1
Ey Nebî! Allâh’tan hakkıyla sakın (ve müşrikle re karşı da olsa verdiğin sözü bozma)! (Ama seni şirke davet eden) o kâfirlere ve münafıklara itaat etme! Şüphesiz ki Allâh dâima (onların yaptıklarını çok iyi bilmekte olan bir) Alîm ve (onlara yapılacak saldı rıyı bir hikmetle erteleten bir) Hakîm olmuştur.
2
Sen Rabbinden sana vahyolunmakta olana hakkıyla uy (da, müşriklere itaat etme)! Gerçekten Allâh yapmakta oldu ğunuz şeyleri(n görünen-görünmeyen tüm yönlerinden) dâima (hak kıyla haberdâr olan bir) Habîr olmuştur. (Bu yüzden O sana iki cihanda lazım olan tüm konuları vahyetmek tedir.)
3
Sen (bütün işlerini) Allâh’a (ısmarlayarak sadece O’na) tevekkül et! Zaten (tüm işleri üstlenecek ve hakkından gelecek bir) Vekîl olarak Allâh yeterli olmuştur. Uhud savaşından sonra Ebû Süfyan, İkrime ve Ebu’l-A’ver, Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`den aldıkları emanla Medîne’ye gelip münafıkların reisi ibni Übeyy’in misafiri oldular. Fakat Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e: “Sen bizim ilâhlarımıza hakareti bırak, onların da faydalarına ve şefaatlerine kail ol, bu suretle bir anlaşma yapalım!” şeklinde bir teklif yaptıklarında, münafıklar da onları destekleyince, Ömer (Radıyallâhu anh) onları öldürmeye kalkıştıysa da, Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) kendilerine eman verdiğini hatırlatarak buna engel oldu. İşte bu âyetlerle; kime karşı olsa da, söz bozma konusunda Allâh’tan korkulması gerektiği, ama İslâm dışı fikirlere asla uyulmaması ve onların şerrine karşı Allâh’a güvenmenin lüzûmu açıklanmıştır. (Beyzâvî, Hâzin)
4
(Müşriklerin ve münafıkların, zeki kimseler hak kında zannettiği gibi,) Allâh hiçbir adam için içeri sinde iki kalp yaratmamıştır. (Boşama niyetiyle: “Sen bana anamın sırtıgibisin!” diyerek) kendilerinden zıharda bulunduğunuz o eşlerinizi de sizin anneleriniz kılmamıştır (ki, size ebediyyen haram olsunlar. Ancak şer’an tayin edilen keffâreti yerine getirmeden onlarla cima etmek veya kendilerine şehvetle dokunmak size haramdır). Evlatlıklarınızı da (özbeöz) oğullarınız kılmamıştır (ki, evlatlıklarınızın boşamasının ardından iddet lerini dolduran kadınlarla evlenmeniz haram olsun)! İşte bu (şekildeki konuşmalarınız), (hiçbir dayanağı olmaksızın) ağızlarınızla (söylediğiniz) sö zünüzdür (ki, böyle demekle ne bir adamda iki kalp olur, ne eşiniz ananız olur, ne de evlatlığınız çocuğu nuz olur)! (Siz böyle aslı astarı olmayan sözler konuşursunuz ama) Allâh (dâima, her yönden gerçeğe tıpatıp uygun olan) hakkı söyler ve Kendisi o (dosdoğru) yola hidâ yet eder. (Artık kendi lakırdılarınızı bırakıp, O’nun buyruğuna sarılın.)
5
Onları (o evlatlık edindiklerinizi, gerçek) baba larına nispet ederek çağırın! Çünkü Allâh katında bu pek doğrudur. Eğer babalarını bilmiyorsanız, artık (onlar) sizin dinde kardeşleriniz ve dostları nızdır. (Buna göre onlara: “Oğlum, çocuğum!” gibi laflar söylemeyip, “Kardeşim ve dostum!” diye hitap edin. Bu yasaklamadan önce, yanılmayla yahut dil sürçmesiyle başkasının çocuğuna “Oğlum, evladım!” gibi sözler sarf ederek) kendisiyle ilgili hata yapmış olduğunuz şeylerde sizin üzerinize hiçbir günahyoktur. Velâ kin kalplerinizin kastetm(esiyle bile bile) iş(lemiş) olduğu(nuz) şeyler(in mesuliyeti müstesnâ)! Allâh dâima (tevbekârları çok ça bağışlayan bir) Ğafûr ve (kullarına çok acıdığı için yanılgının vebâlini kaldıran bir) Rahîm olmuştur.
