Ana SayfaMealler › Mahmut Ustaosmanoğlu
MU

Mahmut Ustaosmanoğlu

Bu mealle oku
Mahmut Ustaosmanoğlu meali ile okumaya başla
Al-i İmran 1 / 200
1
Elif! Lâm! Mîm!
M.Ustaosmanoğlu 3:1
2
Allâh ki; Kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur! (Ezelî ve ebedî olan Zât’ına âit bir hayatla) Hayy’dır; (yaratıklarını yönetme ve koruyup kollama işini dâima üstlenmiş bulunan bir) Kayyûm’dur.
M.Ustaosmanoğlu 3:2
3
O, (verdiği haberlerde) hak ile iç içe olan o Kitabı sana, öncesinde bulunan (geçmiş kitap)ları doğrulayıcı olarak peyderpey indirmiştir, Tevrât’ı ve İncîl’i ise top yekûn bir halde indirmiştir!
M.Ustaosmanoğlu 3:3
4
(Allâh-u Te`âlâ) bu (Kur’â)ndan önce (Tevrât ve İncîl’i, kendi dönemlerinde bulunan) insanlar için (yol gösterici) birer hidâyet olarak (indirmiştir)! O, (hakkı bâtıldan ayıran) Furkan (vasfına hâiz Kur’ân)ı da indirmiştir. O kimseler ki Allâh’ın (kitaplarının) âyetlerini (ve peygamberleri vasıtasıyla gösterdiği mûcizeleri) inkâr etmişlerdir; (kâfirliklerinden dolayı) gerçekten kendileri için çok şiddetli büyük bir azap vardır. Allâh (iradesi engellenemeyecek ve azap etmesine mâni olunamayacak yegâne güce sahip bir) Azîz’dir; (bir benzerine kimsenin güç yetiremeyeceği kadar da) intikam sahibidir.
M.Ustaosmanoğlu 3:4
5
Şüphesiz ki Allâh; ne yerde, ne de gökte (bulunan ufak büyük) hiçbir şey Kendisine gizli kalmaz!
M.Ustaosmanoğlu 3:5
6
Ancak O’dur O Zât ki; (erkeklik, dişilik, siyahlık ve beyazlık gibi şekillerden hangisini) nasıl dilemekteyse rahimlerde size öylece sûret vermektedir! O (saltanatında) Azîz ve (yönetiminde) Hakîm olan Zât’tan başka hiçbir ilâh yoktur.
M.Ustaosmanoğlu 3:6
7
Ancak O’dur O Zât ki; sana o (eşsiz bir) Kitab (olan Kur’ân)ı indirmiştir. Ondan bir kısmı, (manası anlaşılamayacak derecede kısalıktan ve farklı yönlere ihtimalli olmaktan korunmak suretiyle) muhkem (ve sağlam kılınmış) birtakım âyetlerdir ki onlar o Kitab’ın anası (ve esası olduklarından, helâl ve haram gibi hükümlerde başvurulacak yegâne kaynak)dır( lar). Bir de (kısalığından veya muhkem bir âyetle çeliştiğinden dolayı farklı tefsirlere müsâit bulunan) diğer müteşâbih (âyet)ler! Artık o kimseler ki kalplerinde (haktan bâtıla doğru bir sapma ve) bir meyil vardır; işte onlar (insanları din adına) fitne(ye düşürmek) isteğiyle ve onu (canlarının istediği gibi) te’vîl etme arzusuyla, o (Kur’â)ndan müteşâbih olanın peşine düşerler (de onun sadece dış manasıyla yetinirler ve yanlış yorumlarla onu tahrife yeltenirler). Hâlbuki onun (tefsirinin nereye varacağını ve gerçek) te’vîlini Allâh’tan başkası bilemez (ve kimse “Kesinlikle bunun bundan başka manası yoktur!” diyemez)! İlimde (son derece derinleşerek) râsih olanlar ise (sapık fikirlilerin yaptığı gibi, müteşâbih âyetlerin manalarını karıştırmayıp): “Biz on(lar)a (Allâh-u Te`âlâ’dan geldiği şekliyle) iman ettik, (muhkem ve müteşâbih âyetlerin) hepsi (de, kelâmında hiçbir çelişki bulunmayan) Rabbimiz nezdinden (indirilmiş)dir.” derler. Zaten (duyuların tesirinden kurtulmuş) hâlis akıllara sahip olanlardan başkası (Kur’ân-ı Kerîm’de bulunan öğütleri) iyice düşünemez!
