2
İşte bu (sûrede buluna)nlar, (Allâh-u Te`âlâ tarafından indirildiğini mûcizeleriyle ispat eden ve manaları muhataplarınca) pek açık olan/(helâl ve haramı, emir ve yasağı) iyice açıklayan/ o (yüce) ki tabın âyetleridir.
3
İman etmekte olan bir toplum (yararlansın) için Biz sana Mûsâ ve Firavun’un önemli haberle rinden bir kısmını hak ile art arda okumaktayız.
4
Gerçekten Firavun o (Mısır ve civarındaki) toprakta (zulüm sınırlarını aşarak) azgınlık yapmış ve oranın halkını (kendi isteği doğrultusundahareket eden) birtakım fırkalar hâline getirmişti ki, onlar dan bir zümreyi (; İsrâîloğullarını) iyice güçsüz dü şürüyordu, oğullarını çokça boğazlıyor, kadınlarınıysa diri bırakıyordu. Gerçekten de o, (kâhinlerin haberine dayanarak yüz bine yakın oğlan çocuğu öldürtecek derecede fe sat çıkaran) bozgunculardan (biri) olmuştu.
5
Ama Biz istiyorduk ki o toprakta zayıf duruma düşürülmüş olan o kimselere iyilikte bulunalım, onları (hayırda kendilerine uyulan) pek değerli ön derler yapalım ve (Firavun hânedânını helâk etme mizin ardından, bırakacakları saltanata) onları mi rasçılar kılalım...
6
Bir de onlara o yerde (diledikleri gibi tasarrufta bulunmalarını sağlayacak şekilde geniş saltanat ve) iyice yerleşme imkânı verelim, Firavun’a, Hâmân’a ve ordularına da onlardan, (o köleleri konumun daki İsrâîloğullarının eliyle devletlerini kaybedeceklerine dâir) sakınmakta bulunmuş oldukları şeyi gösterelim (istedik)!
7
(O sırada oğlunu nasıl gizleyeceği endişesine kapılan) Mûsâ’nın annesine: “(Sakınabildiğin sürece) onu emzir, fakat ona karşı (casuslardan veya komşu lardan bir zarar geleceğine dâir) endişelenirsen he men onu (bir şeye sarıp ziftlenmiş bir sandık içeri sine koyarak) o deniz (gibi olan Nil nehrin)e bırak! (Boğulacağından, sütsüz kalaca ğından ya da kaybo lacağından) korkma ve (ayrılığı nedeniyle) üzülme! Şüphesiz ki Biz onu sana geri döndürücüleriz ve onu peygamberlerden biri kılıcılarız!” diye ilhamda bulunduk.
8
Nihâyet Firavun âilesi (o an için farkında olmasalar da) neticede onlara büyük bir düşman ve iyi bir üzüntü olsun diye onu (ırmak kenarında ağaca takılı bir halde) bulup aldı. Firavun da, Hâmân da, orduları da gerçekten (her işte yanıldıkları gibi ken disinden kurtulma uğrunda binlerce çocuğu kestikleri Mûsâ (Aleyhisselâm)`ı kucaklarında büyüterek yine ken dileri adına) yanlış yapan kimseler oldular.
9
Firavun’un hanımı (Âsiye (Radıyal lâhu anhâ) onu sandıktan çıkarınca, göz lerinin arasında bulunan nuru fark edip): “(Bu çocuk) bana da sana da bir göz ay dınlığıdır! (Sakın) onu öldürmeyin! Umulur ki bize fayda verir ya da onu çocuk ediniriz! (Zaten parmağından süt emmesi, tükürüğüyle has taların iyileşmesi gibi ve ondan gördüğümüz diğer hâ rikulâdelikler onun çok faydalı ve mübârek olduğu nun delillerindendir.)” dedi. Hâlbuki onlar (işin ne reye varacağının) farkında olamıyorlardı!
