2
O kitabın indirilişi, O Azîz ve Alîm olan (her hangi bir kişinin Kendisi adına yalan uydurmasına en gel olacak güce sahip olan ve kitabına inanan-inanma yan herkesi hakkıyla bilen) Allâh tarafındandır;
3
(Müminlerin) günahları(nı bağışlayıp) örten, tevbeleri(ni) kabul eden, (inkâr edip isyan edenlere karşı) azâbı çok şiddetli olan ve (iman edip salih amel işleyenlere) fazlaca lütuf sahibi bulunan (O Allâh) ki, Kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur. Son varış ancak O’nadır! (Artık O, itaatkâr ve is yankâr olan herkese kar şılığını verecektir.)
4
O kâfir olmuş kimselerden başkası Allâh’ın âyetleri(ni iptal) hakkında çekişmez! Artık (kâfir olmalarına rağmen) onların (genişim kânlara sahip olarak) o (Şam ve Yemen) beldeler(in) de (yararlı ticâretler ve kârlı kazançlar için güvenli ve zengin bir halde) dönüp dolaşmaları seni aldatma sın! (Zira kâfirlikleri sebebiyle pek yakında mutlaka azâba uğratılacaklardır.) Ebu’l-Âliye (Rahimehullâh)`ın beyanına göre; âyet-i kerîme İslâm’la alay eden Hars ibni Kays hakkında inmiştir. Burada geçen “Allâh’ın âyetleri hakkında mücâdele”; “Hakkı iptal kastıyla ve Allah’ın nurunu söndürme gayretiyle âyetleri tenkit yollubir çekişme” anlamındadır. Nitekim bir sonra gelecek âyet-i kerîme de: “Hakkı iptal etmek için bâtılla mücâdele etmişlerdi!” buyrulması, bunun delilidir. Yoksa manası zor olan âyetleri çözüme kavuşturup insanlara açıklamak ve yanlış mana verenlere reddiyelerde bulunmak üzere, Kur’ân hakkında yapılan ilmî münakaşalar, Allâh yolunda yapılan en büyük cihattır. Bu yüzden Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Kur’ân hakkında yapılan bir tür mücâdele kâfirliktir!” buyurarak, Kur’ân’la ilgili her çeşit tartışmanın kötü olmadığını ifade etmiştir. (Beyzâvî, Nesefî, Âlûsî)
5
Onlardan önce Nûh kavmi, onların ardından da (peygamberlere karşı ittifak kuran) o (Âd ve Semûd gibi) birlikler (Nûh, Hûd ve Sâlih (Aleyhimüsselâm)`ı) ya lanlamıştı. Her bir ümmet, kendisini yakala(yıp esir etsin ler, öldürsünler, en azından hapse at)sınlar diye peygam ber lerine kastetmişti. Bir de onlar (aslı astarı olmayan) bâtıldan destek alarak, onunla hakkı gidersinler diye mücâdele etmiştiler. Derken Ben onları (köklerini kazıyan bir azapla) yakalamıştım. Artık Benim azâbım nasıl olmuş?
6
(Habîbim!) İşte (seni öldürmeye teşebbüs eden) o inkâr etmiş kimseler üzerine de böylece Rabbinin (azap) sözü hak olmuştur. Çünkü şüphesiz onlar (da, geçmişte peygamberle rine sûi kast yapmış olan kâfirler gibi) o (cehennem) ateşin(in) arka daşlarıdır/Rabbinin: “Muhakkak on lar o ateşin ayrılmaz dostlarıdır!” sö zü, o kâfir olmuş kimseler üzerine böylece hak olmuştur/.
