2
(Habîbim!) Biz bu Kur’ân’ı sana (“Kâfirler niye inanmıyor?” diye üzülerek, teheccüd namazında çok ayakta durarak ve sıralı oruçlarla aç susuz kalarak) yorulasın diye indirmedik.
3
Fakat (Allâh-u Te`âlâ’dan) korkmakta olan/ korkacak olan/ kimselere büyük bir öğüt olsun diye (indirdik)!
4
Yeri ve yüce gökleri yaratmış olan O Zât tarafından peyderpey bir indirilişle!
5
O Rahmân (olan Allâh-u Te`âlâ, bir mekâna yerleşmekten münezzeh olarak, Kendi murad ettiği mana üzere, Zât’ına yakışır şekilde) Arş’a istivâ buyurmuştur/Rahmân(ın emri ve hükmü) Arş’a (yönelip) isti vâ etmiştir/ Rahmân (en büyük cisim olan) Arş (dâhil tüm yaratıklar) ı (hükmü altına almış ve hepsini ilmen kuşatarak) istîlâ etmiştir/. Bu ve benzeri bazı âyet-i kerimeler, “Müteşâbih âyetler”den oldukları için kendilerini yanlış yorumlayan bazı sapık fırkalar, Allâh-u Te’âlâ’nın gökte olduğunu ve Arş’ın üzerinde oturduğunu iddiâ etmektedirler. Hâlbuki Allâh-u Te`âlâ, sonradan yaratılanlara herhangi bir yönden benzemekten, zaman ve mekân bağımlılığı gibi ihtiyaçlardan son derece münezzehtir! Bu hususta geniş mâlûmât için bakınız: Âl-i İmrân Sûresi: 9; A’râf Sûresi: 54
6
Göklerde bulunanlar da, yerde olanlar da, ikisi arasında bulunan (hava, bulut, kuşlar ve bilinme yen nice varlıklar)lar da, o (yedi kat yerin dibindeki) nemli toprak altında olanlar da (mülkiyet ve yönetim bakımından) sadece O (Allâh-u Azîmüşşâ)na âittir.
7
(Habîbim! Zikir, dua veya herhangi bir iş için yüksek sesle konuşarak) sözü açığa vuracak olursan, (bil ki, Allâh-u Te`âlâ’nın buna ihtiyacı yoktur. Çünkü) gerçekten de O, (başkasıyla fısıldaştığın, hattâ konuş mayıp kalbinde sakladığın) sırrı da, (bir zaman sonra kalbine neler geleceğiyle alâkalı senin dahi bilmediğin, bu nedenle henüz kalbinde bulunanlardan) daha gizli olanı da bilmektedir.
8
Allâh ki; Kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur! (Delâlet et tikleri takdîs, tahmîd, ta’zîm ve tenzîh manaları açısından) en güzel isimler sadece O’na âit tir. (Ama isim ve sıfatlarının çokluğu Zât’ının birliğine zıt değildir.)
9
(Ey peygamberlik görevini yüklenen Habîbim! Senden ön ce de peygamberler bu dava uğrunda çok büyük eziyetlere katlanmıştır. Nitekim) sana Mûsâ’nın o önemli haberi geldi değil mi?
10
Hani o, (annesini ziyaret için kayınpederi Şu`ayb (Aleyhisselâm)`dan izin alıp Mısır’a doğru giderken, Tûr dağının bulunduğu Tuvâ vâdisine gelmiş, o sırada karlı ve karanlık bir kış gecesi hanımı çocuk doğururken) bir ateş görmüş de, âilesine: “Yerinizde durun! Gerçekten de ben net olarak bir ateş gördüm, ola ki ben size ondan alınan bir meş’ale getiririm (de ısınırsınız) ya da o ateş yanında (bana yol gösterecek) bir rehber bulurum!” demişti.
11
Oraya vardığında (kendisine) nida edildi ki: “Ey Mûsâ!
12
Şüphesiz ki Ben; senin Rabbin ancak Benim! Hemen iki ayakkabını çıkar (ki ayakların da bereket lensin)! Muhakkak ki sen, o mukaddes (ve mübârek) Tuvâ vâdisindesin!
13
Bir de; Ben seni (peygamberlik görevi için) seçtim, şimdi vahyolunacak şeyleri iyi dinle/vahye kulak ver/!
