1
Ey iman etmiş olan kimseler! Allâh ve Rasûlünün (emir ve yasaklarını çiğneyerek, onların) önüne geçmeyin ve (yapacağınız yahut terk edeceğiniz her hangi bir konuda) Allâh(a karşı muhâlif bir tavır takınmak)tan hakkıyla sakının! Şüphesiz ki Allâh, (sözleriniz dâhil tüm işitilebilen şeyleri hakkıyla duyan bir) Semî’dir; (işleriniz dâhil bütün malûmatı çok iyi bilen bir) Alîm’dir. Bu âyet-i kerîme, bayram namazı kılınmadan önce kurban kesen, ya da Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) oruca başlamadan önce şüpheli günde oruç tutan kimseler hakkında inerek, onları herhangi bir amele Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`den önce başlamaktan nehyetmekteyse de, genel manada: “Kur’ân’a ve sünnete uymayan hiçbir şey yapmayın.” diye anlaşılmalıdır. Ayrıca burada, Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in ve halîfelerinin yanında bulunanlara, bir zaruret yokken onların önünde yürümemeleri, onlardan önce yemeye başlamamaları ve bir soru karşısında söze atılmamaları gibi konularda edep talimi hedeflenmiştir. (Âlûsî, Rûhu’l-beyân)
2
Ey iman etmiş olan kimseler! (Peygamberimin yanında bir şey konuşmanız icap ettiği zaman) sesleri nizi o Nebî’nin sesinin üstünde (olacak şekilde) yük seltmeyin, bir kısmınızın diğer bir kısma sesli konuşması gibi ona sözü gür sesle de söylemeyin ki, (sonra) siz farkında olmadığınız halde amelleriniz boşa çıkar!
3
Şüphesiz o kimseler ki; Allâh’ın Rasûlünün yanında (edebe riâyet ederek) seslerini kısmaktadır lar; işte ancak onlardır o kimseler ki, Allâh onların kalplerini takvâya alıştırmıştır/ takvâya seçkin kılmıştır/! (Âhirette) büyük bir mağfiret ve çok büyük bir ecir de sadece onlara âittir.
4
(Habîbim!) O kimseler ki, o (sana âit) o daların ardından sana (seslice) çağırmak tadırlar; şüphesiz onların (bir kısmı bunu e depsizlik kastıyla değil de, ce hâlet gibi bazı nedenlerle yapmaktaysa da,) pek çoğu (senin yüce makamına gereken âdâba) akıl erdire miyorlar!
5
Eğer gerçekten onlar, sen kendilerine çıkınca ya kadar sabretmiş olsalardı, elbette bu onlar için pek hayırlı bir şey olurdu. Allâh (tevbe edenleri çokça bağışlayan bir) Ğafûr’dur; (Kendisine yönelenlere çok acıyan bir) Rahîm’dir. (Bu yüzden sana tâzimsizlik yapan bu kişilere peşinen ceza vermeyip, sadece nasihatle yetinmiştir, ama bunlar da tevbe edecek olsalar, Allâh-u Te`âlâ’nın mağfireti ve rahmeti onları dışta bırakacak değildir.) Bu âyetler, kuşluk vakti istirahat ederken Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in hâne-i saâdetlerinin etrafına gelen ve Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`i şiir ve iftihar yarışına çağırmak için sesli şekilde bağırarak uyandıran Temîm kabilesinin Bedevîlerinden bahsetmektedir.
6
Ey iman etmiş olan kimseler! Eğer (günahtan sakınmayan, dolayısıyla yalan söylemeyeceğine emin olunamayan) bir fâsık kişi size önemli bir haber getirecek olursa, (onun mâhiyetini) iyice araştırın ki; (suçsuz) bir toplumu bilgisizce musibete uğratırsınız da, (suçsuzlukları ortaya çıktıktan) sonra (onlar hakkında) yapmış olduğunuz şeye karşı (: “Keşke böyle bir hadise meydana gelmemiş olsaydı!” diyerek) pişman olan kimselere dönüverirsiniz. Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) tarafından Mustalik oğullarına tahsildar olarak gönderilen Velîd ibni Ukbe (Radıyallâhu anh), câhiliyet devrinde aralarında bulunan hasımlıktan dolayı, kendisini karşılamaya çıkan kişilerin onu öldürmeye geldiklerini sanmış ve doğruca Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e dönerek, onların dinden çıktığını ve zekât vermediğini söylemiş, bunun üzerine Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Halid ibni Velîd’i göndermiş, o da onları namaz kılarken bulmuş ve zekâtlarını teslim almıştır.
