3
İşte O (mülk ve saltanatında güçlü bir) Azîz ve (tüm buyruklarında ve fiillerinde isabet sahibi bir) Hakîm olan Allâh, sana da, senden önceki lere de ancak böylece (eşsiz kitaplar ve üstün be yanlar) vahyetmektedir.
4
Göklerde bulunanlar ve yerde olanlar (, yaratılmak, mülkiyet ve yönetim bakımından) ancak O’na aittir! (Eş ve benzerden, tüm noksanlık emâreleri ve sonradan olma belirtilerinden tamamen yüce olan) Aliyy de, (Zât’ına nispetle, her şeyin değersiz kalacağı bir azamete sahip olan) Azîm de ancak O’dur!
5
(Müşriklerin Allâh-u Te`âlâ’ya ortak ve evlât isnat eden sözlerinin ağırlığı yüzünden İlâhî bir gazap neticesi olarak) göklerin, üstlerinden doğru art arda çatlayacak olmaları yaklaşmaktadır. Ama melekler (, özellikle de Arş’ı taşı yanlar, müşriklerin kendilerini Allâ h-u Te`âlâ’nın gazabına hedef ettik lerini görünce hayrete kapılmaktadırlar da,) Rab lerinin (kendilerine bahşettiği taat nimetine karşı O’nun) hamdiyle birlikte (farklı farklı) tesbîh (ve tenzîh)de bulun(arak, şanına yakışmayan her şeyden O’nu uzak tut)maktadırlar ve yer(yüzün)de o lan (mümin insan)lar(ın günahları) için bağışlanma ta lep (etmekte, kâfirlerin iman etmesi ve fâsıkların tev be etmesi için de, azaplarının geciktirilmesini istir ham) etmektedirler. Âgâh olun! Şüphesiz ki Allâh, (kullarının günah larını bağışlamak için kendilerine uzun zaman mühlet veren) Ğafûr da, (onlara çok acıdığı için, zulümlerine rağmen azaplarını geciktiren) Rahîm de ancak O’dur!
6
O kimseler ki; O’nun dışında bir takım dostlar (; eşler ve ortaklar) edinmişlerdir; Allâh onla r(ın tüm halleri ve amelleri) üzerine bir (gözcü ve) Ha fîz’dır. Ama sen asla onlar üzerine (musallat olacak ve ne yaptıkları senden sorulacak) bir vekîl değilsin! (Senin vazifen ancak uyarmak ve duyurmaktır.)
7
İşte böylece (açık seçik bir yolla) Biz sana Arapça bir Kur’ân vahyettik ki; şehirlerin anası (konumunda olan Mekke halkı)nı ve etrafında bulu nan (toplum)ları (iman etmemeleri halinde başlarına gelecek felaketlerden) uyarasın ve o (ruhlarla beden lerin, amellerle sahiplerinin ve tüm yaratıkların) top lanma günü (olan kıyâmet saati)nden (onları) korkutasın ki, on(un vukûun)da hiçbir şüphe yoktur! (O gün onlardan) bir fırka cennette (yerleşecek)dir, bir fırka ise çokça alevlendirilmiş o ateş içerisin dedir.
8
Allâh (tüm insanların hidâ yeti veya dalâleti tercih yönünde gayret sarfedeceğini ezelde bilmiş olsay dı da, bu suretle Kendisi, onları topluca hidayete ka vuşturmayı veya saptırmayı) dileseydi, elbette on ları (İslâm’da ittifak eden yahut yanlış yolda birleşen) tek bir ümmet yapardı. Velâkin O, (doğru yolu seçtiğini bildiği için, hidâyetini) dilediği kimseyi rahme tine (kavuşturacak İslâm dinine) girdirir. (Şirk yolunu seçerek en büyük zulmü işlemiş olan) o zâlimler ise; kendileri için ne yakın bir dost bulunur, ne de ger çek bir yardımcı!
9
Yoksa onlar O’nu bırakıp birtakım dostlar mı edinmişlerdir? (Gerçek dost aramaktaysalar, bil sinler ki) işte O Velî ancak Allah’tır; ölüleri de O diriltecektir ve O, her şeye (hakkıyla gücü yeten bir) Kadîr’dir. (Artık hiçbir şeye gücü yetmeyen varlıkları bıraksınlar da, kulluğu ve dostluğu Allah’a tahsis et sinler.)
