1
Ey iman etmiş olan kimseler! (Gözetilmesi Allâh tarafından size gerekli kılınan helâl ve haram hükümle riyle alâkalı, bir de sizin kendi aranızda vefâ sözü ver diğiniz emânetler ve muâmelelerle ilgili tüm) akitleri(n gereğini) yerine getirin! Siz ihramlılarken avı helâl saymayan kimseler olarak, hayvanların davarları (olan; deve, sığır, koyun ve keçi türleri) sizin için helâl kılınmıştır. Ancak (aşa ğıda haramlığı hakkında) üzerinize (âyet) okunacak olanlar müstesnâ! Şüphesiz ki Allâh (serbest kıla cağı ve yasak edeceği şeyler hususunda) dilediği şeye hükmeder.
2
Ey iman etmiş olan kimseler! Ne Allâh’ın (dininin) nişanların(a saygısızlığ)ı, ne o haram ay(da sa vaşmayı ve onlardan birinin haramlığını helâl bir aya aktarmay)ı, ne (Allâh’a yakınlık vesilesi olarak Kâ`be’ye hediye edilen) kurbanlıklar(a saldırmay)ı, ne de (kurbanlıkları belirlemek üzere boyunlarına takılan) gerdanlıklar( a dokunmay)ı ve ne de Rablerinden bir lü tuf ve rıza arayanlar olarak (hac veya umre niyetiyle) o Beyt-i Ha râm’ı (ziyareti) kastedenler(e hücum etmey)i helâl saymayın! İhramdan çıktığınızda ise artık (isterseniz) av lanın! (Hudeybiye senesi) sizi Mescid-i Harâm’dan engellediler diye bir kavme olan şiddetli öfke(niz) asla sizi (onlardan intikam alma konusunda) haddi aşmanıza sevk etmesin! (Bağışlama ve göz yumma gibi birtakım) iyilik(leri) yapma ve (haramlardan sakınma vasfı olan) takvâ üzere yardımlaşın! (Zulüm yapmak gibi) günah (yolunda) ve (intikamda) haddi aşmak üzere yardımlaşmayın! (Koyduğu sınırları aşma hususunda) Allâh’tan hakkıyla sakının! Şüphesiz ki Allâh, (emrine isyan edenlere karşı) azab (ve intikam)ı çok şiddetli olan bir Zât’tır. Âyet-i kerîmede geçen: “Şe`âir”, “Şa`îre” kelimesinin çoğulu dur ki; herhangi bir şeye nişan kılınan şeye şa`îre denir. Burada kastedilen mana hakkında farklı görüşler varsa da, genel mana da Allâh-u Te’âlâ’nın kullarına farz kıldığı tüm mükellefiyetler, özellikle de hacla ilgili ibadetler, onların icrâ mekânları, bâhusus Safa ve Merve tepeleri ve Kâ`be’ye gönderilen kurbanlıklar, âyet-i kerîme içinde geçen diğer hükümlerle yakınlık arz etmektedir. “Haram ay”; zilkade, zilhicce, muharrem ve recep ayların dan ibaret dört aydır ki bunların birinin haramlığının başka bir aya aktarılması ve bunlarda savaş yapılması yasaklanmıştır. “Hedy”; Harem bölgesinde kesilmek üzere oraya gönderilen deve, sığır ve davarlardır. “Kalâid” ise; nalın veya ağaç kabuğu gibi şeylerden deve ve diğer kurbanlıkların boyunlarına bağlanan şeylerdir ki burada maksat; boynuna gerdanlık takılmış kurbanlıklara özellikle itina gösterilmesine dikkat çekmektir. Böylece sanki “Kurbanlıklar şöyle dursun, onların gerdanlıklarına bile hürmetsizlik yapmayın!” buyrulmuş olmaktadır. “Kâ`be’yi ziyaret kastedenlere de hürmetsizlik yapmayın!” ifadesinden, özellikle Müslümanların kastedilmesi durumunda burada bir nesh söz konusu olmaz. Bu durumda onların aradıkları kâr; hac yolculuğunda yaptıkları meşrû ticâret olarak değerlendirilir ve böylece kendilerinin ticâretine mâni olunmaması emredilmiş olur.
