1
Bütün hamdler O Allâh’a mahsustur ki, göklerde bulunanlar ve yerde olanlar(ın tamamı, yaratılış, mülkiyet ve yönetim bakımından) sadece O’na âittir. Âhirette de (bütün nimetlerin sahibi yine Ken - disi olacağından, orada da) tüm hamdler yine ancak O’na âittir (zira dünyada da âhirette de bütün nimetler sa dece O’nun tarafından âlemlere ulaşmaktadır). (İki cihanın işlerini, üstün hikmeti gereği sağlam bir şekilde düzenleyip yöneten) Hakîm de, (her şeyin iç ve dış tüm yönlerinden hakkıy la haberdâr olan) Ha bîr de ancak O’dur.
2
O, yer içerisine girmekte bulu nan (ölüler, de fineler ve yağmur taneleri gibi) şeyleri de, ondan çık makta olan (bitkiler, gözeler, madenler ve diriltilen ölüler gibi) şeyleri de, gökten inmekte olan (yağ murlar, karlar, çiseler, dolular, yıldırımlar, melekler, kitaplar, kaderler ve rızıklar gibi) şeyleri de ve onun içerisinde yükselmekte olan (buharlar, dumanlar, melekler ve kulların dualarıyla sâlih amelleri gibi) şey leri de bilmektedir. (Bunca nimetlerin şükrünü yerine getir me melerine rağmen kullarına çokça acıyan) Rahîm de, (Kendisine karşı takındıkları câhilâne cesâreti bağışlayan) Ğafûr da ancak O’dur.
3
O kâfir olmuş kimseler dedi ki: “O (kıyâmet) ân(ı) bize gelmeyecektir!” De ki: “Hayır! (Duyularla idrâk edilemeyen) tüm ğaybları bilen Rabbime yemin olsun ki; o (kıyâmet) elbette mutlaka size gelecektir! Ne göklerde, ne de yerde (ne aşağı, ne üst cihet lerde ve ne de varlık dâiresinde) zer re ağır lığınca bir şey bile O’n(un sonsuz ma lûmâ tın)dan kaybolmaz. İşte ne bundan daha küçüğü, ne de daha büyüğü yoktur ki, pek açık bir kitap (olan Levh-i Mahfûz)da (yazılı) bulunmasın!
4
Neticede O (Allâh-u Te`âlâ), iman (şartlarına şüphesiz bir şekilde itikad) etmiş olanları ve (namaz, oruç, hac, zekât gibi) sâlih ameller işlemiş bulunan ları mükâfatlandıracaktır. İşte onlar ki, pek büyük bir mağfiret ve (zahmetsiz, külfetsiz) çok değerli bir rızık sadece onlara aittir!
5
Ama o kimseler ki Bizim âyetlerimiz(e “Şiir”, “Büyü” ve “Evvelkilerin masalları” gibi uygunsuz vasıflar yakıştırıp, müminlerin olanca açıklama gayretlerine karşılık, onları iptal) hakkında (kendileriyle) yarışırcasına/(kendilerince Bizi) âciz bırakırmışçasına/koşturmuşlardır (ve Bizden kurtulacaklarını sanmışlardır). İşte onlar da, o pek acı verici kötü ve zorlu azap sadece onlara aittir.
6
(Müşrikler ve Ehl-i Kitab’ın inatçıları Kur’ân’a inanmıyorlar,) ama kendilerine ilim ve rilmiş olan (sahâbe-i kirâm ve Abdullah ibni Se lâm gibi Ehl-i Kitap ulemâsından olan) o kimseler Rabbinden sana in dirilmiş olan o (Kur’ân gibi mucizelik vasfına hâiz olan) şeyi hakkın ta kendisi olarak görmektedir. Zaten o (yüce kitap), (dâima gâlip olup, hiç mağlup olmayan ve tüm işleri övgüye şâyân bulunan) Azîz ve Hamîd’in yoluna hidâyet etmektedir.