10
(Benim peygamberim, kâfirlerle tartıştıkları konularda ümmetine dâi ma şunu söylemektedir:) “Herhangi bir şey hakkında görüş ayrılığına düştüyseniz, işte onun hükmü(nü vermek üzere, haklıları mükâfatlandırıp, haksızları cezalandırmak) Allah’a (bırakılmış)dır. İşte size! Ancak bu (mutlak Hâkim), benim Rabbim olan Allah’tır. Ben sadece O’na (güvenip) tevekkül ettim ve (her işimde) yalnızca O’na yönelmekteyim.
11
(Allâh-u Te`âlâ,) göklerin ve yerin yoktan yaratıcısıdır. Kendi nefisleriniz(in mensubu olduğu insan cinsin)den sizin için birtakım (kadınları) eşler (olarak) yaratmıştır; davarlardan da (kendilerine münasip) birkısım eşler yaratmıştır ki, o sebeple sizi çoğaltıp yaymaktadır. (Ne Zât’ı, ne sıfatları, ne de sanatları hususunda) hiçbir şey O (Allâh-u Sübhânehû) nun benzeri olamaz (ki O’nun eşi veya çocuğu nun varlığı düşünülebilsin)! (Sizin gibi kulağı olmasa da, duyulacak her şeyi hak kıyla işiten) Semî’ ve (sizin gibi gözü bulunmasa da, gö rülebilen her şeyi çok iyi gören) Basîr ancak O’dur.
12
Göklerin ve yerin (hazinelerinin) anahtarları sadece O (Allâh-u Azîmüşşâ)na mahsustur. (İstediği zaman kullarından) dilediğine rızkı genişletir ve (di lediğinde yine ona) daraltır. Şüphesiz ki O, (zengin liğin kimin hakkında ne zaman, fakirliğin de kimin hakkında ne vakit hayırlı veya şerli olacağı dâhil) her şeyi (hakkıyla bilen ve kullarını ona göre yöneten bir) Alîm’dir.
13
“(İslam’ı yaşayıp yaşatarak ve en ufak bir yan lışlığın bile kendisine yol bulmasına müsaade etme yerek) o dîni ayakta tutun ve (kimine inanıp kimini reddederek ve kiminiz iman edip kiminiz inkâr ede rek) onda ayrılığa düşmeyin!” diye kendisiyle Nûh’a vasiyette bulunmuş olduğu şeyi de, sana vahyet mişolduğumuz o şeyi de, İbrâhîm’e, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya kendisini kuvvetlice emretmiş olduğumuz şeyi de din olarak sizin için O (Rabbiniz) meşrû kılmıştır. (Habîbim!) Senin onları kendisine çağırmakta bulunduğun o (gerçekçi ve çok kolay bir) şey (olan İslâm’ı yaşamak), müşrikler üzerine pek büyük (ve kabulü çok zor gelen bir şey) olmuştur. Ama (yine de onların bu durumuna üzüntünden dolayı kendini helâk etme ve onların imanından büs bütün ümidini kesme, zira bugün en azılı müşriklerden görünse de, önünde sonunda) Allâh (hidâyeti seçece ğini bildiği için, hak dine muvaffak kılmayı) dilediği kişiyi Kendisine (ve rızasına ulaştıran doğru yola) seçer, (Zât’ına ibadete) yönelmekte olan kimseyi de Kendisine (manen yakınlaştıracak özel bir feyze ir şâd ve) hidâyet eder.
14
O (geçmiş peygamberlerin üm meti olan Yahudi ve Hristiya)nlar, (İs lâm’ın hak olduğuna dâir) kendi lerine (kesin) ilim geldikten sonra (, hakikati anla yamadıkları için değil), ancak aralarındaki kıskanç lıktan dolayı (haktan) ayrılmışlardır.Eğer (inkârcılara peşinen azap edilmeyip,kimi hak kında Bedir günü, kimi hakkındaysakıyâmet günü ola rak) belirlenmiş bir süreye kadar (cezalarının tehir edileceğine dair, ezelde) Rabbinden geçmiş olan (kararı ifadeeden) bir kelime bulunmasaydı, elbet te (haksızlar çarçabuk helâk edilirdi de, böylece onlarla müminlerin) aralarında (çoktan) hüküm verilmiş olurdu. Onların ardından o kitabamirasçı kılın mış olan (senin devrindeki) bu (inatçı) kimseler ise, hiç şüphesiz ki elbette o (kendi kitapları)ndan do layı çok huzursuzedici pek büyük bir şüphe içinde dirler. (Bu yüzden Kur’ân’a da inanmamaktadırlar, zi ra âhir zamanda gönderilecek kitabı ve peygamberi önceden müjdelemiş olan kendi kitaplarına şüphesiz inansaydılar, kesinlikle şimdi sana da iman ederlerdi.)