6
O Nebî(yy-i zî`şân), müminlere kendi (öz) canlarından evlâdır (daha önde ve daha yakındır)! (Ken disi müminlerin babası makamında olduğu için,) eşleri de onların anneleri (yerinde olduğundan, Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in vefatından sonra bile hiçbir kimsenin onlarla evlenmesi helâl değil)dir! (Din kardeşliği hakkına sahip) müminlerden ve (hicret hakkına mâlik) muhâcirlerdense, rahîm (ve akraba lık) sahipleri (olan Müslümanlar), onların bir kısmı diğer bir kısma (vâris olmaya) Allâh’ın (hüküm ve taksimini yazmış olduğu) kitab(ı olan Levh-i Mahfûz’da ve Kur’ân)ında daha yakındır(lar, zira akrabalık hakkı miras konusunda bunlardan öndedir). Ancak (miras yoluyla değil de, bıraktığınız malın üçte birini geçmemek üzere vasiyet yoluyla) dostla rınıza bir iyilik yapmanız müstesnâ! İşte bu (karar), o kitapta yazılan bir şey olmuştur.
7
Hani Biz tüm peygamberlerden, (ilk başta ruh lar âleminin ilk peygamberi olan) senden, (özellikle de Ülü’l-azm sayılan) Nûh’tan, İbrâhîm’den, Mûsâ’dan ve Meryem oğlu Îsâ’dan (elçilik görevlerini tebliğ etme ve hak dine davet hususunda) kuvvetli sözle rini almıştık. (Gerçekten de) Biz onlardan (bu konuda) pek değerli, güvenilir ve (yeminlerle) kuvvetli bir söz almıştık.
8
Neticede O (Allâh-u Te`âlâ), (teb liğ görevini yerine getireceklerine dâ ir verdikleri sözlerinde) doğru olan (peygamberlere ve Kalû Belâ’da on lara inanacak larına söz verip, bu sözü îfâ eden mümin) kimselere (kıyâmet günü) sadâkatlerinden sora(rak, sa dâkat siz kâfirleri mahcup durumda bıraka)caktır. Zaten O, (bu sözü bozan) o kâfirler için çok acı verici büyük bir azap hazırlamıştır.
9
Ey iman etmiş olan kimseler! Allâh’ın, üzerinizde bulunan (bunca) nimet(ler)ini hatırlayın! Hani size (saldırmak için, Kureyş’le ittifak kuran Arap ve Yahudi kabilelerinden on beş bin kişilik) ordular gelmiş, Biz de onlar üzerine (dondurucu) büyük bir rüzgâr ve kendilerini görmediğiniz (bin kişilik melek) ordular(ını) göndermiştik. Allâh sizin (hendek kazma, harp hazırlığı yapma ve Kendisine ümitle yalvarma gibi) yapmakta olduğunuz şeyleri dâima (hakkıyla gören ve bu yüzden size yardım eden bir) Basîr olmuştur. Buradan itibaren yirmi beş âyet-i kerîme, hicretin beşinci senesinde vuku bulan Hendek muharebesinden bahsetmektedir. Ebû Süfyan önderliğindeki Kureyş, Benû Esed, Gatafan, Benû Âmir ve Benû Süleym’den oluşan müşrik kabileleriyle birleşmiş, Yahudilerden, Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in aleyhine kimseyle birleşmeyeceklerine dâir söz veren Kureyza oğulları ise, Nadîr oğullarının lideri Huyey’in kışkırtmalarıyla bu birliğe katılmış ve böylece on beş bin kişiye ulaşan birleşik güçler Medîne’yi kuşatmışlar, sahâbe-i kiram ise şehrin etrafına kazdıkları hen dekler arkasına mevzilenip, Allâh-u Te`âlâ’nın gönderdiği melek ordularının yardımıyla, bir de düşman karargâhını darmadağın eden kasırgayla zafere ermişler, şer güçler de zelîl bir durumda kaçmaya mecbur kalmışlardır.