3
O (boğazlanmaksızın canı kendiliğinden çıkan) ölü(nün eti), o (hayvan boğazlanırken atılarak çıkan) kan, domuz eti, kendisiyle (ilgili yanlış tasarrufta bu lunulmak üzere) Allâh’tan başkası için ses yükselti (lerek kesi)lmiş olanlar(ın etleri), bir de (canı çıkma dan yetişip, İslâmî usullere göre) kesmiş olduklarınız dışında; boğulmuş (da ölmüş), (taş, ağaç gibi şeylerle) vurulmuş (da ölmüş), (yukarıdan aşağıya yahut kuyu gibi bir yere) düşmüş (de ölmüş), (başka bir hayvan tarafından) boynuzlanmış (da ölmüş), yırtıcı hayva nın ye(yip telef et)miş oldukları, (tapınılmak üzere) dikili taşlar(ın ve putların adı) üzere boğazlanmış olanlar(ın etlerini yemeniz) ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılınmıştır.İşte size! Bu (ha ramlardan istifâde etmeniz, özellikle de fal oklarıyla kısmet aramanız), bir fâsıklıktır (ve Allâh’a itâatten çıkıştır)! O kâfir olmuş kimseler işte (veda haccının yapıldı ğı) bu (arefe) gün(ü) sizin dininiz(i iptal etme heves lerin)den ümidi kesmiştir. O halde onlar(ın size gâ lip olmaların)dan korkmayın, Ben(im emrime karşı gelmeniz durumunda başınıza gelecekler)den korkun! İşte bu gün sizin için dininiz(le alâkalı hükümleri bildirmey)i kemâle erdirdim, (Mekke fethini nasip edip, dininizi bütün bâtıl dinlere üstün kılarak) üzeri nize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı beğendim! Artık her kim bir açlık (durumun)da (çaresiz kalıp, bu yasak olan şeylerden herhangi birini yemeye) mecbur bırakılırsa, kendisi (ölmeyecek kadar yeme haddini aşma ve lezzetlenmek için yeme gibi) bir günaha meyledici de değilse, (bu durumda azâbı hak etmez. Çünkü) şüphesiz ki Allâh (kulunun zaruret yüzünden işlediği yasakları çokça bağışlayan bir) Ğafûr’dur; (son derece merhamet sahibi olduğu için mazura mahzûru serbest kılmış olan bir) Rahîm’dir. Bu âyet-i celîle hicret`in onuncu yılında Vedâ Haccı`nın, Cuma gününe denk gelen arefe gününde ikindiden sonra nâzil olmuş ve vahyin ağırlığından dolayı Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in devesi çökecek hâle gelmiştir. Yahudilerden biri, Ömer (Radıyallâhu anh)a gelerek: “Sizin ki tabınızda bir âyet var ki; o, biz Yahudiler cemaatine inmiş olsay dı elbette o günü bayram edinirdik!” dediğinde, Ömer (Radıyallâhu anh) ona o âyetin hangi âyet olduğunu sormuş, o: “Bu gün, sizin için dininizi kemâle erdirdim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı beğendim!” âyetini okuyunca Ömer (Radıyallâhu anh): “Şüphesiz ki ben onun ne zaman indirildi ğini, nerede indirildiğini ve indirildiği sırada Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in nerede olduğunu biliyorum; o arefe günü indi rilmiştir ki, vallâhi o gün biz Arafat’ta idik!” buyurarak o günün zaten bayram olduğuna işaret etmiştir. Bundan dolayı İbni Abbâs (Radıyallâhu anhümâ): “Bu âyet (bir değil, iki) bayram gününde; cuma gününde ve arefe gününde nâzil oldu!” demiştir. (Buhârî, Tefsîr: 109, No: 4330, 4/1683; Tirmizî, Tefsîr: 6, No: 3043-44, 5/250)
4
(Habîbim!) Sana kendileri için nelerin helâl kılınmış olduğunu soruyorlar! De ki: “(Selîm tabiat ların kendisinden iğrenmediği) bütün temiz şeyler size helâl kılınmıştır. O avcı hayvanlar ki; Allâhın size (avcılıkla ilgili) bildirmiş olduğu şeylerden bir kısmıyla eğitici kimseler olarak onları (avlanma usûlüne dair) öğretmiş ve yetiştirmiş bulunuyorsu nuz, işte onların (avladıkları içerisinden ancak kendi leri yemeyip) size diye tutmuş oldukları şeylerden yeyin ve (hayvanı salarken) onun üzerine Allâh’ın ismini anın/(ava ölmeden yetişirseniz) onun üzerine Allâh’ın ismini anın/! (Haramlarına düşmemek için) Allâh’tan hakkıyla sakının! Şüphesiz ki Allâh, hesabı çok çabuk gören bir Zât’tır (ve ufak büyük her şeyden dolayı sizi hesaba çekecektir)!”