15
İşte artık bu (şekilde geçmiş ümmetlerin, dinleri hususunda yanlış yola sapmalarının sebe bi olan ihtilafı göz önünde bulundurman) neden(iy)le sen (ümmetini dâima dosdoğru din olan İslâm’da bir lik ve beraberliğe) davet et! Kendin de emrolundu ğun gibi dosdoğru(ca sana vahyedileni tebliğ üzere sabit) ol! Onların kötü arzularına hiç mi hiç uyma! De ki: “Ben Allâh’ın indirmiş olduğu tüm kitaplara iman ettim ve (şerî`at hükümlerini tebliğ ve tatbik hususunda hiçbir ayrım yapmadan) aranızda adâletli olmamla emrolundum. Bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz ancak Allâh’tır! Bizim amelleri miz bize aittir; sizin amelleriniz de size aittir ( bu nedenle herkesin sevabı da azabı da sadece kendisini alâkadar eder)! (Artık gerçek, gün gibi belirdiği için) bizimle sizin aranızda delil getirmemü cadelesi (ne hâcet) yoktur. (Kıyâmet günü) Allâh aramızı birleştirecektir. Zaten varış ancak O’nadır! (Dolayısıyla aramızda son hükmü O verecektir.)”
16
O kimseler ki; (insanlar tarafından İslâm’ın hak olduğu anlaşılıp) O’n(un çağrısın)a tamamen icabet olunduktan sonra, Allâh(ın dininden insanları saptırma) hakkında (hâlâ inadına) mücâdele etmektedirler; işte onların (öne sürecekleri tüm) delil(ler)i Rablerikatında (asla kabul görmeyecek) asılsız bir şeydir. (Zaten ellerinde delil denilebilecek hiçbir şey de yoktur. Bile bile hakkı inkâr ettikleri için Allâh-u Te`âlâ tarafından) onların üzerindebüyük bir gazap vardır. Pek şiddetli çok büyük bir azap da sadece onlara aittir. İbni Abbâs ve Mücâhid (Radıyallâhu anhüm)ün beyanları vechile; bu âyet-i kerîme, İslâm’a giren insanları dinden çıkarmaya çalışan birtakım Yahudiler hakkında nâzil olmuştur. Onlar: “Bizim kitabımız sizin kitabınızdan öncedir, peygamberimiz de sizin peygamberinizden öncedir, öyleyse dinimiz sizin dininizden üstündür ve biz Allâh’a sizden daha yakınız!” gibi birtakım safsataları delil yerine sunmaktaydılar. Böylece Allâh-u Te`âlâ bu lafların hiçbir kıymeti olmadığını beyan etmiş oldu.
17
Ancak Allâh’tır O Zât ki; (açıkladıkları hüküm lerinde ve bildirdikleri haberlerinde) hak ile birlikte (ve yanlıştan tamamen uzak bir şekilde) kitapları ve mizanı indirmiştir. (Habîbim!) Sana bildiren nedir ki, belki de o (kıyâmet) ân(ının gelmesi) pek yakındır! (Öyleyse Benim gönderdiğim kitaba uy ve amellerinin tartılacağı o günle ânîden karşılaşmadan önce adâlete riâyet et!) Burada bahsedilen “Mîzan”; ibni Abbâs (Radıyallâhu anhüma) gibi bazı müfessirlerce, “Adâlet” ile; kimilerince de “Kendisiyle hak ve hukukun tespit edildiği şerî`at” olarak tefsir edilmiştir ki, bu durumda “Gökten indirilme” tabirinin anlaşılması kolaydır. Bazı müfessirlere göreyse, bildiğimiz “Tartı aleti”dir. Nitekim, “Allâh-u Te`âlâ’nın Nûh (Aleyhisselâm) zamanında gökten bir terazi indirdiği ve onunla tartım yapmasını kendisine emrettiği” rivayeti bu görüşü desteklemektedir.