10
Bir zaman ki onlar(dan Gatafan oğulları, bu lunduğunuz vâdiye göre) üstünüzden ve (Kureyş ise) aşağı (tarafı)nızdan size gelmişlerdi. Hani gözler (korku ve şaşkınlıkla yerlerinden) kaymış, kalpler boğazlara ulaşmıştı ve böylece siz Allâh’la ilgili türlü türlü zanlarla tahminde bulunuyordunuz. (İçinizden ihlâslı olanlar Allâh-u Te`â lâ’nın, dînine ve Habîbine mutlaka yardım edeceğine kanaat ediyorlar, münafıklar ise kandırıldıklarına inanıyorlardı!)
11
İşte (içlerindeki münafıklar iyice belirlensin diye) o zaman müminler imtihan olundu ve onlar çok güçlü bir zelzele ile (maddîmanevî her yönden) sarsıldılar. (Fakat Rablerinin korumasıyla her türlü fitneden kurtuldular.)
12
Hani o münafıklar ve kalplerinde (inanç zafi yeti gibi) bir nevi hastalık bulunan o kimseler: “Allâh ve Rasûlü bi ze (zafer vaad ederken) bir aldatmaca dan başka bir şey vaad etmemiş!” diyordu.
13
Vaktâ ki; içlerinden (münafık) bir topluluk: “Ey Yesrib halkı (ve Medîne ahâlisi)! (Bu güç kar şısında) si zin için hiçbir duruş/dura cak yer/ yoktur, öyleyse (Medî ne’deki evlerinize ve eski şirkinize) dö nün!” demişti. Onlardan bir fırka da: “Şüphesiz bizim evlerimiz açık (ve duvarları za yıf olduğundan hırsız tehlikesiyle karşı karşıya) dır!” demekte oldukları halde o Nebi’den (geri dönüş için) izin istiyordu. Hâlbuki onlar(ın evleri) asla açık değildi (bilakis çok muhafazalıydı)! (Aslında) onlar kaçmaktan başka bir şey istemiyorlardı.
14
Eğer onlar üzerine (Medîne’nin ve evlerinin) etraflarından girilecek olsa, sonra da onlardan (en büyük) fitne (olan dinden dönüş ve Müslümanlarla savaş) istense, (kendilerinden bunu talep edenlere) elbette bunu verirlerdi ve bunu ancak (cevap hazır lığı yapacak kadar) pek az (bir zaman) bekletirlerdi.
15
Oysa andolsun ki, elbette onlar bundan önce “(Düşmana karşı) arkaları(nı) dönmeyecekler!” diye Allâh ile kesinkes sözleşmişlerdi. Al lâh’ın ahdi (ve O’na verilen tüm sözlerin yerine getirilip getirilmediği) ise (kullardan) sorulacak bir şey olmuştur!
16
(Habîbim!) De ki: “Ölmekten ya da öldürül mekten kaçıyorsanız, (eceliniz geldiyse) bu kaçış asla size fayda vermeyecektir! (Ama eceliniz gelme diyse) o zaman ancak (ecelinize kadar) pek az (bir süre dünya hayatından) faydalandırılırsınız!”
17
(Rasûlüm!) De ki: “O (Rabbiniz) sizinle ilgili bir kötülük (ve bozgun) dilerse, ya da sizin hakkı nızda bir rahmet (ve zafer) murad ederse, işte sizi Allâh’tan (gelecek şeye karşı) koruyacak o kişi de kimdir?! Onlar kendileri için Allâh’tan başka ne bir dost, ne de gerçek bir yardımcı bulamazlar (ki, kendile rine bir kâr temin edebilsinler veya bir zararı savuş turabilsinler)!”
18
Allâh içinizden (insanları Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e yardım etmekten) geri bırakanları da, (kendileri gibi münafık olan) kardeşlerine: “Bize gelin! (Gözümüz yollarda kaldı, Muhammed ve ashâbı bir lokma et parçası, tam bir et olsa ne ya zar? Ebû Süfyan ve adamları onları yutar! Bırakalım ne yaparlarsa yapsınlar!)” diyenleri de muhakkak bilmektedir. Zaten onlar savaşa ancak pek az (bir zaman, ora da kendilerini göstermek için) gelirler.