5
İşte bugün bütün temiz şeyler sizin için helâl kılınmıştır. O kendilerine kitap verilmiş olan (Yahu di ve Hristiyan) kim selerin (Allâh’ın adını anıp, başka sının adını anmadan kestikleri) yiyecekleri sizin için helâldir. Sizin yiyeceğiniz de onlar için helâldir. (Dolayısıyla onları yedirmenizde ve kendilerine satış yapmanızda bir vebal yoktur.) Bir de (zinadan ve kölelikten) korunmuş olan imanlı kadınlarla, sizden önce kendilerine kitap ve rilmiş olan korunmuş (namuslu ve hür) kadınlar; kendilerine mehirlerini verdiğiniz takdirde (onlarla evlenmeniz de size helâldir)! Ama (kendinizi zina dan) koruyan kimseler, açıkça zina etmeyenler ve gizlice dostlar edinmeyiciler olarak (bu size meşrü edilmiştir)! Her kim (helâl ve haramlarla ilgili hükümler dâhil İslâm’ın herhangi bir kuralına) imanı inkâr ederse, muhakkak onun (dünyada işlemiş olduğu tüm) amel (lerinin ecirler)i boşa gitmiştir. Ve o, (imansızlık üze re ölmesi durumunda, cenneti kaybedip cehenneme gireceği için ) âhirette (en büyük zarar ve) hüsrâna uğrayanlardandır. Burada geçen “Zinadan ve kölelikten korunmuş olma” şartını aramak müstehabdır. Nitekim Müslüman câriyelerle ve namu sunu korumayanlarla evlenenin nikâhı da sahihtir. (Nesefî)
6
Ey iman etmiş olan kimseler! Namaza kalk(mayı arzula)dığınız zaman (eğer abdestsizseniz), yüzlerinizi ve dirseklere kadar (kaplayıcı şekilde) ellerinizi yıkayın! Başlarınızı mesh edin, ayaklarınızı da iki topuğa kadar (kapsayıcı şekilde yıkayın)! Eğer (namaz kılmanız gerektiğinde) cünüp kimselerseniz, (boy abdesti alarak) iyice temizlenin! Eğer siz (suyu kullanmanıza mâni olacak bir şekilde) hasta kimseler yahut bir yolculuk üzere (bulunanlar) olduysanız veya sizden biri (def-i hâcet yapıp da) abdest bozma yerinden geldiyse, ya da kadınlarla (cima etmek suretiyle) birbirinize dokunduysanız ve (abdest veya gusül almak için) bir su bulamadıysanız, o zaman temiz bir toprağa yönelinde yüzlerinizi ve ellerinizi onun bir kısmıyla (kaplar şekilde sıvazlayarak) meshedin. Allâh (sizi abdest, gusül ve teyemmüm gibi vazifelerle mükellef tutarak) sizin üzerinize en ufak bir güçlük yüklemek istemiyor. Velâkin O sizi iyice temizlemek ve üzerinize nimetini tamamlamak istiyor, tâ ki siz (nimetlerine karşı) şükredesiniz! Âyet-i kerîmenin zâhirî ifadesinden, namaza kalkılmak istendiği her sefer abdest alınmasının gerekliliği gibi bir mana anlaşılmaktaysa da, ulemâ, hadîs-i şerîflerin beyanından ve Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in tatbikatından yola çıkarak buradaki mananın: “Siz abdestsizken namaza kalkmak istediğiniz zaman abdest alın!” şeklinde olduğuna karar vermişlerdir. Nitekim Ebû Hureyre (Radıyallâhu anh)`dan rivayet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Sizin biriniz abdest bozduğunda, abdest alıncaya kadar Allâh onun namazını kabul etmez!” buyurmuştur. (Buhârî, Hıyel: 2, No: 6554, 6/2551; Tirmizî, Tahâret: 56, No: 76, 1/110) Bu âyet-i kerîmenin Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e bir ruhsat mâhiyetinde inmiş olduğu da rivayetler arasındadır. Nitekim Abdullah ibni Hanzale (Radıyallâhu anh)dan rivayet edildiğine göre; evvelce Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) abdestli olsun olmasın, her namaz için abdest almakla emrolunmuştu. Bu ona zahmet verince, her namaz anında misvak kullanmakla emrolundu ve abdestsizlik hali dışında abdest alma zorunluluğu kaldırıldı. (Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned, No: 22019, 8/223; Dârimî, Sünen, Tahâret: 3, No: 663, 1/177) Abdestin dört farzının izahı ve abdest almanın faziletiyle ilgili hadîs-i şerîf ve rivayetler için bakınız: Rûhu’l-Furkan: 6/293-324 Allâh-u Te`âlâ abdestin beyanından sonra guslün sebebini ve şeklini açıklamıştır ki, buna göre guslün sebebi cünüplük olarak belirtilmiştir. Allâh-u Te`âlâ abdesti anlatırken yıkamayı bazı uzuvlara tah sis etmiş, guslün beyanında ise, “İyice temizlenin!” ifadesine yer vermiştir ki bu, belli bir uzva tahsis edilmeksizin genel manada tüm vücudun yıkanmasına dâir bir emirdir. Ancak suyu ulaştırmanın çok güç olacağı göz içi gibi yerler ve iç organlar yıkama hükmünden hariç tutulmuş, ağız ve burun içi gibi, yıkanma sında zorluk ve zarar bulunmayan bölgelerin yıkanması ise farz kılınmıştır.Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) gusül konusunda çok titiz davranmış ve bu konuda ümmetini uyarmıştır. Nitekim Ebû Hu reyre (Radıyallâhu anh) dan rivayet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Şüphesiz ki her bir tüyün altında cünüplük vardır, öyleyse kılları yıkayın ve deriyi iyice temizleyin!” (Ebû Dâvûd, Tahâret: 98, No: 248, 1/115; Tirmizî, Tahâret: 78, No: 106, 1/178) buyurmuş, Hazreti Ali (Radıyallâhu anh)dan rivayet edilen diğer bir hadîs-i şerîfinde de: “Her kim kıl kadar yeri dahi yıkamayıp cünüp bırakırsa, kendisine ateşte şöyle şöyle azap edilir!” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Tahâret: 98, No: 249, 1/115; İbni Mâce, Tahâ ret: 106, No: 599, 1/196)
7
Allâh’ın, üzerinizde bulunan (İslâm) nimetini ve kendisiyle alâkalı olarak sizinle sağlamca söz leşmiş bulunduğu o güçlü sözünü hatırlayın ki, hani siz: “İşittik ve itaat ettik!” demiştiniz! (Nimetleri unutma ve söz bozma gibi ko nularda) Allâh’tan hak kıy la sakının. Çünkü şüphesiz Allâh, göğüslerin sa hip olduğu şeyleri (kalplerin barındırdığı tüm sırları, niyet ve inançları hakkıyla bilen ve bundan dolayı her kese hak ettiği ce z ayı verecek olan bir) Alîm’dir.