18
Ona inanmamakta olan bu kimseler (inkâr ve alay olsun diye: “Kıyâmet ne zaman kopacak, keşke hemen kopsa da kimin haklı olduğu ortaya çıksa?” gibi laflar ederek) onu acele istemektedir. O iman etmiş olan kimseler ise, ondan özenle korkucudurlar ve onun kesinlikle hak (ve gerçek) olduğunu bilmektedirler. Haberdâr olun ki, o (kıyâmet) ân(ı nın gelip gelme yeceği) hakkında münakaşa etmekte/ şüphe etmek te/ olan o kimseler, muhakkak ki elbette (gerçeği bulmaktan) pek uzak bir sapıklık içindedirler.
19
Allâh, kullarına (iki cihanda yarayacak şeylerin tüm ayrıntılarını ve inceliklerini çok iyi bilen ve kendi lerini bu maslahatlarına en kolay yoldan ulaştıran bir) Latîf’tir, (bu lütfun bir tezâhürü olarak, onların hak edip etmemelerine bakmaksızın) dilediğini (istediği şe kilde) rızıklandırır (ama herkese istediğini değil de, Kendi hikmeti gereği ona uygun olan bir lütufta bulunur). (Her şeye hakkıyla gücü yeten ve istediği hiçbir şey engellenemeyen) Kaviyy de, Azîz de ancak O’dur.
20
Her kim (dünyadaki ame liyle) âhiret mahsulünü arzulamakta olduysa, onun için (se vabını bire ondan yedi yüze kadar katlayarak) ürününde artış yaparız. Her kim de (âhirete inanmayıp, sadece) dünya ürü nü nü mu rad etmekte olduysa, ona da (ezelî takdiri mize göre) ondan (bir şeyler) veririz. Ama âhirette onun için hiçbir nasip yoktur!
21
Yoksa onlara ait birtakım ortaklar (; putlar ve şeytanlar) mı vardır ki, (Allâh’a ortak koşmak, di rilmeyi inkâr etmek ve sadece dünya için çalışmak gibi) Allâh’ın kendisine izin vermediği şeyleri onlara din olarak meşrû etmişlerdir. Eğer o (azâbın kıyâmete tehiriyle ilgili) karar keli mesi (ezelde geçmiş) olmasaydı, elbette (kâfirler acele helâk edilerek, onlarla müminlerin) aralarında (şimdi çoktan) karar verilmiş olurdu. Ama o zâlimler(e ne kadar mühlet verilse de), gerçekten çok acı verici pek büyük azap (eninde sonunda) sırf onlar içindir.
22
(Ey görebilen! Kıyâmet günü) sen o zâlimleri, (dünyada) kazanmış oldukları (kötü) şeylerden do layı şiddetli korkuya kapılmış kimseler olarak gö receksin. Oysa o (suçlarının vebali) onlara çökecektir. Ama o (inanılması gereken şeylere) iman etmiş olanlar ve (namaz, oruç, hac, zekât gibi) salih ameller işlemiş bulunanlar, cennetlerin (en temiz, en nezih, en güzel ve hoş) bahçelerinde (yerleşmiş)dirler. Di lemekte oldukları (ve canlarının çektiği) her şey Rableri katında sadece onlara aittir. İşte ancak bu, (büyüklüğü ölçülemeyecek, nihâyetine erişileme yecek ve kendisine nispetle dünya nimetlerine hiç de ğer verilmeyecek) pek büyük lütfun ta kendisidir!
23
İşte Allâh’ın, o iman etmiş olan ve salih ameller işlemiş bulunan kullarını müjdelemekte olduğu şey ancak budur! (Habîbim! Mal toplayıp sana rüşvet teklif ederek putlara hakaret etmemeni isteyen Kureyş müşriklerine)de ki: “Ben bu (İslâm’ın size ulaşması)na (dair sarf ettiğim gayrete) karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum, lâkin akrabalık nedeniyle olan sevgi(niz, sizi benim haklarımı gözetmenize sevk etmelidir, madem benim peygamberlik hakkımı tanımıyorsunuz, umumi bir rahmet ve tam bir nimet oluşumu takdir etmiyorsunuz, bari aramızdaki sıla-i rahim nedeniyle bana eziyet etmeyin)!” /(Bütün ümmetine) de ki: “Ben buna karşılık sizden o (Ali, Fâtıma ve onların çocukları gibi) yakınlar(ım) hakkında sev giden başka hiçbir menfaat istemiyorum.”/ Her kim güzel bir amel kazanırsa, onun hakkın da Biz kendisine (sevap katlaması yaparak) bir gü zellik artırırız. Şüphesiz ki Allah, (kullarının günah larını çokça örten bir) Ğafûr’dur; (en ufak bir ameli dahi bolca mükâfatlandıran bir) Şekûr’dur.
