulemânın cumhûruna göre hüküm umûmîdir. Nite kim ibn-i Mes’ûd (Radıyallâhu anh), dövme yapan ve peruk takan kadınların lânetliliğine Kur’ân’dan delil soran kadına bu âyeti okumuştur. (Buhârî, Libâs: 80, No: 5587; Müslim, Libâs: 33, No: 2125) Demek ki hadîs-i şerîflerde geçen emir ve yasakların tümü, bu âyet-i kerîme hükmünce Kur’ân’da mevcut demektir. (Âlûsî)
8
(Ganimetler) o muhâcirler olan fakirler için dir ki; (haksız yere) yurtlarından ve mallarından çıkartıl(arak muhtaç durumda bırakıl) mışlardır. Oy sa onlar (sırf) Allâh’tan büyük bir lütuf ve değerli bir rıza aramaktadırlar ve Allâh’a da Rasûlüne de yardım etmektedirler. İşte ancak onlar, (iman iddiasında) sâdık olan kimselerin ta kendileridir!
9
(Ganimet malları) bir de o kimseler içindir ki; o (muhâcir ola)n lar(ın hicret yapmasın) dan önce, o (Medîne) yurd(un)a ve imana yerleşmişlerdir ki on lar, kendilerine hicret etmiş olan kimseleri (can-ı gönülden) sevmektedirler, onlara verilmiş olan (ga nimet malı gibi) şeylerden dolayı göğüslerinde en ufak bir ihtiyaç isteği/ kıskançlık/ bulmamaktadırlar ve kendilerinde ihtiyaç/fakirlik/ bulunsa da(, yemeyip yedirerek, giymeyip giydirerek) onları kendi nefislerine karşı tercih etmektedirler. Zaten her kim nefsinin cimrilik hırsından korunur (da, Allâh yolunda infaka muvaffak kılınır) sa, işte ancak onlar, felâh (ve kurtuluş)a erenlerin ta kendileridir!
10
(Ganimet malları) yine o (fakir) kimseler (içindir) ki; o (muhâcir ve ensar ola)nlardan sonra (dünya ya) gelmiş (ve gelecek)lerdir de: “Ey Rabbimiz! Bizi de, bizi imanla geçmiş olan o kardeşlerimizi de bağışla ve o iman etmiş kimseler için kalplerimiz içerisinde en ufak bir kin bulundurma! Ey Rabbimiz! Şüphesiz ki Sen, (pek esirgeyen bir) Raûf’sun; (çok acıyan bir) Rahîm’sin! (Dolayısıyla dualarımızı lütfunla kabul edersin!)” demektedirler. Bu âyet-i kerîmeden dolayı ulemâ, sahâbe-i kirâmın hepsini sevmek ve rahmetle yâd etmek gerektiğine kail olmuşlar ve: “Sahâbe-i kirâmdan herhangi birine dahi kalbinde kin ve nefret taşıyan kimse, müminlerle ilgili, bu ve öncesindeki iki âyet-i kerîmede sayılan üç kısımdan da hâriçtir ve gerçek Müslümanlar arasında bir nasibi yoktur.” demişlerdir.
11
(Habîbim!) Bakmadın mı o (Abdullah ibni Übeyy, Vedî’a ibni Mâlik ve Süveyd gibi) münafık ol muş kimselere ki; Ehl-i Kitaptan olan o kâfir olmuş (Kureyza ve Nadîr oğullarına mensup) kardeşlerine (adam göndererek): “Andolsun ki; siz (yurtlarınızdan) çıkarılırsanız, elbette biz de mutlaka sizinle birlik te çıkacağız (ve nereye giderseniz oraya gideceğiz), sizin hakkınızda hiçbir kimseye (ne kadar uzun za man geçse de) ebediyyen itaat etmeyeceğiz, eğer si zinle savaşılacak olursa, andolsun ki mutlaka size yardım edeceğiz!” diyorlar. Oysa Allâh şâhitlik etmektedir ki, gerçekten on lar elbette yalancılardır.
12
Andolsun ki; eğer çıkarılacak olurlarsa, on larla birlikte çıkmayacaklardır; kasem olsun, onlar la savaşılacak olursa (sözlerini bozarak) onlara yar dım etmeyeceklerdir; yemin olsun ki (farz-ı misal), onlara yardım edecek olsalar da elbette o (münafık ola)nlar (kaçarak) mutlaka arkaları(nı) dönecekler dir. Sonra da (münafıklıkları açığa çıkacağından, nifak ları kendilerine yararlı olamayacak, böylece Allâh onla rı helâk edecektir ve hiçbir kimse tarafından) yardım olunmayacaklardır!