M.Ustaosmanoğlu 3:7
8
(İlimde râsih olan âlimler, Kur’ân’ın te’vîli hakkında sapıtanları görünce derler ki:) “Ey Rabbimiz! Bizi (muhkem ve müteşâbih âyetlerin tümüne inanmaya) hidâyet buyurduktan sonra (, kalplerini râzı olmadığın yorumlara kaydırdığın kimselere yaptığın gibi, bizim) kalplerimizi (de müteşâbihleri araştırmaya meylettirerek haktan) kaydırma ve bize tarafından bir rahmet bahşet (ki, hakta sebata muvaffak olalım ve günahlarımızdan kurtulalım)! Şüphesiz ki (karşılık beklemeden bolca bağış yapan) Vehhâb Sensin, ancak Sen!
M.Ustaosmanoğlu 3:8
9
Ey Rabbimiz! Gerçekten kendisi(nin geleceği)nde hiçbir şüphe bulunmayan büyük bir gün(de hesaba çekmek) için insanları toplayacak olan Sensin! Muhakkak ki Allâh (herhangi bir kimseye vermiş olduğu) sözü bozmaz!” Muhkem âyetler, misale muhtaç olmayacak derecede çoktur. Müteşâbih âyetlere bir misal verecek olursak: “Rahmân Arş üzerine istivâ etti!” (Tâhâ Sûresi: 5) kavl-i şerifini gösterebiliriz. Burada geçen “İstivâ” kelimesi, lügate göre; “Oturma, kudret, istîlâ ve hâkimiyet” gibi manalara müsâit bir lafızdır. Ancak “Oturma” manası, muhkem âyetlerden olan: “O’nun misli hiçbir şey yoktur!” (Şûrâ Sûresi: 11’den) kavl-i şerifiyle tamamen çeliştiğinden, lügatte bulunan bu mananın verilmesi imkânsız hâle gelmiştir. Bu durumda Ehl-i Sünnet ulemâsı; selef ve halef olmak üzere iki türlü îzâh şekli geliştirmişlerdir. Selef tarifine dâhil olanlar, daha sâlim yolu tercih ederek, müteşâbih lafızları tefsir ve te’vîlden kaçınıp, “İstivâ” gibi âyet-i kerîmede geçen lafzın kendisini kullanmışlar, halef ise; yanlış yorumlara sebebiyet vermemek için daha sağlam yolu benimseyerek, “Kudret, hakimiyet ve istîlâ” gibi müsâit manalarla te’vîl etmişlerdir. “Muhkem ve müteşâbih” tabirlerinin farklı tarif ve misalleri için bakınız! Rûhu’l-Furkan: 3/330-341
M.Ustaosmanoğlu 3:9
10
O kimseler ki kâfir olmuşlardır; gerçekten ne malları, ne de çocukları, Allâh(ın azâbın)dan hiçbir şeyi asla kendilerinden def edemeyecek (ve rahmetinden hiçbir şeyi de temin edemeyecek)tir. İşte o (cehennem) ateşin(in) odunları, onlardır ancak onlar! Bu âyet-i kerîmede geçen kâfirlerden maksadın; Necrân Hristiyanları yahut Kureyza ve Nadîr Yahudileri veya Arap müşrikleri olduğu hakkında müfessirlerden birkaç görüş nakledilmişse de, hepsinin birlikte düşünülmesine bir engel yoktur.
M.Ustaosmanoğlu 3:10
11
(Bu kâfirlerin, hakkı inkâr yolundaki gidişatı) Firavun hânedânı ve onlardan önce olanların âdeti gibidir ki, onlar Bizim (peygamberler vasıtasıyla gönderdiğimiz) âyetlerimizi yalanlamışlardı da, günahları sebebiyle Allâh hemen onları yakalayıvermişti. Allâh (inkârcılara karşı) azâbı çok şiddetli olan bir Zât’tır.