24
Yoksa onlar: “O (Muhammed), (peygamberlik iddia ederek) Allâh’a karşı bir yalan uydurdu!” mu demektedirler? Allâh dileseydi, senin kalbinin üze rine mühür vururdu (da, Kur’ân’ın vahyini senden keserdi. Hatta seni anlayamayan ve konuşamayan bir hale getirirdi de bu iftiranı sona erdirirdi. Ama sen Rabbine iftira etmediğin için vahiy devam etmektedir)./ Allâh dileseydi, (sabrı) kalbinin üzerine (bağlayıp) rabt ederdi (de, sen onların bu sözlerinden hiç üzül mezdin)./ Zaten Allâh (Kendisine iftira gibi) bâtıl (ve asılsız iddialar)ı mah vetmekte ve (peygamberine indirmiş olduğu âyetlerinin) kelimeleriyle hakkı açığa çıkarmaktadır. (Kendisine vahiy geldiği iddiasıyla or taya çıkan sahtekârlar hakkında Allâh’ın değişmez ka nunu buyken, eğer sen iftiracı biri olsaydın, her geçen gün dinin güçlenir miydi ve düşmanlarının davası mah volup gider miydi?) Şüphesiz ki O, göğüslerin sahip olduğu şeyi (kalplerin barındırdığı tüm sırları, niyet ve inançları hakkıyla bilen ve karşılığını veren bir) Alîm’dir.
25
Ancak O’dur O Zât ki; (dilediği) kullarından tevbeyi kabul etmektedir, (yaptıkları) kö tü şeyleri(n büyük-küçük olduğuna bakmaksızın ve hiçbir şart koş maksızın, dilediklerinin bütün günahlarını) affetmek tedir ve yapmakta olduğunuz şeyleri(n tüm tafsila tını) bilmektedir.
26
O iman etmiş olanlara ve salih ameller işlemiş bulunanlar(ın duaların)a da (ancak) O (Rableri) icabet etmektedir. Ayrıca (sonsuz) lütfundan onlara (hak ettiklerinin ve istediklerini fevkinde) fazlaca vermektedir. Kâfirler ise; çok şiddetli pek büyük bir azap sadece onlara aittir.
27
Allâh (tüm) kulları için rızkı (genişletip) döşeseydi, elbette onlar yer(yüzün)de (birbirine karşı) azgınlık ederlerdi/şımarıp kibirlenirlerdi/. Lâkin O, (hikmeti gereği) dilemekte olduğu şeyi bir ölçüyle indirmektedir. Şüphesiz ki O, kullarını(n giz li-açık tüm hallerini hakkıyla bilen ve gören bir) Habîr’dir;Basîr’dir. (Dolayısıyla onların fakirlik ve zenginlik, darlık ve bolluk gibi hallerini, zaman ve zemine göre kendile rine uygun düşecek şekilde takdir etmiştir.)
28
Ümit kesmiş olmalarının ardından o (kıtlıktan kurtulmalarına) yardımcı yağmuru indiren ve rahmetini(n eserlerini dağ tepe her yere) yayan Zât da ancak O’dur! (Kullarına iyilik yapmayı ve onları yaşatmayı üstlen miş bulunan ve bu nedenle tüm hamdlere lâyık olan) Velî de, Hamîd de sadece O’dur!
29
O (Allâh-u Sübhânehû)nun âyet (ve delil)lerin den biri de, göklerle yeri ve o ikisinde yaymış oldu ğu her hareketli canlıyı (yoktan) yaratmasıdır. Üs telik O, dilediği zaman onları (diriltip, mahşere) top lamaya da (tam manasıyla gücü yeten bir) Kadîr’dir.
30
Size isabet eden herhangi bir musibet, elleri nizin kazanmış olduğu (kötü) şeyler sebebiyledir. Yine de O, birçoğunu affetmekte (ve onlara ceza vermemekte)dir. (Aksi takdirde yeryüzünde hiçbir canlı bırakacak değildir.)
Sonraki 23 ayet →