13
(Ey Müslümanlar!) Siz o (münâfık ola)nların göğüslerinde (ve gönüllerinde yerleşen bir) korku bakımından elbette Allâh’tan daha güçlüsünüz! (Onların zâhirde Allâh’tan korkuyormuş gibi görün melerine aldanmayın, zira size karşı içlerinde sakladık ları korku, görüntüde kalan Allâh korkularından daha kuvvetlidir.) İşte bu şu sebepledir ki; gerçekten onlar öyle bir toplumdur ki (Allâh’ın büyüklüğünü) iyice anlayamazlar! (Artık böyle anlayışsız kimselerin Al lâh-u Te`âlâ’dan hakkıyla korkmaları nasıl beklenebilir?)
14
O (Yahudiler ve münafık ola)nlar (hendeklerle ve geçitlerle) sıkıca korunmuş birtakım kasabalar da ya da duvarların (ve siperlerin) ardından olma dıkça (hiçbir zaman ve hiçbir yerde) topluca sizinle savaşamazlar! (Ama bu, onların güçsüzlüğünden ve korkaklığından ötürü değildir, zira) kendi araların daki harpleri pek şiddetlidir(, fakat sizinle karşılaştıkları zaman, Allâh’ın kalplerine attığı korku sebebiyle el ve ayaklarının dermanı kesilir). (Habîbim!) Sen onları (sevgi ve birlik içerisinde olan) bir topluluk sanırsın, oysa kalpleri darmadağınıktır! (Dolayısıyla birbirlerine gerçek manada des tek olamazlar. O halde birlik görünmelerine aldanıp da onlarla savaşmaktan geri durmayın.) İşte bu şu sebepledir ki; gerçekten onlar öyle bir toplumdur ki (kaynaşma yolları ve birleşme sebepleri dâhil hiçbir şey hakkında) akıllarını kulla namazlar!
15
(O Nadîr oğullarının durumu,) kendilerinden yakın bir zaman önceki o kimselerin hali gibidir ki; o (Kureyza kabilesine mensup ola)nlar (, hicretin dör düncü senesinde Nadîr oğullarının başına gelenden iki sene kadar önce inkâr ve muhâlefet gibi kötü) işlerinin vebâlini (dünyada peşinen) tatmıştılar (, nitekim Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) onların eli silah tutan larını öldürtmüş, diğerlerini ise esir etmişti). Üstelik (âhirette) onlar için çok acı verici büyük bir azap vardır.
16
(O münâfık olanların insanları aldatmadaki mahâretli durumu) şeytanın hâli gibidir! Hani o, (mağarasında ibadete çekilmiş olan Bersîsa isimli) o insan(ın bir kadın yüzünden zina yapmasına ve sonra katil olmasına sebep olmuştu da, idama götürülürken, kendisinden yardım istediğinde şeytan on)a: “(Bana secde ederek) kâfir ol (da seni kurtarayım)!” demişti. Ama o kâfir olunca: “Gerçekten ben senden tamamen uzağım, muhakkak ki ben bütün âlemlerin Rabbi olan Allâh’tan korkmaktayım!” demişti. (İşte münafıklar da Yahudileri böylece boş vaatlerle kandırıp Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e karşı çıkartmışlar, yardıma en ziyade muhtaç oldukları anda ise yardımsız bırakmışlardır.)
17
Nihâyet ikisinin de âkıbeti, gerçekten o iki sinin de içerisinde ebedî kalacakları o (cehennem) ateş(in)de bulunmaları (ve buluşmaları) olmuştur. İşte (Şirk koşarak en büyük zulmü işlemiş olan) o zâlimlerin cezası ancak budur!
18
Ey iman etmiş olan kimseler! Allâh(ın emir ve yasaklarına karşı çıkmak)tan hakkıyla sakının ve (insanların çoğu gafilse de, hiç olmazsa tek) bir nefis (olsun) o (yaşadığı güne nispetle) yarın (gibi yakın olan kıyâmet günü) için önceden ne (gibi salih ameller) hazırlamış olduğuna baksın! Allâh’tan hakkıyla sakının! Şüphesiz Allâh yapmakta olduğunuz şey leri(n görünen-görünmeyen tüm yönlerinden hakkıyla ha berdâr olan bir) Habîr’dir.
19
O kimseler gibi olmayın ki; onlar Allâh’ı( n hukukuna riâyeti) unutmuşturlar, bu sebeple O da onlara kendi nefislerini(n menfa ati için çalışmayı) unutturmuştur! İşte ancak onlar, (Allâh’ın taatından çıkan) fâsık kimselerin ta kendileridir!