7
(Gökleri ve yeri kaplayan Kürsî’nin, kendisine nispetle sahradaki bir halka kadar küçük kaldığı) o Arş’ı taşımakta olanlar ve onun etrafındaki (sayısız me lek)ler; Rablerinin hamdiyle birlikte (farklı farklı) tesbîh(ler)de bulunmaktadırlar, O’na (hakikî ve kâmil manada) iman etmektedirler ve o iman etmiş kimseler(in günahları) için bağışlanma talep etmek (üzere demek)tedirler ki: “Ey Rabbimiz! Rahmet ve ilim bakımından Sen her şeyi kuşatmışsındır; öyleyse o (günahlarından) tevbe etmiş olanları ve Senin yoluna tamamen uy muş buluna(cağını bildiği)n kimseleri mağfiret et ve onları şiddetle tutuşmuş o ateşin azâbından koru!
8
Ey Rabbimiz! Onları da, babalarından, eşlerin den ve zürriyetlerinden (cennete girmeye elverişli bir imana sahip bulunarak) sâlih olmuş kimseleri de kendilerine söz vermiş bulunduğun o Adn cennet lerine gir dir! Şüphesiz ki Sen; (hiçbir şey karşısında yenik düş meyecek yegâne gâlip olan) Azîz de, (her işi yerli ye rinde olan ve hikmetsiz hiçbir iş yapmayan) Hakîm de ancak Sensin! (Sözünü yerine getirmek de Senin hik metin icabıdır.)
9
Bir de onları (dünyada günahlardan korumak sûretiyle) o kötü şeyler(in azâbından ve vebâlin)den koru! İşte o (hesap) gün(ü) Sen kimi kötü şeylerden ko rursan muhakkak ona rahmet etmiş olursun. İşte ancak bu (tür bir korumaya ve rahmete nâiliyet) pek büyük bir kurtuluşun ta kendisidir!”
10
O kimseler ki kâfir olmuşlardır; (kötü arzusu na uyarak cehenneme düş tükleri o nefislerine kızgınlık larından parmak uçlarını yerlerken) şüphesiz onlara seslenilecektir ki: “Elbette Allah’ın (size olan) gazabı, sizin nefislerinize olan öfkenizden daha büyüktür. Çünkü siz (peygamberler tarafından) sürekli ima na çağırılıyordunuzda inkâr ediyordunuz./Hani siz imana çağırılıyordunuz da inkâr ediyordunuz ya, elbette işte o zaman Allâh’ın (size karşı) gazabı, sizin (bugün cehennemde yanarken) nefislerinize kızmanızdan daha büyüktü!/”
11
(Bunun üzerine) onlar: “Ey Rabbimiz! Sen bizi iki kere öldürdün, iki defa da dirilttin! Şimdi biz (dirilmeyi inkâr suçumuzu ve âkıbet korkusu taşımadığımız için rahatça işlediğimiz sayısız) günahlarımızı itiraf ettik! Artık (bu cehennemden er ya da geç dünyaya veya başka bir yere) çıkışa herhangi bir yol var mıdır?” dediler. Kâfirlerin sözünde geçen: “İki defa öldürme ve iki kere dirilt me” tâbirleri, müfessirler tarafından birkaç türlü yorumlanmış tır: İlk olarak babalarının sulbünde ölü olarak yaratılmaları ve ecelleri gelince öldürülmeleri şeklinde tefsir edilebileceği gibi; dünyada bilinen ölümleri ve kabirde sorgu-sual için diriltildik ten sonra tekrar öldürülmeleri de murad edilmiş olabilir.Yine böylece ilk diriltilmeleri; dünyadaki hayatları, ikincisi ise kabirdeki ihyâları yahut mahşere çıkarken diriltilmeleri olarak anlaşılabilir.
12
(O zaman kendilerine denile cektir ki:) “İşte si ze! Bu (sonsuz azâba uğramanız), şüphesiz şu hakikat se be biyledir ki; (dünyadayken) Allâh’a tek olduğu halde ibadet olunsa inkâr ederdiniz, O’na ortak ko şulacak olduğundaise iman (ve ikrar) ederdiniz. Artık (sizin hakkınızdaki) hüküm (ve karar), O Aliyy ve Kebîr olan (şanı çok yüce olup hükmü geri çevrilemeyen ve saltanatı pek büyük olması hasebiyle cezası sınırlanamayan) Allâh’a aittir.” (Zât’ı, sıfatları ve fiilleri hakkında benzeri ve ortağı bulunmadığı için, Kendisine şirk koşanlara karşı gazabı şiddetli olmuş ve hikmeti, onların cehennemde ebedî kalmasını ge rektirmiştir. Siz de müşrik olduğunuza göre buradan çıkmanızın yolu yoktur.)