7
Hem (şunu iyi) bilin ki; gerçekten aranızda Allâh’ın Rasûlü bulunmaktadır! (O halde ona karşı yalan söylemeye kalkmayın, zira Allâh ona doğruyu haber verdiğinde yalancı rezil olacaktır.) Eğer o, birçok işte size itaat ed(ip sözünüzü dinle y)ecek olsa, elbette sıkıntıya düşerdiniz/ helâk olurdunuz/! Lâkin Allâh siz(in ekseriniz)e(, yalancıyı tasdik et mek, suçsuza saldırmaya teşvik etmek ve hakkı kendi görüşlerine uydurmak gibi kötü halleri benimsetme miş, bilakis) imanı iyice sevdirmiş, onu kalpleri nizde çokça süslemiş; kâfirliği, fasıklığı (, yalancı lığı) ve günahları ise size pek çirkin göstermiştir! İşte ancak onlar, dosdoğru yolu bulmuş (ve hiçbir sûretle istikametten ayrılmamış) kimselerin ta kendileridir!
8
Allâh’tan büyük bir lütuf ve yüce bir nimet olsun diye (Allâh-u Te’âlâ size iyilikleri sevdirmiş, kö tülükleri ise çirkin göstermiştir)! Allâh (müminler ara sındaki üstünlük dereceleri dâhil her şeyi hakkıyla bi len bir) Alîm’dir; (kime neyi sevdireceği ve kimi neden nefret ettireceği hususları dâhil, her yaptığını yerli yerince yapan bir) Hakîm’dir.
9
Eğer müminlerden iki topluluk birbirleriyle savaşırlarsa, hemen (nasihat ederek, varsa şüpheleri gidererek ve Allâh’ın hükmüne davet ederek) araların da barış sağlayın! Ama onların birisi diğerine kar şı azgınlık edecek olursa, o azgınlık etmekte bulu nanla, Al lâh’ın emrine (ve hükmüne) dönünceye ka dar savaşın! Eğer (sizinle savaşmayı göze ala mayarak, Allâh’ın emrine) dönecek olursa, (savaşı bırakmalarıyla yetinmeyip,) hemen adâletle aralarında barış kurun (ki, başka bir zaman yeni bir savaş çıkmasın)! (Yapacağınız ve terk edeceğiniz her hususta) adâletli olun! Şüphesiz ki Allâh adâletli davrananları sever (; böylece onlara en güzel karşılığı verir).
10
Müminler ancak kardeştirler! Öyleyse kardeşleriniz arasında barışı sağlayın! (Her konuda olduğu gibi, din kardeşlerinizin arasını bulmayı önemsememe hususunda da) Allâh’tan hakkıyla sakının! Tâ ki siz rahmet olunasınız!
11
Ey iman etmiş olan kimseler! Bir toplum diğer bir toplum(u hakir görüp onlar)la alay etmesin, zira umulur ki o (alaya alına)nlar bu (alaya ala)nlar dan (Allâh katında) hayırlı olabilirler! Birtakım kadınlar da diğer birkısım kadınlarla dalga geçmesin, çünkü umulur ki onlar bunlardan daha iyi olabilirler! (İnananlar tek bir vücut gibi olduklarına göre,) nefisleriniz (mesabesinde olan mümin kardeşleriniz)i (ne sözle ne de işaretle) ayıplamayın ve (birbirinizi istenmedik) lakaplarla (ayıplamak için aranızda) çağrışmayın/atışmayın/! İman(la vasıflandık)dan sonra (birbirini ayıplayarak, sövüp sayarak ve kötü lakaplar takarak) fâsıklıkla anılmak ne kötü olmuştur! Her kim (bu günahlardan) tevbe etmezse, işte ancak onlar (isyanı itaat yerine koyarak ve kendilerini azaba sunarak nefislerine) zulmetmiş olanların ta kendileridir!
12
Ey iman etmiş olan kimseler! Zanların bir çoğundan uzak durun! Zira şüphesiz ki birkısım zanlar (ve tahminler) büyük bir günahtır. (Birkısım zanlar ise mubahtır, nitekim dünya işlerindeki tahminler bu kabildendir. Öyleyse aklınıza gelen düşüncenin hangi kısımdan olduğunu iyice anlayabilmeniz için, her düşündüğünüzü rahatça konuşmayıp, ihtiyatlı davranmanız ve sizi günaha sokacağından emin olmadığınız birçok zandan sakınmanız gerekir.) Bir de (birbirinizin) ayıp(larını) araştırmayın (ve Müslümanların örtmeye uğraştıkları şeyleri açmaya çalışmayın), bir kısmınız diğer bir kısmı (, ardından kötüleyerek) gıybet de etmesin! Sizin biriniz, ölmüş haldeki kardeşinin etini yemeyi sever mi? Tabiî ki onu hiç istemezsiniz! Öyleyse Allâh’tan hakkıyla sakının (da, yasaklarına bulaşmayın)! Şüphesiz ki Allâh, (tevbeleri çokça kabul eden bir) Tevvâb’dır; (yasaklardan sakınanları çok esirgeyen bir) Rahîm’dir.