14
Şüphesiz ki Ben; Allâh ancak Benim! Ben den başka hiçbir ilah yok tur. Öyleyse Bana kulluk et, namazı da Beni hatırlamak için/Benim (seni) hatırlamam için/Ben (onu, kitaplarımda) zikretti ğim için/Beni(m namaz vakitlerimi) hatırladığında/ hakkıyla kıl.
15
Herkes çalışmakta olduğu şeyle karşılık görsün diye, o (kıyâmet) ân(ı) muhakkak gelicidir. (Kul lar dâima korku üzerinde bulunsunlar da günahlara hiç yaklaşmasınlar diye) Ben onu(n zamanını onlar dan) gizlemek istiyorum./ Ben onu (kullardan) giz lemekteyim/(kulların mazeretlerini ortadan kaldır mak ve onları uyararak hazırlıklı bulundurmak gibi birçok hikmetler söz konusu olmasaydı) az kaldı Ben onu gizleyecektim (de: ‘Kıyâmet gelecektir!’ diye kim seye bildirmeyecektim)/yakında (zamanı geldiğinde) Ben onu açıklayacağım/.
16
Artık o (namaza ve kıyâmet ânı)na inanmamakta bulunan ve (nefsinin) kötü arzusunun peşine düş(erek, aklını fikrini, gördüğü birtakım aldatıcı lez zetler bürü)müş olan bir kimse, sakın ha seni on (lara inanıp, gereğince davranmak)dan alıkoymasın, sonra (kâfirlerin aldatmalarına kanacak olursan) helâk olursun!
17
Ey Mûsâ! İşte o sağ elinde olan da nedir?”
18
Dedi ki: “Bu benim asâmdır! (Yorulduğumda, sürülerin başında dur duğumda ve sıçrama anında) ona yaslanıyorum, onunla koyunlarımın üzerine yap rak düşürüyorum. Onda benim için diğer birtakım ihtiyaçlar da vardır (yürürken onu omzuma atıp bazı eşyaları ona takarım, ona bağladığım iple kuyudan su çekerim, yılanları öldürürüm, vahşi hayvanları kaçırtı rım ve dinleneceğim zaman kendisine bağladığım şey leri gölgelik yaparım)!”
19
(Allâh-u Te`âlâ) buyurdu ki: “Ey Mûsâ! Onu (yere) at!”
20
Böylece hemen onu atıverdi, birdenbire o, koşan bir yılan (oluverdi)!
21
(Mûsâ (Aleyhisselâm) onun, ağaçları ve taşları yutan bir ejderhaya dönüştüğünü gördüğünde korkup kaçmaya başlayınca, Allâh-u Te`âlâ) buyurdu ki: “Al onu! Korkma! Muhakkak ki Biz onu evvelki şekli ne döndüreceğiz.
22
Bir de (sağ) elini (sol koltuğunun altındaki) yanına sok ki, (alaca hastalığı gibi) herhangi bir ku sur bulunmaksızın, bir başka mûcize olarak (gözleri kaplayan güneş ışınları gibi) bembeyaz bir halde çıksın!
23
Tâ ki Biz sana en büyük âyet-lerimizden bir kısmını gösterelim!
24
(İşte bu iki mûcizeyle birlikte) Firavun’a git (de onu Bana kulluğa davet et)! Gerçekten de o (rablik iddiasına kalkışarak) azmıştır.”
25
(Böyle büyük bir vazifeyle görevlendirilen Mûsâ (Aleyhisselâm), bu yükün ağırlığını taşıyabilmek ve tebliğ görevini kolayca yerine getirebilmek için, Allâh-u Te`âlâ’dan birtakım isteklerde bulunmak üzere) dedi ki: “Ey Rabbim! Benim için göğsümü şerh et! (Yüreğime genişlik ver de, Senden başka kimseden korkmayayım!)
26
(Elçilik görevimi Firavun’a tebliğ) işimi bana kolaylaştır!
27
(Çocukluğumdan kalma pelteklik) düğümü (nü) de dilimden çöz!
28
Tâ ki sözümü iyice anlayabilsinler!
29
(Bu işlerde yardımcı olması için) âilemden de bana bir vezir tayin et!
Sonraki 30 ayet →