10
(Çocuğunun Firavun’un eline düştüğü haberini alan) Musâ’nın an nesinin kalbi (dehşete kapılarak ne tedbir düşüneceği hakkında) bomboş bir hâle gel di. Gerçekten o (, oğlunu taşıyan sandığın dalgalara kapıldığını görünce bağırarak) onu(n kendi oğlu olduğunu) açıklamaya elbette pek yanaşmıştı. Eğer Biz (sözümüze) inananlardan olması için (sabır ve sebat ilham ederek, bir de sekînet indire rek) kalbini güçlendirmeseydik (, neredeyse: “Vay oğlum!” diye bağırarak kendini ele verecekti)!
11
(Oğlunun başına gelenleri merak eden Yûhâniz vâlide) onun (Meryem adındaki) kız kardeşine: “(Mû sâ’nın) izini sür (de başına gelenlerden haber al)!” dedi. Böylece o da (kimseye hissettirmeden göz ucuy la) onu uzaktan gözetledi. Hâlbuki o (Firavu)n(un adam)lar(ı onun o çocuğu gözlediğinin) farkında değillerdi.
12
Zaten Biz (kardeşinin gözetlemesinden) daha önce (bir mûcize olarak) emziren (sütanne) ler(den emmey)i/e miş leri/emme yerlerini/ ona yasakla mıştık. Der ken o (kız kardeşi, getirilen hiçbir kadından emme yi kabul etme yen evlatlıkları yüzünden bü yük sıkıntı çeken Firavun ailesine): “Size bir hâne halkı göstereyim mi ki, onlar sizin için onu (emzirip büyütmeyi) üstlenirler ve onlar onun iyiliğini iste yicidirler?” dedi.
13
Nihâyet Biz onu annesine geri döndürdük, tâ ki gözü aydın olsun da üzülmesin, bir de bilsin ki şüphesiz Allâh’ın vaadi (önünde sonunda gerçekle şecek olan) bir haktır! Lâkin onların pek çoğu (Allâh’ın sözünün mutlaka yerini bulacağını) bilmezler (de İlâhî vaadler hakkın da hâlâ şüphe ederler)! Rivayetlere göre; Firavun o kızın teklif ettiği kadının getirtilmesini emretti. Onu kucağında susturmaya çalıştığı bir sıra da annesi gelince, Mûsâ (Aleyhisselâm) hemen onun kokusunu alıp emmeye başladı. Firavun ona: “Bu kadar kadını kabul etmezken seni nasıl kabul etti?” diye sorunca: “Ben hoş kokulu ve pâk sütlü bir kadınım, öteden beri her çocuk beni kabul eder!” dedi ve kesim senesine rastlamayan Hârûn adında bir oğlu bulunduğu mazeretiyle sarayda kalamayacağı için çocuğu evinde bakmak istedi. Bu teklifi kabul eden Firavun, günlüğüne bir dînâr da ücret belirleyerek, annesiyle birlikte onu evine gönderdi.
14
O (Mûsâ (Aleyhisselâm) aklının ve gücünün olgun laştığı) kuvvetlenme çağının sonuna ulaştığında ve iyice kemâle erdiğinde Biz ona (peygamberlik gibi) büyük bir hüküm ve (insanlara iki cihanda ya rarlı olan şeyler hakkında, özellikle de fıkıhla alâkalı) önemli bir ilim verdik! İşte (Mûsâ ve annesi gibi) güzel amelde bulunanları (iyiliklerine karşılık) ancak böylece mükâfatlandırırız.