8
Ey iman etmiş olan kimseler! Allâh için (îfâ edilmesi gereken hakları yerine getirmek üzere) dim dik ayakta duranlar ve adâletle şâhitlik eden kim seler olun! Bir kavme olan şiddetli öfke(niz), asla sizi (onlar hakkında) âdil davranmamanıza sevk etmesin! (Dosta da düşmana da) adâletli olun! O (doğruluğa riâyet), (kalpteki) takvâya (delâlet eden) en yakın (nişan)dır. (Emir ve yasaklarına riâyetsizlik hususunda) Allâh `tan hakkıyla sakının! Şüphesiz ki Allâh yapmakta olduk larınızı(n gö rünen ve görünmeyen tüm yönlerini çok iyi bilip kar şılığını verecek olan bir) Habîr’dir.
9
Allâh iman etmiş olanlara ve sâlih ameller iş lemiş bulunanlara vaad etmiştir ki; kendileri için büyük bir mağfiret ve pek büyük bir ecir vardır.
10
Ama o kimseler ki; kâfir olmuşlardır ve Bi zim âyetlerimizi yalan saymışlardır; işte o şiddetle tutuşturulmuş ateşin ayrılmaz arkadaş ları da ancak onlardır!
11
Ey iman etmiş olan kimseler! Allâh’ın, üzerinizde bulunan nimetini hatırlayın! Hani (Yahudi ve müşriklerden) bir topluluk size ellerini döşe(yip sizi helâk et)meyi kastetmişlerdi de, Allâh hemen onların ellerini sizden engellemişti. (Emir ve yasaklarını uygulama hususunda) Allâh `tan hakkıyla sakının! Müminler (kâfirlerin hilelerine karşı) ancak Allâh’a (güvenip) tevekkül etsin(ler)! (Zira hayırları ulaştırmak ve şerleri savuşturmak hususunda Allâh kâfîdir!)
12
İslâm’ın ilk yıllarında müşrikler gâlip, Müslümanlarsa mağlup durumda iken, müşrikler devamlı Müslümanlara zarar vermek, onları öldürmek ve mallarını mülklerini yağmalamak istiyorlardı. Allâh-u Te`âlâ İslâm’ı güçlendirip Müslümanların kuvvetini artırarak müşriklerin kötü arzularını boşa çıkardı. İşte Allâh-u Te`âlâ bu âyet-i kerîmede müminlere, kendilerine verdiği bu nimeti ha tırlatarak, onlara takvâyı emretmiş ve İslâm’ı yaşarken kimseden korkmayıp sadece Kendisine tevekkülde bulunmalarını onlardan istemiştir. Âyet-i kerîmenin özel birtakım hâdiseler hakkında, bâhusus Yahudilerin, Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e sûikastı hakkında inmiş olduğuna dâir rivayetler için bakınız: Rûhu’l-Furkan: 6/370-373
13
Buna rağmen kuvvetli sözlerini bozmaları sebebiyle Biz kendilerini lânetledik (rahmet saha mızdan çıkardık) ve kalplerini (âyet ve uyarılardan etkilenmeyecek şekilde) kas katı yaptık. Onlar(ın kal binin katılığı o dereceye vardı ki, Allâh’ın) kelimeleri (ni ve Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in tanıtımını yapan âyetlerini, ayrıca işlerine gelmeyen ağır hüküm lerden bahseden kelamlarını) devamlı surette yer lerinden değiştiriyorlardı. (Allâh’ın kelâmını değiştirme ve ona iftirada bulun ma katılığından daha büyük kasvet ne olabilir?) Böylece onlar (Tevrât’ta) ken di siyle vaaz olun muş bulundukları şeyden büyük bir nasibi de bırak mış oldular/(kalplerinin katılık ve bozukluğu yüzün den Tevrât’ı değiştirmelerinin uğursuzluğu üzerlerine çökerek hafızaları bozuldu da) kendisiyle öğütlenmiş oldukları şeylerden bir kısmını unuttular. (Zira günah işlemek insana bazı bildiklerini unutturur.)