M.Ustaosmanoğlu 3:11
12
(Habîbim!) O kâfir olmuş (Yahudilere ve müşrik) kimselere de ki: “Pek yakında mağlup edileceksinizve cehenneme sürgün edileceksiniz. O ne kötü döşek olmuştur!”
M.Ustaosmanoğlu 3:12
13
(Ey sayılarının ve silahlarının çokluğuna aldanmış Yahudiler! Bedirgünü muhârebe meydanında) birbiriyle karşılaşmış olan (mümin ve müşrik) iki cemaatte sizin (çok yakında yenik düşeceğinizi anlayabilmeniz) için gerçekten büyük bir âyet vardı. (Rasûlüllah (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ve ashâbından oluşan) bir cemaat Allâh yolunda savaşıyor, kâfir olan diğer bir topluluk ise, (açıkça) göz görüşüyle onları kendilerinin (bine yaklaşan sayılarının) iki misli (fazla olarak) görüyorlardı. /(Kâfirler Müslümanların üç katı fazla olmalarına rağmen, müminler) onları kendilerinin iki misli (altı yüz kişi) olarak görüyorlardı (ki: “Sabırlı yüz kişinin, iki yüz kişiye galip kılınacağı” vaadine yakînen inandıkları için sebat edebilsinler)./ Allâh dilediğini yardımıyla destekler. İşte şüphesiz ki (Allâh’ın) bu (şekilde azı çok, çoğu ise az görünen bir hale sokması)nda, basîret (ve isâbetli görüş)lere sahip olanlar için elbette pek büyük bir ibret vardır. Bedir muhârebesinde Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ve ashâbı üçyüz on üç kişi olup, yetmiş yedisi muhâcirlerden, iki yüz otuz altısı ise ensârdandı. Muhâcirlerin sancaktarı Ali ibni Ebî Tâlib (Radıyallâhu anh), ensârın bayraktarı ise Sa’d ibni Ubâde idi. Mekke müşriklerinin sayısı da dokuz yüz elli kadardı. Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in hicretten sonra katılmış olduğu ilk savaş olma özelliğine sahip olan Bedir vakasında birçok mûcize zuhur etmişti ki, bu âyet-i kerîmede de bunlardan biri konu edilmektedir. Şöyle ki; Enfâl Sûresi`nde beyan edildiği üzere; müşrikler korkup kaçmasın diye Allâh-u Te`âlâ evvela müminleri onların gözünde çok az göstermiş, bu görüşle üzerlerine saldırdıklarında ise, onları kendilerinin iki misli olarak bindokuzyüz kişi kadar kalabalık göstermiştir. Demek ki az ve çok gösterme mûcizeleri, aynı durum için söz konusu olmayıp, farklı haller hakkındadır.
M.Ustaosmanoğlu 3:13
14
O nefse hoş gelen şeylerin; kadınların, oğulların, altın ve gümüşten yığın yapılmış çok malların, (yaratılışından alnı beyaz ve bedeni alacalı olarak) alâmetlenmiş/yaylıma salınmış/ (soylu ve güzel cins) atların, (deve, sığır, koyun ve keçi cinsinden) davarlar ve ekinlerin sevgisi insanlar için iyice süslü (ve çekici) kılınmıştır. İşte bu (sayılanlar), o en âdî (ve geçici dünya) hayatın( ın basit menfaatlerini temsil eden) metâ’ıdır( lar). Allâh ise, (en) güzel dönüş yeri (olan cennet) ancak Kendi nezdinde bulunan Zât’tır.
M.Ustaosmanoğlu 3:14
15
(Rasûlüm!) De ki: “İşte size! Bu (anlatıla) n(lar)dan daha iyisini haber vereyim mi size? (Günahlardan) hakkıyla sakınmış olan kimseler için Rableri nezdinde, içlerinde ebedi kalıcılar olarak (köşklerinin ve ağaçlarının) altlarından ırmaklar akmakta bulunan pek kıymetli cennetler, (hayız, nifas ve haset, fesat gibi hoş karşılanmayan vasıflardan) tertemiz kılınmış eşler, Allâh’tan da büyük bir rıza (ve memnuniyet) vardır (ki, ardında hiçbir kızgınlık bulunmamaktadır). Allâh tüm kulları(n yaptıklarını hakkıyla gören ve iyiliklere sevap, kötülüklere ise azapla karşılık verecek olan bir) Basîr’dir.