7
O kâfir olmuş kimseler (birbirine Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`i göstererek,şaşkın lık içeri sinde ve alaylı bir üslûpla) dedi ki: “Size bir adamı gösterelim mi ki, o size: ‘(Ölümünüzün ardından hayli bir zaman geçmesiyle çürüyüp) büsbütün bir parçalanışla paramparça edildiğiniz zaman, gerçekten siz elbette yepyeni bir yaratılış içinde (diriltilen kimseler olarak Allâh-u Te`âlâ’nın huzuruna haşredi lecek)siniz.’ diye haber vermektedir!
8
O, Allâh’a karşı bir yalan mı uydurmuştur, yok sa kendisinde bir tür delilik mi vardır?” (Evet! Kâfir ler böyle deyip durmaktadır. Ama) doğrusu âhirete inanmamakta olan o kimseler, o (sonsuz) azap ve (geri dönüşü umulmayacak şekilde haktan) çok uzak bir sapıklık içerisindedirler.
9
Onlar, önlerinde ve arkalarında bulunan (ge zip dolaştıkları her yerde kendilerini çepeçevre kuşat mış olan ve nereye giderlerse gitsinler, kendilerinden dışarı çıkma imkânı bulamadıkları) o gökle yeri gör mediler mi? Biz dilesek o (sana karşı ola)nları (şirk ve inkârları yüzünden) yere batırırız, ya da üzerle rine gökten büyük parçalar düşür(erek onları öldür) ürüz! İşte gerçekten de (gökte ve yerde bulunan) bun(ca varlıklar)da, (Rabbine) yönelen her bir kul için elbette pek büyük bir âyet vardır.
10
Andolsun ki; elbette Biz Dâ vûd’a tarafımız dan kesinlikle (pey gamberlik, kitap, saltanat, güzel ses ve mahlûkatın boyun eğmesi gibi) bir(çok) fazîlet verdik. (Nitekim Biz, dağlara ve kuşlara:) “Ey dağlar ve kuşlar! Onunla birlikte tesbîh tek rarı yapın!/Onunla birlikte ağlayıp dövünün!/” (diye emir buyurduk.) Demiri de onun için (mum ve hamur gibi) yumuşattık. (Bu yüzden ateş ve körüğe ihtiyaç duymadan demire istediği şekli verebiliyordu.)
11
(Biz kendisine) şöyle (emrettik) ki: “(Tüm be deni kaplayacak şekilde uzun ve) genişçe mükemmel zırhlar yap ve dokumada ölçülü git (halkalarını çok ince yapma ki sallanmasın, çok da sert yapma ki taşıyı cısına ağırlık vermesin)! Böylece (ey Dâvûd ve Ehl-i Beyti! Bunca nimetlerimize şükretmek üzere) siz sâlih bir amel işleyin! Şüphesiz ki Ben sizin yapmakta olduklarınızı (hak kıyla gören ve karşılığını verecek olan bir) Basîr’im!”
12
(Dâvûd (Aleyhisselâm)`ın oğlu) Sü leymân’a da rüz gârı (itaatkâr kıldık) ki, günün ilk saatlerindeki gidi şi de bir ay(lık mesafe), (o rüzgârın) gün sonundaki dönüşü de bir aydı. (Böylece o, iki aylık mesafeyi bir günde kat etmekteydi.) Biz onun için (Ye men topraklarında bulunduğu sırada üç gün üç gece pınar gibi fışkıran) bakır gözesi akıttık. Cinlerden de öylesi vardı ki, Rabbinin izni (ve em ri)yle onun önünde sürekli çalışmaktaydı. Zaten onlardan her kim Bizim (Süleymân (Aleyhisselâm)`a itaat) emrimizden dönerse, (bir meleğin vura cağı ateş kamçısıy la) ona o şiddetle tutuşturulmuş ateşin azâbından tattırıyorduk!