/ (Habîbim!) İçlerinden pek azı müstesnâ olmak üzere, sen onlardan meydana gelecek bir hâin liğe (ve söz bozmaya)/hâin bir topluluğa/hâince işlere/ dâima rastlamakta olacaksın. (Çünkü bu türlü aldatmalar onlara geçmişlerinden miras kalan bir tabiattır.) Yine de onlar(ı cezalandır mak)dan (vaz)geç ve görmezden gel! Zira şüphesiz ki Allâh güzel davranışta bulu nan ları sever (ve onları mükâfatlandırır). Âyet-i kerîmenin son cümlesinde geçen; kâfirlerin yaptıkları hâinlikleri bağışlayıp görmezlikten gelmeyi ifade eden afv ü safh emrinden anlaşılması gereken hüküm hakkında müfessirler üç görüş beyan etmişlerdir: 1- Tevbe edip iman etmeleri durumunda, geçmişte yaptıklarıyla cezalandırılmamaları, 2- Antlaşmayı kabul edip cizyeye bağlanmaları hâlinde dokunulmazlık kazanmaları, 3- Bu hükmün, cihadı emreden âyet-i kerîmelerle neshedilip geçersiz kılınması. (Beyzâvîi Hâzin, Nesefî, Âlûsî)
14
(Yahudilerden olduğu gibi) “Gerçekten biz Nasrânîleriz!” demiş olan kimselerden de (Allâh’a ve Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) dâhil tüm peygamber lere inanacaklarına dâir) kuvvetli sözlerini aldık. Ama onlar kendisiyle öğütlenmiş oldukları (emir ve yasaklara âit) şeylerden büyük bir hisseyi hemen unu tuverdiler. Biz de düşmanlık ve nefreti kıyâmet gününe ka dar onların arasına yapıştırdık. Yakında Allâh onlara (dünyadayken) sanat hâ linde yapmakta bulunmuş oldukları (söz bozma ve emirleri kırma gibi kötü) şeyleri(n gerçek yüzünü) tam manasıyla haber verecektir. Âyet-i celîlede, Hristiyanların da Yahudiler gibi Allâh-u Te`âlâ’ya verdikleri sözleri bozduklarına temas edilmiştir. Burada: “Nasârâdan” buyrulmayıp, “Biz Na sârâyız diyenlerden” buyrulması mânidardır. Zira böy lece onların Nasrâniyet dini üzere olduklarını iddia et tikleri, fakat dinlerinin gereğince amel etmedikleri için, özellikle de Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`i müjdeleyen İncîl’e ters düştüklerinden dolayı hakikî din üzere olmadıkları açıklanmak istenmiştir. Ayrıca burada Hristiyanların, kendilerine “Allâh’ın yardımcıları” anlamına gelen “Nasârâ” lakabını taktık larına, fakat yaptıkları işin, Allâh’a değil, şeytana yar dım olduğuna işaret edilmiştir. Dolayısıyla âyet-i celîle den maksat; Allâh’a yardım hususunda kendilerinden alınan sözü bozdukları için Hristiyanları kınamaktır. Burada aralarına kin ve nefret sokulduğu bildirilen fırkalar, Yahudi ve Hristiyanlar olabilir. Nitekim İmam-ı Hasen (Radıyallâhu anh) gibi birtakım müfessirler bu gö rüştedirler. Ama Rabî` (Radıyallâhu anh)dan rivayet edilen, Zeccâc ve Taberî (Rahimehumellâh) tarafından da tercih edilen görüşe göre; aralarına kin ve nefret sokulan topluluklar, Katolik, Ortodoks ve Protestan gibi Hristiyan fırkalarıdır. Nitekim bu âyet-i kerîmenin bir tezâhürü olarak, bu fırkaların her biri, diğerlerini kâfir saymakta ve kendilerine has olan mabetlerine girmelerine izin vermemektedirler.