M.Ustaosmanoğlu 3:15
16
(Methedilen cennetler) o kimseler (için hazırlanmıştır) ki: ‘Ey Rabbimiz! Şüphesiz biz (davetine icâbeten) iman ettik. Öyleyse (sözünü yerine getirerek) bizim için günahlarımızı mağfiret et ve (fazl u kereminle) bizi o (cehennem) ateşin(in) azâbından koru!’ demektedirler.
M.Ustaosmanoğlu 3:16
17
(Emirleri tutmaya, yasaklardan sakınmaya ve karşılaştıkları belâlara karşı) sabredenleri, (niyetlerinde, sözlerinde ve tüm işlerinde) doğru olanları, (itaat ve duaya devam ederek) kunût yapanları, (mallarından bir kısmını Allâh yolunda harcayarak) infak edenleri ve(günahlarının affı için) seher (vakit)ler(in)de istiğfarda bulunanları (özellikle methederim)!”
M.Ustaosmanoğlu 3:17
18
Allâh, şüphesiz (taksim ve tayin ettiği rızıklarla eceller, kullarına emir buyurduğu hükümler ve karşılığında vaat ettiği sevaplarla azaplar dâhil hiçbir hususta) Kendisinden başka adâleti (icrâ ve) ikame etmekte olan hiçbir ilâh bulunmadığı gerçeğine şâhitlikte bulunmuştur. (O’nun büyük kudretini gören) melekler ve ilim sahipleri (olan peygamberler ve âlimler) de (aynı şâhitliği ikrar etmiştir). O (hiç yenilmeyip dâima gâlip gelen ve her işi yerli yerinde olan) Azîz ve Hakîm olan Zât’tan başka hiçbir ilâh yoktur!
M.Ustaosmanoğlu 3:18
19
Şüphesiz ki Allâh nezdinde o (gerçek ve makbul) din ancak İslâm’dır. O kendilerine (Tevrât ve İncîl) kitap(ları) verilmiş olan (Yahudi ve Hristiyan)lar, (İslâm’ın hak olduğuna dâir kesin) ilim onlara geldikten sonra, (hak ve hakikati anladıkları halde) ancak aralarında bulunan bir kıskançlıktan dolayı ayrılığa düşmüştür.(Bu yüzden Rasûlüllah (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in ve İslâm’ın doğruluğuna, Uzeyr ve Îsâ (Aleyhimüsselâm)ın Allâh’ın kulu olduğuna inanmak gibi itikadî konularda hak üzere birleşememişlerdir. Kimi Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`i ve İslâm’ı tümüyle nefyetmiş, kimi; Araplara mahsus olarak doğru kabul etmiş, kimi Îsâ ve Uzeyr (Aleyhimesselâm)ı Allâh’ın kulu ve rasûlü olarak görmüş, kimi de oğlu kabul ederek kâfir olmuştur.) Her kim Allâh’ın (kitaplarının) âyetlerini (ve hak dinin ancak İslâm olduğuna delâlet eden huccetleri) inkâr ederse şüphesiz ki Allâh, muhâsebesi pek çabuk olan Zât’tır. (Tüm kullarının hesabını, dünya saatlerinden altı saate denk gelen kısa bir süre içinde tamamlayacaktır.)
M.Ustaosmanoğlu 3:19
20
(Habîbim! Bunca deliller getirdikten sonra) artık eğer (Yahudi ve Hristiyanlar yine de) seninle (din konusunda) çekişecek olurlarsa, o zaman de ki: “Ben de kendimi Allâh’a teslim ettim, bana hakkıyla uymuş olan(lar) da!” (Demek ki; peygamberlerin ve âyetlerin kendisine davet ettiği ve bunca delillerin lehine kâim olduğu dosdoğru din, Allâh’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın O’na kayıtsız şartsız teslim olarak Müslüman olmaktır. Sizin yolunuz ise; peygamberlere Allâh’ın oğlu diyerek ve kitaplarınızın işinize gelmeyen hükümlerini değiştirerek şirk koşmaktır ki bu, “Kendini Allâh’a teslim etme” mefhumuna tamamen zıttır.) (Habîbim!) Yine o kendilerine kitap verilmiş olan kimselere ve (Arap müşrikleri gibi okuma yazma bilmeyen kitapsız) ümmîlere: ‘‘(Bana uyanlar İslâm’a girdiği gibi) siz de İslâm’a girdiniz mi? (Yoksa hâlâ kâfirliğinize devam mı edeceksiniz?)’’ de! Artık eğer İslâm’ı kabul ederlerse, gerçekten (sapıklıktan ayrılıp, doğru yola) hidâyet bulmuşlardır. Ama eğer (hak dîni kabulden) yüz çevirirlerse, (sana bir zarar veremezler. Zira) senin üzerine düşen (onları doğru yola kavuşturmak değil,) ancak tebliğ (vazifesi)dir. Allâh tüm kulları(n yaptıklarını hakkıyla görüp bilen ve hak ettikleri karşılıkları mutlaka verecek olan bir) Basîr’dir.