15
(Firavun’un saraydan ayrıldığı bir sırada Mûsâ (Aleyhisselâm) oradan çıktı. Öğle uykusuna yatan) hal kının gaflet içinde olduğu bir zamanda o (Mısır) şehr(in)e girdi de, orada birbiriyle öldüresiye dö vüşmekte olan iki adama rastladı ki, işte bu, (din konusunda) kendisine eşlik eden adamlarından; işte şu ise onun düş manları (olan Firavun’un mensup olduğu Kıptî ırkı)ndandı. Kendi taraftarlarından olan kişi düşmanlarından olan kimseye karşı he men ondan yardım istedi. Mûsâ da ona (bir) yumruk vurdu da böylece ha yatını sona erdirdi. (İrâdesi dışında gerçekleşen bu öldürme hâdisesinden çok etkilenerek) dedi ki: “İşte bu (şekilde kasıtsız da olsa, Rabbimden emir almadan bir insana vurup ölümüne sebebiyet vermem), şeyta nın (süslü gösterdiği) işlerindendir! Şüphesiz ki o, (Âdemoğullarına karşı düşmanlığı) pek açık, saptı rıcı büyük bir düşmandır.”
16
O (kasten bir günah işlememişse de, Allâh-u Te`âlâ’dan izin almaksızın bir kişinin ölümüne sebe biyet verdiği için, Rabbine karşı bir alçalma ifadesi olarak): “Ey Rabbim! Gerçekten ben nefsime zulmettim (; kendime yazık ettim), artık benim için (hatamı) ba ğışla!” dedi. O da hemen onun için (zellesini) mağfiret etti. Şüphesiz ki O, (kullarının hatalarını çokça bağışla yan) Ğafûr da, (mahcubiyet verecek halleri ortadan kaldırarak merhametini gösteren) Rahîm de ancak O’dur!
17
(Mağfiret nimetine şükretmek için, bir daha böyle bir şey yapmayacağına dâir Allâh-u Te`âlâ’ya söz vermek üzere) dedi ki: “Ey Rabbim! Bana lüt fetmiş bulunduğun (aff-ı mağfiret gibi yüce bir) şey hakkı için; artık (bir daha bu gibi hatalara düşmeyeceğim ve) o (beni yardıma çağırarak hatama sebep olan) suçlulara arka çıkan bir yardımcı asla olma yacağım!”
18
Derken kendisi o şehirde (kısas yoluyla öldürüleceğinden) korku içerisinde (başına gelecekleri) dikkatlice beklemekte olan biri hâline geldi. Bir denbire dün ondan yardım istemiş olan o kimse (karşısına çıkmış ve) bağırarak (başka bir Kıptîye karşı) ondan yardım istiyordu. Mûsâ ona dedi ki: “Gerçekten de sen elbette apaçık bir azgınsın!”
19
O (yine dayanamayıp), kendisi ikisine de büyük bir düşman olan o (Kıptîlere mensup) kişiyi kuv vetlice yakalamak isteyince (, Mûsâ (Aley hisselâm)`ın bu sefer düşmanına değil de, kendisine vuracağını sanan İsrâîlî korkudan): “Ey Mûsâ! Dün bir şahsı öldürdüğün gibi (bugün) beni de mi öldürmek istiyorsun? Sen ancak yer (yüzün)de (işin nereye varacağını düşünme den asıp kesen) bir zorba ol manı istiyorsun, ama (insan ların arasını) düzeltmeye çalışanlardan olmanı istemi yor sun!” de(mek sûretiyle, ev velce öldürülen kişinin katilini arayan Kıptî’lere Mûsâ (Aley hisselâm)`ı ihbar et)di.
20
(Durumu haber alan Firavun hânedanından Mûsâ (Aleyhisselâm)`ın öldürülmesine dâ ir karar çıkınca, Firavun’un amcasının oğlu olup imanını gizlemekte bulunan Hizkîl adındaki) bir adam o şehrin en uzak yerinden (kalkıp, bir an evvel Mûsâ (Aleyhisselâm) a ha ber yetiştirerek kurtulmasını temin etmek için) ko şar olduğu halde geldi de: “Ey Mûsâ! Gerçekten (devletin) ileri gelenler(i toplanıp) seni öldürsün ler diye, seninle ilgili istişârede bulunuyorlar; der hal (bu şehirden) çık! Şüphesiz ki ben özellikle senin için iyilik iste yenlerdenim!” dedi.