19
(Gelseler bile) size karşı (yardımda) pek cimri kimseler olarak (gelirler)! Bir de (kendilerine) kor ku geldiği zaman, sen onları, üzerine ölüm(ün şid detlerin)den dolayı baygınlık çökmüş o kimse gibi gözleri döner bir halde sana bakıyorlarken gö rürsün! Korku gittiğinde (ve ganimetler taksim edilmeye başladığında) ise, o (dünya) mal(ın)a karşı çok (düş kün ve) cimri kimseler hâlinde (“Bize ganimetten payımızı verin! Sizin bizden ne üstünlüğünüz var?” diye) size keskin dillerle eziyet ederler/darbe in dirirler/bağırarak sert bir şekilde konuşurlar/. İşte onlar (gerçekte) iman etme mişler dir, bu nedenle de Allâh onla rın amellerini(n sevabını) boşa çıkarmıştır. İşte bu Allâh’a göre pek kolay bir şey olmuştur. (Zira O, münafıkların geri durmasıyla mümin kullarının yenik duruma dü şeceğinden endişe etmediği gibi, kimsenin iti razın dan korkmadığı için, onların amel lerinin iptalinden etkilenmez.)
20
(Allâh-u Te’âlâ’nın gönderdiği kasırgayla kâfir orduları darmadağın olup kaçtıkları halde, hâlâ) onlar (bir türlü üzerlerinden atama dıkları korkaklık nede niyle) o (düşman) birliklerin(in) gitmediklerini sa nırlar. Ama o birlikler (bir daha) gelecek olsa, (tekrar aynı korkuyu yaşamamak için) gerçekten arzu eder lerdi ki, onlar bedevîler içerisinde çölde yaşayan kimseler olsalardı da, (Medîne tarafından gelenle re) sizin haberlerinizden sorsalardı. Zaten onlar sizin aranızda olsalardı, ancak pek az savaşırlardı! (Ama bu da Allâh için olmayıp, utanma belası ve gös teriş için olurdu.)
21
Andolsun ki elbette sizin için; (özellikle de) Allâh’a ve o son güne ümit bağlamakta bulunmuş olan/Allâh’tan ve o son günden korkmakta bulun muş olan/ ve (korku, arzu, bolluk ve darlık gibi tüm hallerinde) Allâh’ı çokça anmış olan kimseler için Allâh’ın Rasûlünde pek güzel ve uyul mayı gerek tiren birçok haslet/çok güzel bir örnek/ bulunmaktadır! (Nitekim, onun harpteki sebatı ve Allâh yolunda birçok zorluklara katlanması da, müminlerin örnek alması gereken başlıca özelliklerindendir.)
22
Müminler o birlikleri gördüğü zaman: “İşte (karşılaştığımız) bu (dehşet verici manzara), Allâh’ın ve Rasûlünün bi ze vaad etmiş olduğu şeydir! (Çün kü, Allâh bize: ‘Yoksa siz, kendinizden önce geçen mü minlerin başına gelenlerle karşılaşmadan cennete gireceğinizi mi san dınız!’ buyurarak bunu haber ver mişti. Rasûlü de: ‘Yakında kâfirlerin sizin aleyhinizde toplanmalarıyla iş zora girecektir, ama netice onların aleyhine sizin lehinize gelişecektir. Muhakkak onlar dokuz gün sonra üzerinize geleceklerdir!’ buyurarak, başımıza gelecekleri bize bildirmişti.) Allâh da, Rasû lü de doğru söylemiştir.” dediler ve bu (karşılaştıklarızorlu savaş) onları ancak (Allâh’ın sözlerine) kuvvetlice inanmak ve (tüm buyruklarına, kaza ve kaderlerine karşı) tam bir teslimiyet bakımından artırmıştır.
23
(Samimî) müminler içerisinden öyle erler vardır ki, (er meydanında Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ile sebat edip, kâfirlerle savaşacaklarına dâir) üzerinde Allâh ile sözleşmiş oldukları şeye sadâ kat göstermişlerdir (ki bunlar; Osman ibni Affân, Tal ha, Sa’d ibni Zeyd, Hamza ve Mu s’ab (Radıyallâhu anhüm) gibi zatlardır). İşte onlardan kimi (“Ben şehit olana kadar kâfir lerle cihat edeceğim” diyerek yapmış olduğu) adağını yerine getirmiştir (ki Hamza ve Mus’ab (Radıyallâhu anhümâ) onlardandır)! İçlerinden bir kısmı da (şehâdet şerefine nâiliyeti) beklemektedir (ki, Osman ve Talha (Radıyallâhu anhü mâ) bun lardandır)! Onlar en ufak bir değiştirmeyle bile (sözlerini) değiştirmemişlerdir.