15
Ey kitap ehli (olan Yahudi ve Hristiyanlar)! Gerçekten de size Rasûlümüz gelmiştir ki; o size kitap(larınızın beyan etmiş olduğu; Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in tanıtımı ve recm âyeti gibi konular)dan gizlemekte bulunmuş olduğunuz şeylerin birçoğunu iyice açıklamaktadır, (açıklanması gerekmeyen meselelerin) birçoklarını da affetmektedir. Muhakkak ki Allâh’tan size (karan lıkları aydınla tan) büyük bir nur (sahibi Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)) ve (gizli gerçekleri) açıklayıcı/(mûcizesi) apaçık/pek yüce bir kitap (olan Kur’ân-ı Kerîm) gelmiştir. Yahudi ve Hristiyanların kendi kitaplarında bulunan meselelerden gizlemiş oldukları konular, Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in sıfatları, Tevrât’taki recm âyeti, İncîl’de Îsâ (Aleyhisselâm) ın Ahmed (Aleyhisselâm)ı müjdelemesi gibi meselelerdir. Cumartesi günü balık avladıkları için maymuna döndürülen kimselerin kıssası da onların gizlediklerindendir. Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in affettiği birçok mesele ise; dinî bir mecburiyet olmadıkça, onları son derece rezil etmemek için açıklamadığı meselelerdir. Nitekim Yahudi ulemâsından biri bunu denemek üzere Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e gelerek konu açmış fakat Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ondan yüz çevirerek kendisine hiç cevap vermemiştir. Bunun üzerine o Yahudi, arkadaşlarına: “Ben onu, söyledikle rinde doğru biri olarak görüyorum. Çünkü onun kitabında bizi rezil edecek şeyleri açıklamayacağı yazılmakta dır ki o da bu vasfa tam uygun hareket etti!” demiştir.
16
Rızasına hakkıyla uymuş bulunanları Allâh onun (okuduğu Kur’ân)la kurtuluş yollarına/ Selâm (olan Allâh-u Te’âlâ’n)ın yollarına/ eriştirir ve Kendi izniyle (dileyip muvaffak kılmasıyla) onları (kâfirliğin) karanlıklar(ın)dan (İslâm’ın) nur (un)a çıkarır, ayrıca kendilerini (Zât’ının rızasına kavuşturacak olan) dosdoğru bir yola eriştirir.
17
Andolsun ki; “Gerçekten Allâh, Meryem oğlu Mesîh’in ta kendisidir!” demiş olan kimseler şüphesiz kâfir olmuştur. (Habîbim! Bu iddiada olanlara) de ki: “Peki O (Allâh-u Te`âlâ), Meryem oğlu Mesîh’i, an nesini ve yerde bulunanları topluca helâk etmek is terse, Allâh’tan (zuhûr edecek bu yöndeki bir irâde ve kudreti geri çevirme hususunda) en ufak bir şeye kim mâlik olabilir?! (Diğer mümkin varlıklar gibi, İlâhî kudrete bağımlı olup, yok olmaya mahkûm olan yaratıkların ilâhlıkla ne alâkası olabilir?!)” Göklerin, yer(ler)in ve ikisi arasındakilerin mülkü (saltanat ve hükümrânlığı) ancak Allâh’a âittir. O dilediğini yaratır. Allâh (Âdem (Aleyhisselâm)ı erkeksiz ve dişisiz, eşini dişisiz, Îsâ (Aleyhisselâm)ı ise erkeksiz yaratmak dâhil) her şeye (hakkıyla gücü yeten bir) Kadîr’dir.
18
Yahudiler ve Hristiyanlar: “Biz Allâh’ın oğulları (gibi, O’nun nezdinde itibarlı)yız/Allâh’ın (oğulları olan Uzeyr ve Mesih peygamberin) oğullarıyız/ ve O’nun (çok yakın) dostlarıyız!” dedi. (Habîbim! Bu iftiracılara) de ki: “(Bu makamda olanın dokunulmazlık hakkı kazanması gerekir. Hâlbuki mağlubiyetler, esâretler ve maymuna, domuza dönüştürülme gibi suretlerle Allâh size dünyada defaatle azap etmiştir ki, âhirette de sayılı günler süresince de olsa, azaba uğrayacağınızı kendiniz bile itiraf etmektesiniz. Eğer bu iddianız doğruysa;) peki ya niçin günahlarınız sebebiyle size azap ediyor? Doğrusu siz (diğer âdemoğulları gibi,) O’nun yaratmış oldukları arasından birer beşersiniz (bu nedenle iyilik ve kötülüklerinizin karşılığını göreceksiniz). O dilediği kimseyi bağışlar (ki onlar, O’na ve peygamberlerine inananlardır). İstediğine de azap eder (ki, onlar da kâfirlikte kalanlardır). Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkiyeti ancak Allâh’ındır. Son varış da ancak O’nadır!” (Artık O, herkese karşılığını verecektir.) Yahudi ve Hristiyanların, Allâh’ın oğulları ve dostları olduklarına dâir iddiaları, Uzeyr ile Îsâ (Aleyhimesselâm)a intisaplarıyla irtibatlıdır. Zira Yahudiler Uzeyr (Aleyhisselâm)ı, Hristiyanlar da Îsâ (Aleyhisselâm)ı Allâh’ın oğlu olarak görmektedirler ve kendilerinin bu iki zata bağlı olduklarını savunmaktadırlar. Bir kralın yakınları başkalarına karşı övünürken: “Biz hükümdârlarız!” diyerek, hükümdâra olan yakınlıklarını ortaya koydukları gibi, Yahudi ve Hristiyanların da Allâh’ın oğlu olarak inandıkları bu iki zata bağlılık açıklamaları, dolaylı olarak kendilerini de Allâh’ın oğulları ve dostları yerine koymalarını iktizâ etmiştir.