21
Hemen o da korkulu bir halde (etrafı) iyice gözetleyerek oradan çıktı ve (Mevlâ Te`âlâ’dan başka sığı nılacak merci olmadığını bildiği için): “Ey Rabbim! Bu zâlimler topluluğundan beni kurtar (da onlara yakalanmayayım)!” dedi.
22
(Mûsâ (Aleyhisselâm), Firavun’un yönetimi altın da bulunmayan ve Şu`ayb (Aleyhisselâm) gibi büyük bir peygamberi barındıran) Medyen tarafına yöneldiği vakit: “Umulur ki Rabbim beni (kurtuluşa erdirecek) yolun doğrusuna iletir!” dedi. Mûsâ (Aleyhisselâm) Mısır’dan kaçarken yol bilmediği için, güvende olmayanların yapması gerektiği gibi en büyük yola değil de, orta yola girdi. Peşine düşenlerse diğer iki yola gir diklerinden ona ulaşamadılar. Böylece sekiz gece yalın ayak vaziyette kaldı ve ağaç yapraklarından başka bir şey yemeden durdu. Ama Allâh-u Te`âlâ’ya karşı tevekkülünü ve hüsnü zannını hiç bozmadığından Rabbi ona Cebrâîl (Aleyhisselâm) ı göndererek Medyen’in yoluna iletti. (Âlûsî)
23
Medyen suyun(un bulunduğu kuyuy)a var dığı zaman, onun başında, farklı insanlardan ka labalık bir topluluk buldu ki (hayvanlarını) suvar maktaydılar. Aşağılarında ise (insanlardan uzakta duran) iki kadın buldu ki (diğer hayvanlara karış masın diye koyunlarını sudan) engelliyorlardı. O: “İkinizin isteği nedir (; niçin sudan geri duru yorsunuz)?” dedi. O ikisi: “(Yabancı erkeklere karışmamak için) ço banlar (hayvanlarını suyun başından) döndürünceye kadar biz (koyunlarımızı) suvarmıyoruz, babamız ise (yaşça) pek büyük bir ihtiyardır (, başka kimse miz de bulunmadığından iş bize düştü)!” dediler.
24
Bunun üzerine (Mûsâ (Aleyhisselâm) ayakları yaralı, yorgun ve aç hâline rağmen onlara acıyarak, yedi kişinin zor kaldıracağı taşla kapatılmış başka bir kuyuyu açtı ve) o ikisi için (hayvanlarını) suvardı da sonra (şiddetli sıcaktan dolayı bir) gölgeye doğru çekildi ve: “Ey Rabbim! Ben gerçekten hayır (ve rızık) dan (, yiyecek olarak az veya çok) bana indir diğin (ve indireceğin) şeye muhtaç biriyim!” dedi.
25
Derken o ikisinden biri (, elbisesiyle yüzünü örtmüş bir halde) büyük bir utangaçlık üzere yürüyerek ona geldi de: “Şüphesiz babam seni davet etmektedir ki, o seni bizim için (hayvanları) suvarmanın ücretiyle mükâfatlandırsın!” dedi. Ne zaman ki o, o (kızların babası)na geldi ve (başından geçen) anlatılmaya değer o haberi kendisine anlattı, o: “(Bu topraklarda Firavun’un hükmü geçerli olmadığı için) korkma! (Artık) o zâlimler toplumundan kurtuldun!” dedi. Ömer ibni Hattâb (Radıyallâhu anh)`dan rivayet edildiği üzere; Şu`ayb (Aleyhisselâm)ın kızı Mûsâ (Aleyhisselâm)`a gelirken elbise siyle yüzünü kapattığı için Allâh-u Te`âlâ tarafından “Çok utangaç” olma vasfıyla methedilerek onun bu hâli bütün Müslümanların kadınlarına örnek gösterildi. (Âlûsî)
26
O ikisinden (, ileride eşi olacak olan) biri: “Ey babam! Sen onu (koyunlarımıza bakması için) ücretle tut, çünkü ücretle tutmuş olduğun kimse lerin en iyisi, gerçekten de pek güçlü ve güvenilir olan bu kişidir (zira birçok insanın kaldıramayacağı bir taşı tek başına kaldırması ve ‘Arkamdan yürü ki, esen rüzgârla elbisen bedenine yapışıp da vü cut şek lin meydana çıkmasın!’ diyerek beni önünde yü rüt me mesi, onun kuvvetinin ve güvenilirliğinin en büyük alâmetlerindendir)!” dedi.