13
Ancak O’dur O Zât ki; (ilâhlıkta tek olmasını gerektiren üstün vasıflarını açıklayan) âyetlerini size dâima göstermektedir ve zaman zaman sizin için gökten bir rızık (sebebi olan yağmur) indirmektedir. Ama (körü körüne inkârı bırakıp tefekküre) yönel mekte olan kimseden başkası iyice öğüt alamaz.
14
O halde siz dini (ve taatı) Kendisine tahsis ediciler olarak Allâh’a ibadet (etmeye devam) edin! Velev ki (ihlâsınız) kâfirlerin hoşuna gitmesin!
15
(Allâh-u Te`âlâ, meleklerin Arş’a varıncaya kadar basamak olarak kullandıkları) pek yüksek dere celere sahip olandır/(gök tabakalarını ve) derece leri(ni) yüksek yapandır/( dünyada da cennette de kullarının) dereceleri(ni) yükseltendir/, o (yedi kat göklerin üzerinde olan değerli ve yüce) Arş’ın (da) sa hibidir! Emrinden kaynaklanan/emrinden (ve nehyinden) ibaret/ o ruhu(n bedene sağladığı hayat gibi kalpleri canlandıran vahyi), kullarından diledi ğine indirmektedir, tâ ki (o kul) o (gök ve yer ehlinin, öncekilerle sonrakilerin, ruhlarla cesetlerin ve amellerle sahiplerinin) karşılaşma gününden korkutsun;
16
Onların (kabirlerinden mahşer sahasına) çıkmış olacakları günden/(tüm amelleriyle birlikte Allah’a karşı) açığa çıkacakları günden/ ki, onlardan hiç bir şey Allâh’a karşı gizli kalmayacaktır. (Kimsenin cevap veremeyeceği o günde Allâh-u Te`âlâ:) “Bugün mülk kime aittir?” (diye soracak, sonra yine Kendisi:) “O Vâhid ve Kahhâr olan (hiçbir ortağı olmayan ve her şeye zorla da olsa istediğini yaptırma gücüne sahip bulunan) Allâh’a aittir!” (buyuracaktır.)
17
İşte bugün (iyi-kötü) herkes (hayırdan ve şer den) kazanmış olduğu şeyler mukabilinde karşılık görecektir. Bugün hiçbir (kimse hakkında sevap eksiltilerek ya da azap artırılarak) zulüm yoktur! Şüphesiz ki Allah, hesabı çok çabuk görendir. (Zira bir kişinin hesabını görmek, diğerinin muha sebesini görmekten O’nu meşgul etmeyeceğinden, he sabı görülen kişiye hak ettiği karşılık süratlice ulaşa caktır. Dolayısıyla kimsenin azâbı gecikmeyecektir.)
18
(Habîbim!) Onları o pek yakın (olan kıyâmet) gün(ün)den korkut! Hani o (kâfirlerin) kalpler(i aşırı korkudan dolayı yerlerinden fırlayıp) gırtlakları n(ın) yanın dayken, (canları nefesleriyle birlikte çık masın diye) onlar (boğazlarını) tutucu bir halde bu lunurlarken/üzüntü dolu bir halde bulunurlar ken/ (boğazlarına dayanmış olan kalpleri ne çıkabi lir ki ölsünler, ne de yerlerine dönebilir ki rahat bir nefes alabilsinler)! (İşte o zaman, şirk koşmakla en büyük zulmü işle miş olan) o zâlimler için ne yakın bir dost vardır, ne de sözü dinlenecek bir şefaatçi!