20
O (Rablerini unutarak cehennem) ateşin(in) arkadaşları (olma hakkını elde etmiş olan kâfirler) ile (iman ve takvâya sarılarak) cennetin ashâbı (ol mayı hak etmiş kimseler) eşit olamaz! Ancak o cennet ehli kurtuluşa erenlerin ta ken dileridir! (Ama ey insanlar! Aşırı gafletiniz den ve ba şınıza gelecekleri az düşündüğü nüzden dolayı sanki siz sonsuz nimetlere maz har olanlarla, ebedî azaplara uğrayacak o lanlar arasındaki büyük farkı anlamamış gibisiniz!)
21
Eğer Biz işte bu(nca önemli konular ihtivâ eden yüce) Kur’ân’ı büyük bir dağ üzerine indirecek (ve size verdiğimiz gibi ona da akıl verecek) olsaydık, el bette sen (, katılıkta ve kendisine çarpan şeylerden etki lenmemekte örnek olan) onu(n gibi sert bir şeyi dahi) Allâh’ın korkusundan dolayı boyun eğen ve çatlayıp paramparça olan bir şey olarak görürdün! İşte bu örnekler ki; Biz onları insanlara anlatmaktayız! Tâ ki onlar iyice düşünsünler!
22
Ancak Allâh’tır O Zât ki, Kendisinden başka (ibadete lâyık) hiçbir ilâh yoktur! (Hiçbir yaratığın bilgisinin ve duyularının ulaşama yacağı) gizliyi de, (herkes tarafından) görüneni de, (dünyayı da, âhireti de, yoğu da, varı da hakkıyla) bi lendir! (Dünyada müminkâfir ayırmaksızın her yaratığa son derece acıyan ve gerçek manada sadece Kendisi nimet vermekte olan) Rahmân da, (âhirette yalnız iman edenleri son derecede esirgeyen) Rahîm de an cak O’dur!
23
Ancak Allâh’tır O Zât ki, Kendisinden başka (ibadete lâyık) hiçbir ilâh yoktur! (Her şeyin yönetimi Kendisine ait olan ve tüm var lıkların yegâne mâlik ve sahibi bulunan, istediğini üs tün, dilediğini alçak kılabilen, kimse tarafından yönetil meyen ve azledilmesi düşünülemeyen bir) Melik’dir; (noksanlık gerektiren her şeyden son derece arınmış olan, bütün kâmil sıfatlar Kendisine ait olan, sınırlana mayan ve herhangi bir şekille düşünülemeyen bir) Kud dûs’dür; (tüm âfetlerden ve yok oluşlardan uzak olan, tüm selâmetler Kendisinden umulan ve dostlarını sü rekli selamlamakta bulunan bir) Selâm’dır; (Kendi Zât’ına ve peygamberlerine evvela Kendisi inanan, ya ratıkları zulümden, inananları da azaptan emin kılan bir) Mü’min’dir; (her şeyi hakkıyla koruyup gözeten ve her varlık üstünde hakkıyla gözcü olan bir) Mühey min’dir; (eşi-benzeri olmayan bir gâlibiyete sahip olan ve mertebesi asla düşürülemeyen bir) Azîz’dir; (zorla da olsa dilediği yaratığını irâdesi yönünde mec bur bırakabilen ve yaratıklarının tüm işlerini tam ma nasıyla yoluna koyan bir) Cebbâr’dır; (son derece bü yüklük ve ululuk sahibi olan ve kibir ancak Kendisine yakışan bir) Mütekebbir’dir! Onların şirk koşmakta oldukları şeylerden (son derece uzaklık, arılık, tenzîh, takdîs ve) tesbîh Allâh’a!
24
(Yoktan yaratan ve her şeyi bir hikmet üzere ölçüp biçen) Hâlik, (her yarattığını kusurlardan uzak bir şekilde yaratan ve kimini kiminden muhtelif şekil lerle ayıran) Bâri’ ve (dilediği şekilde her yaratığa farklı bir şekil veren) Musavvir ancak O Allâh’tır! O en güzel (manalar ifade eden) isimler sadece O’na aittir! Göklerde ve yerde bulunanlar O’nun için sürekli (tenzîh ve) tesbîhte bulunmaktadır! (Son derece izzet ve ululuk sahibi olan ve buna mü nasip mükemmel ilme mâlik olan) Azîz de, (her işi yerli yerinde olan) Hakîm de ancak O’dur!