27
(Kızının ferâset dolu bu sözleri üzerine) O (Şu`ayb (Aley hisselâm), Mûsâ (Aleyhisselâm)`a): “Muhakkak ben, senin ba na sekiz sene işçilik yapmana karşılık işte şu iki kızımdan birini sana nikâh etmek istiyorum; eğer (bu çalışmanı) on (yıl)a tamamlarsan, artık (bu benim şartım gereği olmayıp) senin katından (yapılan bir ikrâm olacak)dır. Ben (on yılı doldurmayı mecbur kılarak, inceden in ceye vakit hesabı yaparak ve işlerini sıkı takipten geçi rerek) sana zorluk çıkarmak istemem; inşâallâh pek yakında beni (güzel davranışlı, sözüne sâdık ve iyi huylu) salih kimselerden (biri olarak) bulacak sın!” dedi.
28
O: “İşte bu (anlaşma) benimle senin aranda (karara bağlanmış)dır; o iki sürenin (kısası ya da uzunundan) hangisini tamamlayacak olursam, artık (on seneden faz lası istenemeyeceği gibi, sekiz seneden yukarısı da istenerek) bana karşı hiçbir hak sızlık olamaz! Zaten Allâh (anlaştığımız şartlar hak kında) söylemekte olduğumuz şeyler üzerine (hak kıyla şâhit olan bir) Vekîl’dir.” dedi.
29
Mûsâ o (en uzun) süreyi bitirip (Şu`ayb (Aleyhisselâm)ın izniyle Mısır’daki yakınlarını ziyaret maksadıyla) âilesiyle birlikte yola çıktığında (, karlı ve karanlık bir havada yolunu kaybetti. Tam o sırada) Tûr tarafından pek açık şekilde bir ateş gördü de, ailesine: “(Siz burada) bekleyin! Gerçekten de ben net olarak bir ateş gördüm, ola ki ben o (yolun durumu)ndan size bir haber yahut belki siz ısınırsınız diye o ateşten kalın bir odun parçası getiririm!” dedi. Rivayete göre; Mûsâ (Aleyhisselâm) koyunlarını ve âilesini yanına alarak kış mevsiminde yola çıktı, fakat Şam krallarından korktuğu için ana yoldan gidemedi. Hâmile olan eşinin de gece mi gündüz mü ne zaman doğum yapacağı belli değildi. Yol güzergâhı kendisini Tûr dağının batı tarafına sevk etti. O sırada hanımını doğum sancısı tutuverdi. Derken ateş yakmak istedi fakat başarılı olamadı. İşte tam o anda uzaktan parlayan bir ateş görünce âyet-i kerîmelerde bahsedilen hâdiseler meydana geldi. (Âlûsî)
30
Oraya vardığında, o mübârek yer parçasın daki (Tuvâ) vâdi(si)nin (Mû sâ (Aleyhisselâm)` a göre) sağ/bereketli ve uğurlu/ tarafından; (orada bulu nan) o (İlâhî tecellîye mazhar kılınmış) ağaçtan (kendi sine) şöyle nidâ olundu: “Ey Mûsâ! Şüphesiz ki Ben; bütün âlemlerin Rab bi olan Allâh ancak Benim!..
Sonraki 30 ayet →