13
Onlar onun için dilediği şeyleri; sağlam köşkleri/yüksek evleri/mescitleri/, (peygamberlerin ve velilerin, hayvanların ve kuşların) heykelleri(ni), büyük havuzlar gibi çanakları ve (büyüklüğünden dolayı aşağı indirilemeyip, merdivenlerle çıkılan ve) sabit sabit (ayaklar üzerinde yerleşmiş olan) kazanları yapıyorlardı. Ey Dâvûd hânedânı! (Bunca nimetlerimize karşılık) şükür için (sâlih) amel(ler) de bulunun!/şükür amelinde bulunun!/ Zaten kullarımdan (her hâline) çokça şükreden (ve şükrü nimet bilerek şükrettiğine de şükreden kimseler) pek azdır! Heykel sanatı Süleymân (Aleyhisselâm)`ın şerî’atinde câizdi, cinler ona; bakır, mermer ve cam gibi malzemelerden; aslan, kartal ve akbaba heykelleri yapıyorlar ve tahtına yaklaşanlar onun heybetine kapılsın diye bu heykelleri tahtın aşağı tarafına ve üstüne, ayrıca merdiven basamaklarına koyuyorlardı. İnsanlar görerek ibadete hevesleri artsın diye de, peygamberlerin ve sâlihlerin ibadet ederkenki hallerini heykelleştirerek mescitler içerisine koyuyorlardı. Heykel yapma işi; adam öldürmek, zulüm ve yalan gibi aklen çirkin şeylerden olmadığı için, şeri`atlere göre hükmü değişebilen konulardandır. Ancak bizim şeri’atimizde kesinlikle haram olup, bunlarla uğraşanlar en şiddetli azap ile tehdit olunmuşlardır. (Ebussu’ûd, Âlûsî)
14
Sonra, onun üzerine ölümü hük mettiğimizde, (ruhunu kabzettik, fakat onun ölümünü anlayınca cin ler iş bırakır da, Mescid-i Aksâ’nın henüz devam eden inşaatı yarım kalır diye onu bastonuna yaslanmış bir halde bir sene sakladık. Bu süre zarfında cinler işe de vam ettiler, neticede) onun ölümünü onlara ancak, asâsını sürekli yemekte olan o yerdeki bir canlı (ve değneğinin kırılmasıyla yere düşmesine sebebiyet ve ren bir ağaç kurdu) gösterdi. Böylece düştüğü zaman (o âna kadar reislerinin gaybı bildiğini zanneden) cinler iyice anladı ki, kendi leri(ni yönetenler) gaybı bilmekte olsaydılar, (bunca zaman çalışan cinler) o alçaltıcı azap içerisinde (bu kadar uzun süre) beklemezlerdi.
15
Andolsun ki; elbette Sebe’ (top lumu) için, yer leşim yerlerinde gerçekten de (Allâh- u Te`âlâ’nın kud ret ve nimetine delâlet eden) büyük bir âyet vardı! (Yurtlarının) sağ- (ından) ve sol(un)dan (doğru) iki cennet (gibi dizi dizi bağlar ve bostanlar vardı)! (Peygamberleri onlara:) “Rabbinizin rızkından yiyin ve O’na şükredin! (İşte burası) tertemiz bir belde ve (Rabbiniz, günahlarınızı çokça bağışlayan) Ğafûr bir Rab!”
16
Fakat onlar (şükürden) yüz çevirdiler, Biz de o zorlu seli/o şiddetli yağmurun selini/ barajlar selini/(baraj seddini oyan) köstebek selini/Arim (vâdisinin) selini/ üzerlerine salıverdik ve iki cen netlerinin yerine onlara, ekşi/ acı/ yemişli (ağaç larla dolu), (acı) ılgınlı ve Arabistan kirazından pek az bir şeye sahip iki bahçe verdik.
17
İşte nankörlükleri nedeniyle/(kendi lerine gönderilen on üç peygamberi) inkârları sebe biyle/ onları bununla cezalandırdık! Zaten Biz, son derece nankör/aşırı kâfir/ olandan başkasını (bu şekilde) cezalandırmayız!