M.Ustaosmanoğlu 3:20
21
Şüphesiz o (Yahudi ve Hristiyan) kimseler ki; Allâh’ın âyetlerini inkâr etmektedirler, (kendilerince de meşrû’ ve) hak olmayan bir nedenle o peygamberleri öldürmektedirler ve insanlar içinden adâletle emretmekte olan kimseleri katletmektedirler; işte onları çok acı verici büyük bir azapla müjdele!
M.Ustaosmanoğlu 3:21
22
İşte onlar, ancak öyle kimselerdir ki; yaptıkları (iyilikler) dünyada da âhirette de boşa gitmiştir. (Bu yüzden kendilerine dünyada lânet ve rüsvaylık, âhirette de sonsuz azap vardır. İki cihanda da) onlar için (Allâh’ın azâbına karşı) yardımcılardan hiçbiri de yoktur.
M.Ustaosmanoğlu 3:22
23
(Habîbim!) Kendilerine o (Tevrât) kitab(ındaki malûmât)dan büyük bir nasip verilmiş olan kimseleri görmedin mi ki, (kimin doğru, kimin yanlış olduğuna dâir) aralarında hüküm versin diye Allâh’ın (Tevrât) kitabına çağrılıyorlar, sonra içlerinden bir fırka (bile bile Allâh’ın kitabına müracaattan) dönüyor. Zaten onlar yüz çevir(meyi âdet edin)en kimselerdir!
M.Ustaosmanoğlu 3:23
24
İşte bu (şekilde hakkı kabulden yüz çevirmeleri), şu sebepledir ki; gerçekten o (Yahudi ola)nlar: “(Buzağıya taptığımız süreye karşılık) sayılı birtakım günler dışında o (cehennem) ateş(i) bize asla dokunmayacaktır.” de(mek suretiyle azap konusunu hafife almışlar ve ateşte kalma süresini küçümse)mişlerdir ve (: “Biz Allâh’ın oğulları ve dostlarıyız! Bu yüzden, azap etse bile bize ancak çok az bir zaman azap eder!”, “Peygamber babalarımız bize şefaat edecektir!” gibi sözler sarf ederek) dinleri hakkında uydur(up konuş)muş bulundukları (o yalan yanlış) şeyler kendilerini aldatmış (ve boş kuruntulara daldırmış)tır.
M.Ustaosmanoğlu 3:24
25
Artık (onların durumu) nasıl olacak o zaman ki; kendisi(nin gerçekleşmesi)nde hiçbir şüphe bulunmayan büyük bir gün(ün muhâsebesi) için onları (manevî huzurumuza) toplamış olacağız da, herkese kazanmış olduğu şey(in karşılığı) tastamam ödenecek ve (günahları artırılıp, sevapları eksiltilmek suretiyle) kendileri zulme uğratılmayacaklardır?
M.Ustaosmanoğlu 3:25
26
(Habîbim! Mâdem ki ümmetinin Allâh yolunda cihâdı ilerletip İslâm’ı dünyaya hâkim kılarak Acem ve Rum hükümdârlıklarının saltanatlarına sahip olmasını istiyorsun, öyleyse bana dua ederken) de ki: “Ey mülkün Mâliki olan Allâh! (Saltanat ve) mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de mülkü çekip alırsın! Dilediğini (dünyada yahut âhirette veya her ikisinde de yardım ve tevfîkıne mazhar kılarak) aziz (ve değerli) edersin, dilediğini de (iki cihanda rezîl ü rüsvay ederek) zelil (ve alçak) edersin! Bütün hayırlar (ve şerler) ancak Senin (kudret) elindedir (ki, onun mâhiyeti kullarca malum değildir). Şüphesiz ki Sen (güçlü veya âciz kılma, yüceltme ya da alçaltma dâhil) her şeye (hakkıyla gücü yeten bir) Kadîr’sin!