19
O (Allâh-u Te`âlâ), gözlerin (insanların gafle tini kollayıp hırsızlama bir şekilde nâmahreme kasıtlı olarak bakarken yapmış olduğu) hâinliğini de, (o sı rada baktığı kişinin güzelliğiyle alâkalı olarak) kalp lerin gizlemekte bulunduğu şeyleri de (hakkıyla) bilmekte (ve azabını takdir etmekte)dir.
20
Allâh (her konuda yegâne söz sahibi olarak) hak (ve adâlet) ile hüküm vermektedir. (Zaten her şey Kendisine âit olduğu için, zulme de bir ihtiyaç his setmemektedir. Müşriklerin) O’nun dışında tapmak ta bulundukları ise (hiçbir şey bilmeyen ve hiçbir şeye gücü yetmeyen cansız varlıklar oldukları için, herhangi bir konuda doğru ya da yanlış) hiçbir şeyle hü küm veremezler. Şüphesiz ki Allâh; (tüm sözleri hakkıyla işiten) Se mî’ de, (bütün işleri tam manasıyla görüp karşılığını verecek olan) Basîr de ancak O’dur!
21
Onlar yer(yüzün)de hiç gezme diler mi ki, (Âd ve Semûd gibi) kendilerinden önce (helâke maruz) bulunmuş olan o (kâfir) kimse lerin (feci) âkıbeti nin nice olduğuna baksınlar? Onlar kuvvet bakımından ve yer- (yüzün)deki (muhkem kaleler ve korumalı şehirler gibi bırakmış oldukları şâh)eserler yönünden bunlardan daha güçlüydüler. Ama günahları sebebiyle Allâh onları yakalamıştı da, onlar için Allâh(ın azâbın)dan hiç bir koruyucu bulunmamıştı!
22
İşte bu (şekilde azâba yakalanmaları), şu sebepleydi ki gerçekten onlar; rasûlleri onlara apaçık mûcizeler (ve açık seçik hükümler) getirmek teydi, ama onlar (hiç düşünme gereği bile duymadan) hemen inkâr etmiştiler. Böylece Allâh da onları (dayanılmaz azaplarla) yakalamıştı. Şüphesiz ki O, (murad ettiği her şeyi yaratma gü cüne sahip olan bir) Kaviyy’dir ve azâbı pek şiddetli olandır (ki, O’nun azâbı yanında hiçbir kimsenin azâbı önemsenemez).
23
Andolsun ki; elbette mu hakkak Biz Mûsâ’yı âyet le rimizle (ve özellikle dokuz mûcizeyle), bir de (düşmanı kahredecek) pek açık ve çok güçlü bir de lille gönderdik.
24
Firavun’a da, (veziri) Hâ mân’a da, Karûn’a da! Fakat onlar (gördükleri hâri ku lâde olaylar karşısında inanacakları yerde, Mû sâ (Aleyhisselâm) hakkında): “Bir büyücüdür, (peygamberlik iddiasındada) çok yalancı biridir!” dediler.
25
İşte o onlara tarafımızdan hakkı ge tirdiğin de (ona kar şılık vermekten âciz kalınca, kin ve nefret kusarak):“Onunla birlikte iman etmiş bulunan o kimse lerin oğullarını (evvelce yaptığınız gibi yine) öldürün, kadınlarını ise sağ bırakın!” dediler. Oysa o kâfirlerin hilesi (hiçbir şeye yaramayacak olup, neticede Al lâh’ın taraftar ları gâlip geleceğinden, onların bunca çabası) ancak bir ziyan içerisindeydi.