18
Biz onlar(ın bulunduğu Sebe’ topraklarıy) la, içlerine (maddî ve manevî) bereketler yerleştirdi ğimiz o (Şâm-ı Şerîf) karyeler(i) arasında, belirgin (bir şekilde birbirinden görülebilen ve ana yollardan uzak ol ma yan) nice kasabalar yarattık ve oralarda (bulunan konaklar arasında) yürüyüşü (ve gidip gelmeyi) takdir ettik. (Böylece o konakları belli mesafe lere ayırıp, bir yerden sabah yola çıkanın kuşluk vakti diğer bir meskûn mahalle ulaşacağı, öğleden sonra yol culuk yapanın da, gün batımında ihtiyaçlarını kolayca temin edebileceği bir yere varacağı şekilde belirledik. Bu yüzden onlar azık taşımaktan da, tehlikelerden de kurtuldular. İşte o sırada bir peygamber vasıtasıyla Biz onlara:) “Oralarda emin kişiler olarak geceler ve günler boyu seyahat edin!” (buyurduk.)
19
Derken onlar (uzun süre mazhar oldukları ni metten usanıp: “Ticaret güzergâhımız daha uzak mesa felerde olsaydı, oralardan getirdiğimiz ürünler daha zevkli ve pahalı olurdu, bir de bineğimiz ve azığımızla fakirlere hava atardık!” diyerek kasabaların, ovalar ve çöllerle birbirinden ayrılmasını istemek üzere:) “Ey Rabbimiz! Yolculuk (yaptığımız sefer saha)larımız arasında uzaklık meydana getir!” dediler ve böy lece kendi(lerini azâba maruz bırakarak) nefislerine zulmettiler. Biz de onları şaşkınlıkla konuşulup dinlenen birtakım havâdis (ve efsaneler) yaptık (bu yüzden onlardan sonra gelenler, bir daha toplanamayacak şekilde dağınıklığa uğrayan herhangi bir mil let hakkında: “Sebe’ kavminin nimetleri gibi darmada ğın oldular!” sözünü sarf eder oldular) ve onları büs bütün bir parçalayışla paramparça ettik. İşte gerçekten de (belâlara ve şehvetlere karşı) çokça sabreden ve (nimetlere karşı ) hakkıyla şükreden her bir (imanlı) kişi için elbette bu (anla tıla)n(lar)da pek çok ve çok büyük âyetler vardır.
20
Andolsun ki; elbette İblîs hakikaten (“Âdem oğullarını kandırabilirim!” şeklindeki) düşüncesini onlar üzerinde gerçekleştirdi/ doğru buldu/. Bu nedenledir ki, mümin ler den oluşan bir fırka dışında hepsi ona tamamen uydular.
21
Oysa onun onlar üzerinde hiçbir gücü bulunmamaktaydı. Ancak Biz âhirete inanmakta olanı, kendisi o (âhiretin vukuu)ndan büyük bir şüphe içe risinde bulunandan ayıralım diye/âhirete inanmak ta olanla, kendisi ondan büyük bir şüphe içerisinde bulunanı (bildiğimiz gibi herkese de) bil(dir)elim di ye/ (şeytanı onlara musallat ettik)! Zaten senin Rabbin her şey üzerine (gözcü ve yönetici olan bir) Ha fîz’dir.
22
(Rasûlüm! Sebe’ kavminin başına gelenleri iyi bilen o müşriklere) de ki: “Allâh’ı bırakıp, o boş yere (ilâhlıklarını) iddia ettiğiniz (Îsâ, Uzeyr, melekler ve cinler gibi) kimseleri çağırın (da, içine düştüğünüz dardan sizi kurtarsınlar)! Onlar ne göklerde, ne de yerde zerre ağırlığınca bir şeye (bile) sahip olamaz lar. Zaten onlar için o ikisi(nin yaratılışında da, mülki yetinde de, yönetimi)nde de hiçbir ortaklık bulunma maktadır. O’nun (gibi güçlü bir yaratıcı) için onlar (gibi âciz yaratıklar)dan hiçbir yardımcı da olamaz!