19
Ey Ehl-i Kitap! Gerçekten (insanlar) peygam berler(i göndermemiz)den bir (kesiklik ve) fetret üze re (yaşıyorlar) iken size Rasûlümüz gelmiştir ki, o size (dinin hükümleri hakkında) tam manasıyla açık lama yapmaktadır. Tâ ki: “Bize ne bir müjdeleyici, ne de bir uyarıcı gelmemiştir!” diyemeyesiniz! İşte muhakkak size büyük bir müjdeleyici ve tam bir uyarıcı (olan Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) gelmiştir. Allâh (peygamberlerini peş peşe ve ara ara göndermek dâhil) her şeye (hakkıyla gücü yeten bir) Kadîr’dir.
20
(Habîbim!) Hani bir zaman Mûsâ kavmine de mişti ki: “Ey kavmim! Allâh’ın, üzerinizde bulunan nimet(ler)ini hatırlayın; vaktâ ki içinizde peygam berler göndermiş, sizi (Firavun’un köleliğinden kurta rıp) hükümdârlar yapmış ve o (döneminizdeki) âlem lerden hiçbirine vermediği şeyleri size vermişti! (Nitekim denizin yarılması ve bulutun gölge yapması gibi nimetlerin sizden evvel kimseye verildiği duyul mamıştır.)
21
Ey kavmim! Allâh’ın (Levh-i Mahfûz’da) sizin (meskeniniz olması) için (ayırıp) yazmış olduğu o mukaddes (ve kutsal Şam arazisinde bulunan Kuds-ü Şerîf) toprağ(ın)a girin! (Orada bulunan azgın kim selerden korkarak) arkalarınıza doğru (gerisin geri) dön me yin, sonra (dünya ve âhiret sevabını) kaybeden kimselere dönersiniz / (iki cihan saâdetini) kaybedenler olarak (geri) dönersiniz/.” Burada geçen “Arz-ı Mukaddese”nin neresi olduğu hakkında birkaç görüş varsa da, Katâde (Radıyallâhu anh)dan rivayet edilen Şam toprakları görüşü, bütün manaları içine almaktadır. Zira Şam denince, şu anda bili nen Şam vilâyeti kastedilmeyip, Erîha, Dımeşk, Filistin ve Ürdün dâhil, Tûr dağı ve civârına uzanan bölgenin tamamı konu edilmektedir.
22
Onlar: “Ey Mûsâ! Şüphesiz ki orada (zorba ve) cebbarlar gürûhu var! Gerçekten kendileri (savaş sız bir şekilde) oradan çıkıncaya kadar, biz oraya asla (savaşıp da) girmeyeceğiz! Eğer onlar (kendi baş larına) oradan çıkacak olurlarsa, gerçekten biz (o zaman onların ülkelerine) giricileriz!” demişlerdi. Burada geçen cebbar toplum Âd kavminin kalıntıları olan Amâlika’dan bir cemaat idiler ki, kendi asırlarında hiç kimsede olmayan boy ve kuvvet onlara mahsustu. Bu kıssanın tafsilatı için bakınız: Rûhu’l- Furkan: 6/421-433
23
(Bunun üzerine; Allâh’ın emrine karşı gelmek ten) korkmakta bulunan kimselerden olan, Allâh’ın kendilerine (iman ve sebat nimetlerini) ihsân etmiş olduğu (Kâlib ve Yûşâ` isimli) iki er kişi dedi ki: “Onların üzerine (baskın yaparak kendilerine göz açtırmadan ve sahraya çıkmalarına fırsat vermeden) o (şehrin) kapı(sın)dan (ansızın) girin! İşte ondan (içeri) girdiğiniz anda gerçekten de siz gâliplersiniz. Böylece ancak Allâh’a tevekkül edin! Eğer (Allâh’ın sözüne) inanan kimseler olduysanız (böyle yapma nız gerekir, çünkü iman her işte Allâh’a güvenmeyi gerektirir).”
24
Onlar da: “Ey Mûsâ! Şüphesiz ki onlar orada durduğu sürece biz oraya kesinlikle ebediyyen gir meyeceğiz. Artık sen Rabbinle birlikte git! Böylece ikiniz savaşın! Gerçekten de biz işte burada oturu cularız!” dediler.
25
(O zaman) o (üzüntü ve şikâ yetini dile getirmek üzere): “Ey Rabbim! Şüphesiz ki ben (Senin dinine yardım için) kendimden ve kardeşimden başkasına (söz geçirme imkânına) mâlik olamıyorum. Artık Sen bizimle o (yoldan çıkmış) fâsıklar toplumu arasında ayırım yap (da herkese hak ettiğini ver)!” dedi.