26
Firavun (Mûsâ (Aleyhisselâm)`ın, mülkünü tehdit eden bir tehlike hâline geldiğini anlayınca onu öldürme ye teşebbüs etti. Fakat her seferinde kavminin ileri ge lenleri kendisine: “Durum senin korkacağın boyutta değil, bu ancak bir büyücüdür ki, dengi bir büyücü onamukavemet edebilir. Bir de onu öldürürsen, insanların kalbine, se nin davanı delille ispattan âciz kaldığın şeklinde bir şüphe sokmuş olursun!”dediler. Aslında o, gördüğü mûcizeler karşısında dehşete ka pıldığı için zaten onu öldürme cesaretini kendinde bula ma maktaydı. Fakat topluma kar şı kendisinin bu sözler den etkilenerek bu fikrinden vazgeçtiğini ama onu en gellememeleri hâlinde bunu hemen gerçekleştireceğini anlatmak üzere) dedi ki: “Bırakın beni Mûsâ’yı öldüreyim, o da (kurtulmak için) Rabbine yalvarsın! Çünkü gerçekten ben (onu sağ bırakmam halinde) sizin (bana ve şefaatçilerim olan putlara ibadetiniz olan) dininizi değiştirmesin den ya da (bunu yapamasa bile en azından) yer(yüzün) de (kargaşa çıkararak güven kaybı ve kazanç yollarınızın bozulması gibi birtakım) fesat(lar) ortaya çıkarmasından endişe etmekteyim!”
27
(Bunu duyan) Mûsâ da (kavmine) dedi ki: “Muhakkak ki ben (Firavun gibi) hesap gününe inanma yan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbi niz (olan Allâh-u Zü’l- Celâl)e sığındım!”
28
Firavun hânedânından olup, imanını gizle mekte olan mümin bir adam (Mûsâ (Aleyhisselâm)` ı tutar gibi görünmemek için orta yollu bir istişâre veriyor muşçasına) dedi ki: “(Suçsuz) bir adamı (sadece) ‘Rab bim ancak Allâh’tır!’ dedi diye mi öldüreceksiniz? Oysa gerçekten o size Rabbiniz katından pek açık mûcizeler getirmiştir. Zaten eğer kendisi bir yalancı olduysa, yalanı(nın vebâli) onun aleyhinedir (ki, bu durumda kimse zarar görmeyeceği için öldürülme sine hâcet yoktur). Ama eğer doğru bir kimse olduysa, o sizi tehdit etmekte olduğu şeylerin (hepsi olmasa bile en azın dan) bir kısmı size isâbet edecektir. Şüphesiz Allâh, öyle bir kimseyi hidâyet etmez ki, o haddi aşıcıdır ve çok yalancı biridir (İşte Allâh böyle birini mûcizelerle destekleyerek muradına erdirmez ve hiçbir hayra eriştirmez. Bilakis onu rezil edip helâke uğratır. Bu durumda da onu niye öldüresiniz?)
29
Ey kavmim! Bugün (yaşamak ta olduğunuz) bu toprakta (İsrâî loğullarına gâlip ve) üstün gelen kim seler olarak mülk (ve saltanat)size aittir. Peki, (onun dediği çıkar da azap) bize gelecek olur sa, Allâh’ın çetin azâbından bize kim yardım ede bilir? (Artık böyle bir kişiyle uğraşıp da gücünüz yetme yecek belâlara kendinizi namzet ederek rahatınızı boz mayın.)” Ama (bu konuşmalara rağmen) Firavun: “Ben size (onu öldüreyim derken) ancak (doğru) görmekte ol duğum şeyi gösteriyorum ve (bu reyimle) sizi ancak doğru yola iletiyorum! (Yoksa doğru bildiğim hiçbir şeyi sizden gizlemiyorum ve söylediğimin tersine bir fikri içimde barındırmıyorum!)” dedi. (Ama o bunu söylerken de yalan söylemekteydi, çünkü Mûsâ (Aleyhisselâm)`ın korkusu içine işlediği halde, etrafına korkmu yormuş izlenimi vermeye çalışıyordu. Oysa bu korkuyu taşımasaydı, kimseye danışma lüzumu hissetmeksizin onu hemen öldürmeye kalkışırdı.)
30
O iman etmiş olan kimse yine dedi ki: “Ey kavmim! Şüphesiz ben o (peygamberler aleyhine itti fak kuran) birliklerin (başlarına gelip çatan azap) gün lerinin bir benzerinden size karşı endişelenmek teyim;
Sonraki 30 ayet →