13
Ey insanlar! Şüphesiz ki Biz sizi (Âdem adındaki) bir erkekten ve (Havvâ namındaki) bir dişiden yarattık! (Hepinizin anne-babası bir olduğuna göre; soyla sopla iftihârın ne anlamı olabilir?) Böylece Biz sizi (birbirinize hava atasınız için değil,) tanışasınız (da kimin kime varis olacağını tespit edebilmek için soyları belirleyesiniz ve kimleri arayıp sormakla mükellef olduğunuzu anlayarak sıla-i rahim yapabilesiniz) diye birtakım kavimler ve kabileler yaptık! Şüphesiz Allâh katında en değerliniz (, en zengininiz, en güzeliniz, şu soydan ve bu boydan olanınız değil), (Allâh-u Te`âlâ’nın haramlarından son derece sakınarak) en ziyade takvâ sahibi olanınızdır! Muhakkak ki Allâh, (sizi de amellerinizi de hakkıyla bilen bir) Alîm’dir; (görünen ve görünmeyen tüm hallerinizden hakkıyla haberdâr olan bir) Habîr’dir.
14
O bedeviler: “(Biz içimizle ve dışımızla) iman ettik.” dedi(ler). (Habîbim! Onlara) de ki: “Siz (kalbinizden)iman etmediniz, lâkin: ‘Biz (kelime-i şehâdet okuduğumuzu açıklayarak ve sizinle harbe kalkışmayarak) boyun eğdik.’ deyin! (Bu daha doğru olur.) Zaten henüz iman, kalplerinizin içerisine girmiş değildir. Eğer (münafıklığı bırakıp) Allâh’a ve Rasûlüne itaat ederseniz O, amellerinizden hiçbir şeyi(n ecrini) size eksik etmeyecektir. Şüphesiz ki Allâh (itaatkârların kusurlarını çokça bağışlayan bir) Ğafûr’dur; (onlara çok acıyarak lütuflarda bulunan bir) Rahîm’dir.” Esed oğullarından bir fırka, bir kıtlık senesinde Medîne’ye gelip kelime-i şehâdet söylediler, fakat Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aley-hi ve Sellem)`den sadaka kopartmak amacıyla: “Falancalar seninle savaştığı gibi, biz seninle savaşmadan gelip Müslüman olduk, öyleyse kıymetimizi bil!” diyerek, Müslümanlıklarını Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in başına kaktılar. Bunun üzerine bu âyet-i celîlelerle kınandılar.
15
Müminler ancak o kimselerdir ki; Al lâh’a ve Rasûlüne (gerçekten) iman etmişler dir, sonra da (biraz olsun) şüpheye düşmemişlerdir ve (hem kâfirler gibi görünen düşmanlarla, hem de nefis ve şeytan gibi görünmeyen düşmanlarla) Allâh yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad etmişlerdir. İşte ancak onlar (iman iddiasında) doğru olanların ta kendileridir.
16
(Habîbim!) De ki: “Dininizi (ve imanınızı) Allâh’a siz mi bildireceksiniz? Oysa Allâh göklerde olanları da, yerde bulunanları da bilmektedir! Allâh (, imanınızı ortaya koyarken, içinizde gizlediği niz kâfirlik dâhil) her şeyi (hakkıyla bilen bir) Alîm’dir.”
17
Onlar Müslüman olmalarını sana karşı büyük bir nimet saymaktadırlar. De ki: “Müslüman olmanızı bana karşı bir iyilik saymayın! Doğrusu Allâh sizi imana hidâyet kılma sını size karşı değerli bir nimet saymaktadır. (Ama tabiî ki iman iddianızda) doğru kimseler olduysanız (, Allâh size bu iyiliğini hatırlatmaktadır, fakat sizde iman ne arar?)!”
18
Şüphesiz ki Allâh, göklerin ve yerin (kimse tarafından bilinmeyen tüm) gayb(lar)ı nı (ve gizliliklerini) bilmektedir! Allâh yapmakta olduklarınızı (hak kıyla gören ve karşılığını verecek olan bir) Basîr’dir!