23
O (Allâh-u Sübhânehû)nun katında, kendisine (şefaat etme hususunda) izin verdiği o (peygamberler, âlimler ve şehitler gibi sâlih) kimselerden başkası için şefaat (hakkı yoktur, bu durumda herhangi bir kişi şe faat etmeye kalkışsa da kimseye bir) fayda vermez. (Dolayısıyla bâtıl ilâhlarınızın hiçbir yararını asla bek lemeyin!)/O’nun katında, kendisine (şefaat oluna bilmesi için) izin vermiş olduğu o (imanla ölmüş olan) kimselerden başkasına şefaat faydalı olmaz!/ (İnsanlar mahşerde uzun süre deh şete kapılmış bir halde işin nereye varacağını bekleyip dururlarken,) nihâyet (Rabb’ü’l-izzet’in şefaat müsâadesiyle, şefaat edecek ve edilecek olanların) kalplerinden (tüm) korku( lar) tamamen giderilince (şefaat beklentisine gi renler, şefaat yetkisine sahip kişilere): “Rabbiniz ne şeyi buyurdu?” derler. Onlar da: “(Müminlere şefaat izniyle alâkalı olarak) hakk (olan kelâm)ı (buyurdu)! Zaten (huzurunda değil şefaat, Kendisinden izinsiz hiçbir meleğin ve peygambe rin bile konuşamayacağı derecede ululuk ve büyüklük sahibi olan) Aliyy de, Kebîr de ancak O’dur!” derler.
24
(Habîbim! Müşriklere tevhîd gerçeğini itiraf et tirmek için) de ki: “Göklerden ve yerden sizi sürekli rızıklandıran kimdir?” (Onlar bunu bilseler de mah cup duruma düşmemek için sessiz kalabilirler. O zaman sen) de ki: “Allâh’tır! (Bütün nimetlerin sahibi olan Allâh’a iba det edenle, hiçbir şeye yaramayan cansız varlıkları O’na ortak edenler eşit olamayacağına göre,) gerçekten de biz yahut siz (iki fırkadan birimiz) elbette büyük bir hidâyet üzeredir, ya da pek açık bir sapıklık içe risindedir!”
25
(Rasûlüm!) De ki: “Bizim işlemiş olduğumuz suçtan siz sorulma ya caksınız; sizin yapmakta ol duk larınızdan da biz sorulacak değiliz!”
26
(Habîbim!) De ki: “(Kıyâmet günü) Rabbimiz aramızı birleştirecek, sonra da (hiçbir zulme mahal bırakmadan) aramızda hak ile hüküm verecektir/ (haklıları cennete, haksız larıysa cehenneme göndermekle) ayrım yapacaktır/. Zaten (en zor konulara varıncaya kadar her hususta açıklayıcı hüküm veren) Fettâh da, (kimin hakkında ne hüküm vereceğini hakkıyla bilen) Alîm de ancak O’dur!”
27
(Ey Nebiyy-i zî şânım!) De ki: “O’na kattığınız o ortakları bana gös terin (bakalım! Bu odunlar ve taşlar mı Rabbimin ortaklarıymış)! Hayır! (Bu âciz yaratıklar asla Rabbime ortak ola mazlar!) Doğrusu Azîz ve Hakîm olan Allâh ancak O’dur. (Şöyle ki; O’nun gücü sadece varlığı kendinden olan bir Zât’ta bulunabilir. O’nun yüce hikmeti de ancak Kendisi gibi her şeyi ilmiyle kuşatan bir Zât’a âit olabilir! Sizin taptıklarınızdaysa bu vasıflar ne arar?)”
28
(Rasûlüm!) Biz seni (Arap-Acem, siyah- beyaz ayrımı olmaksızın) topluca bütün insan lara, ancak (inananlar için) ger çek bir müjdeleyici ve (in kâr eden ler için) tam bir uyarıcı olarak gönderdik. Lâkin in sanların pek çoğu (bu gerçeği) bilmez (olduklarından, bu cehâletleri onları sana karşı gelmeye sürük)ler (durur).
29
Onlar (sana ve ashâbına): “İşte bu (kıyâmet kopacağına dâir) vaad(in gerçekleşmesi) ne zaman dır? Eğer (azâbın geleceğine dâir sözünüzde) doğru kimseler olduysanız (onu bize çabucak getirin)!” diyorlar.
30
(Habîbim!) de ki: “Sizin (kıyâ metle karşılaş manız) için, vaad edilen öyle büyük bir gün vardır ki; (vakti geldiğinde) ondan bir an bile sona da kala mazsınız, öne de geçemezsiniz.”
Sonraki 24 ayet →