24
Neticede Allâh sâdık kimseleri (sözlerinde) sadâkatleri sebebiyle mükâfatlandıracaktır, (nifak üzere öleceklerini bilir de, cehenneme gitmelerini) dilerse münafıklara azap edecek veya (irâdelerini tevbe et me yönünde kullanacaklarını bilirse) onlara tevbe nasip edecektir. Şüphesiz ki Allâh dâima (pişman olanların günah larını çokça bağışlayan bir) Ğafûr ve (kullarına çok acı dığı için tevbelerini kabul eden bir) Rahîm olmuştur.
25
(İşte) böylece Allâh o kâfir olmuş (ve Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e karşı birleşmiş) kim seleri öf keleriyle (memleketlerine) geri çevirmiş tir ki, hiçbir zafer elde edememişlerdir. Müminlere ise Allâh savaşta yeterli gelmiştir! Allâh dâima (istediğini yaratmaya pek güçlü bir) Kaviyy ve (hiç yenilmeyip sürekli gâ lip gelen bir) Azîz olmuştur.
26
Böylece O (Rabbiniz), kitap eh linden (olduk ları halde) o (müşrik ola)nlara arka çıkmış olan (Be nî Kureyza’ya mensup) o kişileri de kalelerinden indirmiş ve kalpleri içerisine şiddetli bir korku atıvermiştir. (Bu yüzden) siz (hiçbir direnişle karşılaşmaksızın) bir kısmını öldürüyorsunuz, bir fırkayı da esir ediyorsunuz!
27
Ayrıca O (Allâh-u Te`âlâ) sizi onların yerlerine, yurtlarına, mallarına ve (Hayber, Mekke, Acem ve Rum diyârı gibi kıyâmete kadar fethedeceğiniz) nice yerlere de mirasçı kılmıştır ki, (henüz) onlara ayak basmamışsınızdır. Allâh dâima her şeye (hakkıyla gücü yeten bir) Kadîr olmuştur. (Böylece sizin gibi güçsüz ve fakir bir ümmeti, dünyanın en güçlü imparatorluklarına gâlip kılacaktır.)
28
Ey Nebî(yy-i zîşân)! Eşlerine söyle ki: “Eğer siz o en alçak (dünya) hayatı(nı) ve onun (fâni) süsünü arzulamakta olduysanız, gelin sizi (boşanma bedeli ödeyerek, dünya metaından) faydalandırayım ve sizi (zarar ziyâna sokmadan) pek güzel bir salıvermeyle bırakayım! Bu âyet-i celîle indiği sıralarda Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) hemen hemen Arap Yarımadası’nın tamamına hâkim durumdaydı. Bu durumu gören eşleri, Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`den nafakalarına artış ve bazı süs eşyası talebinde bulundular. Bu talep karşısında sıkıntıya düşen Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) bir ay onlara yaklaşmama kararı aldı ve ashâb arasında Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in hanımlarını boşadığı haberi yayıldı. Bunun üzerine Hazreti Ömer (Radıyallâhu anh) Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in huzuruna girip durumu öğrendi ve kapıda bekleyen kalabalığa: “Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) hanımlarını boşamadı!” diye yüksek sesle bağırdı. O zaman Allâh-u Te`âlâ: “Tahyîr (serbest bırakma) âyeti” diye bilinen bu âyet-i kerîmeyi indirdi. O vakit Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in nikâhı altında beşi Kureyş’ten olmak üzere dokuz hanım bulunmaktaydı. Bu teklife en sevdiği hanımı olan Âişe (Radıyallâhu anhâ)dan başlayarak hepsine teker teker bu âyeti okudu. Hepsi de Allâh’ı, Rasûlünü ve âhiret yurdunu seçince, Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in mübarek yüzünde sevinç eseri belirdi. (Beyzâvî, Nesefî, Hâzin, Âlûsî)
29
Ama eğer siz Allâh’ı, O’nun Rasûlünü ve o sonraki yurdu(n son suz nimetlerini elde etmeyi) ar zu lamaktaysanız, şüphesiz ki Allâh güzel amel iş leyen sizlere (bu ihsâ nınıza karşılık) pek büyük ve çok fazla bir ecir (ve mükâfat) hazırlamıştır.”
30
Ey peygamber hanımları! İçinizden her kim (peygambere isyan ve onu üzecek taleplerde bulun mak gibi) pek açık ve çok kö tü bir iş yaparsa, (baş kalarına yapılana göre dünyada ve âhirette) kendisine azap iki kat katlanacaktır. İşte bu (şekilde kat kat azap yapmak), Allâh’a göre pek kolay bir şey olmuştur.
Sonraki 30 ayet →