26
O (Allâh-u Te’âlâ da) buyurdu ki: “(Emrime karşı geldikleri için) muhakkak orası(nı fethetmek) ken dilerine kırk yıl yasaklanmıştır. Onlar o (bulundukla rı) yerde şaşkınca dolaşacaklardır. Artık sen(: ‘Başla rına niye bu cezalar geldi!’ diye) o fasıklar topluluğuna karşı mahzun olma! (Çünkü onlar bunu hak ettiler.)”
27
O (Ehl-i kitaptan seni kıskana)nlara Âdem’in (Hâbil ve Kabil ismindeki) iki oğlunun haberini (dosdoğru ve) hak (bir beyan) ile oku! Hani o ikisi (kendilerini Allâh’a yaklaştırsın diye, koç ve buğday olmak üzere) birer kurban takdim etmişlerdi de, onların birinden (bu kurbanı) kabul edilmiş, diğerindense kabul edilmemişti. O (kurbanı kabul edilmeyen Kabil diğerine) demişti ki: “Andolsun ki seni elbette öldüreceğim!” O da demişti ki: “Allâh ancak takvâ sahiplerinden (kurbanlarını) kabul eder. (Senin başına gelen benden değil, takvâyı terk ettiğindendir!Öyleyse sen beni ne diye öldüreceksin?) İbni Abbâs ve İbni Mesûd (Radıyallâhu anhüm) gibi bir çok sahâbeden nakledildiğine göre; Allâh-u Te`alâ zaruretten dolayı Âdem (Aleyhisselâm)a kız çocuklarıyla erkek çocuklarını evlendirmeyi meşrû etmişti. Havvâ anamız her hâmile kalışında bir kız bir oğlan doğuruyordu, böylece her erkek, kendi ikiziyle değil de diğer kardeşinin ikiziyle evlenebiliyordu. Neticede âdemoğulları dört kuşak sonra amcakızlarıyla evlenmeye başladığında kız kardeşlerle nikâh müsâadesi kaldırıldı. Rivayetlere göre; Âdem ile Havvâ (Aleyhimesselâm) ın yeryüzüne inişinden yüz sene kadar sonra birleşmeleri neticesinde, önce Kabil’le ikizi İklîmâ bir batında, iki sene sonra da Hâbil’le ikizi Lebûdâ bir batında dünyaya gelmiştiler. Kabil ziraatçılıkla, Hâbil ise hayvancılıkla uğraşmaktaydı. Kabil’in ikizi olan kız güzel olup, Hâbil’in ikizi ise çirkin olduğundan Kabil: “Ben benimle doğan kız kardeşimle evlenme hakkına daha çok sahibim!” diyerek, Hâbil’in evleneceği kıza talip olunca Âdem (Aleyhisselâm) buna râzı olmadı. Fakat Kabil: “Bu söylediğin, Allâh’ın emri olmayıp senin kendi görüşündür!” diyerek babasına itiraz etti. Bunun üzerine Âdem (Aleyhisselâm) iki oğluna: “Allâh için birer kurban sunun, kimin kurbanı kabul olursa o kızla onu evlendireceğim!” dedi. Böylece Hâbil, sürüsü içindeki en sevdiği koyunu getirdi. Kabil ise ekini içerisindeki en âdi buğdayları seçti, hatta cimriliğinden dolayı gözüne çarpan büyük bir başağı ayırıp ovalayarak yedi. O zaman insanlar Allâh’a yaklaşmak için bir şey ortaya koyarlar, Allâh-u Te’âlâ da kabul ettiğine ateş gönderir, kabul olmayanı ise hâli üzere bırakırdı. İşte o sırada gökten bir ateş inerek Hâbil’in kurbanını yedi, Kabil’in kurbanına ise dokunmadı. Daha sonra âyet-i kerîmelerde beyan edilen olaylar gelişti ve böylece ilk insan kanı hem de kardeşinin eliyle dö külmüş oldu. (Taberî, Beğavî, İbni Kesîr)
28
Andolsun ki sen beni öldüresin diye elini ba na uzatacak olsan da, ben seni öldüreyim diye eli mi sana asla uzatıcı değilim. Çünkü gerçekten ben âlemlerin Rabbi olan Allâh’tan korkmaktayım!
29
Zira şüphesiz ben isterim ki; sen kendi (kurbanının kabul edilmemesine neden olan) günah(lar)ınla birlikte benim (öldürülme) günahımı da yüklenesin ve böylece o ateşin ayrılmaz adamlarından olasın! İşte zâlimlerin cezası ancak budur!” Hâbil’in, kardeşinin cehennemlik olmasını istemesiyle ilgili ifadenin izahı için bakınız: Rûhu’l-Furkan: 6/453-454
30
Nihâyet nefsi ona kardeşini öldürmeyi (süslü göstererek) kolaylaştırdı da o onu öldürdü ve bu yüz den o, (dinini de dünyasını da) kaybedenlerden oldu.
Sonraki 30 ayet →