M.Ustaosmanoğlu 3:26
27
(Gecenin saatlerinden bir kısmını eksiltip gündüze katarak) geceyi gündüze girdirirsin, (gündüzün saatlerini noksanlaştırıp geceye ilâve ederek) gündüzü de geceye girdirirsin. Ölüden diriyi çıkarırsın; diriden de ölüyü çıkarırsın! Dilediğini de (darlık ve fakirliğe uğratmadan) hesapsız olarak rızıklandırırsın!” Müfessirler burada geçen “Ölü ve diri” tabirlerini maddî ve manevî olmak üzere iki kısma ayırmışlar, maddî ölüye; insan suyunu ve yumurtayı, diriye de; insanı ve civcivi misal getirmişler, manen ölü ve diri kabul edilen şeylere ise; kâfir-mümin, âlim-câhil gibi örnekler zikretmişlerdir.
M.Ustaosmanoğlu 3:27
28
İnananlar müminleri bırakıp da kâfirleri dostlar edinmesin! İşte kendileri tarafından (gelebilecek,) sakınılması gereken büyük bir şeyden sakın(arak takıyye yap)manız dışında kim bunu yaparsa, işte o, Allâh(ın dostluğun) dan (ve dininden) yana en ufak bir şeyde (karar kılmamış, dostluk ve dindarlık denilebilecek en ufak bir vasfa bile sahip) olmamıştır. Allâh sizi Kendi Zât’ından sakındırmaktadır (ki, düşmanlarıyla dostluk ederek gazabına hedef olmayasınız). Zaten (ölümünüzden sonra) varış(ınız) ancak Allâh’adır. (O halde emirlerine karşı gelenler için O’nun katında sonsuz azaplar hazır olduğunu bilin de dostluk ve düşmanlık ilişkilerinizi ona göre ayarlayın.) Bu âyet-i kerîmeden anlaşıldığına göre; yönetim kâfirlerin elinde bulunduğu yerlerde can ve mal emniyetinden korkan bir Müslümanın, içinde düşmanlık gizleyip onlarla zâhiren dost geçinmesi ve haram bir kanı ya da haram bir malı helâl görmek gibi yasaklara düşmeksizin, kalbi iman dolu olduğu halde kendini müdafaa için diliyle onlardan olduğunu söylemesi câizdir. (Nesef î, Beyzâvî, Hâzin, Âlûsî)
M.Ustaosmanoğlu 3:28
29
(Habîbim!) De ki: “(Kâfirlerle dostluk gibi niyetlerden) göğüslerinizde bulunan şeyi gizlerseniz yahut onu açıklarsanız, Allâh onu bilmektedir. O, (sizin gizledikleriniz ve açıkladıklarınızdan öte,) göklerde olanları da, yerde bulunanları da (hakkıyla) bilmektedir. Allâh (kâfirlerin dostluğundan el çekmemeniz halinde sizden intikam almak dâhil) her şeye (hakkıyla gücü yeten bir) Kadîr’dir.”
M.Ustaosmanoğlu 3:29
30
Her nefis, (dünyada) hayırdan yapmış olduğunu da, kötülükten işlemiş bulunduğunu da hazırlanmış bir şey olarak (karşısında) bulacağı gün isteyecektir ki; keşke gerçekten kendisiyle o (günün ve o suçu)nun arasında pek uzak bir mesafe bulunmuş olsaydı (da, o güne hiç kavuşmasaydı ve günahlarının cezasıyla asla karşılaşmasaydı)! Allâh sizi Kendi Zâtın( a karşı gelip de azâbına uğramanız)dan sakındırmaktadır. Allâh tüm kullara (karşı son derece esirgeyici olan bir) Raûf’dur. (Bu yüzden gazabına uğramamaları için onları uyarmaktadır.)
M.Ustaosmanoğlu 3:30