Ana SayfaMealler › Mahmut Ustaosmanoğlu
MU

Mahmut Ustaosmanoğlu

Bu mealle oku
Mahmut Ustaosmanoğlu meali ile okumaya başla
Bakara 1 / 286
1
Elif! Lâm! Mîm! Bazı sûrelerin başında bulunan bu gibi hece harfleri birbirine eklenmeden okundukları için “Hurûf-u mukatta`a” ismini almıştır. Bu harfler, gerçek manalarını sadece Allâh-u Te`âlâ’nın bildiği müteşâbih âyetlerdendir. Bunlar; Kur’ân-ı Kerîm’in özünü ve özetini teşkil eden birtakım sırlar ve şifrelerdir. Allâh-u Te`âlâ’nın isimleri, Kur’ân-ı Kerîm’in isimleri, başlarında bulundukları sûrelerin isimleri ve Allâh-u Te’âlâ’nın kasemleri oldukları hususunda birtakım rivayetler mevcuttur. Bizim bunlara karşı vazifelerimiz şunlardır: a) Okundukları şekliyle zâhirlerine inanmak b) Allâh-u Te’âlâ’nın kendilerinden murad ettiği manayı yine Allâh-u Te’âlâ’ya havâle etmek c) Âl-i İmrân Sûresi`nin 7 ve 8. âyet-i kerîmelerinin beyanı vechile; kalbinde bâtıla meyil bulunan kimselerin yaptığı gibi, kesin mana vermeye yeltenmemek d) Kalplerimiz`’âlâ’dan niyâz etmektir. Geniş malûmât için bakınız! (Rûhu’l-Furkan: 1/117-123; 3/330-355)
M.Ustaosmanoğlu 2:1
2
İşte bu (Kur’ân-ı Kerîm), (Mûsâ ve Îsâ (Aleyhimesselâm)`ın müjdelediği) o (mükemmel) Kitap`tır! O (nun, Allâh-u Te`âlâ tarafından indirilmiş olduğu)`nda hiçbir şüphe yoktur. (O, emirleri terk etmekten ve yasakları işlemekten hakkıyla sakınan) müttakîler için (, dosdoğru yola ileten) büyük bir hidâyet (; bir saâdet ve selâmet rehberin)`in ta kendisidir. (Gerçi o, herkese doğru yolu göstermekteyse de, sadece takvâ sahiplerini o yola bilfiil ulaştırmaktadır.)
M.Ustaosmanoğlu 2:2
3
O (takvâ sahibi) kimseler ki; (duyularla hissedilemeyen, akılla da varlığı bilinemeyen, ancak peygamberlerin bildirmesiyle anlaşılabilen) gayb(î iman esasların)a iman etmektedirler, o (farz) namaz(lar)ı hakkıyla kılmaktadırlar ve kendilerine rızık olarak vermiş olduğumuz (mal ve yiyecek gibi) şeylerden (zekât ve fitre gibi malda bulunan hakları yerine getirmek için) infakta bulunmaktadırlar(, karşılık beklentisi taşımaksızın Allâh yolunda bağış yapmaktadırlar).
M.Ustaosmanoğlu 2:3
4
Yine onlar; sana indirilmiş olan (Kur’ân)a da, senden önce (geçmiş peygamberlere) indirilmiş olan (diğer semâvi kitap)lara da iman etmektedirler. Âhirete (inandığını birçokları iddia etmekteyse) de (şek ve şüphe taşımayan kesin bir imanla) sadece onlar yakînen inanmaktadırlar.
M.Ustaosmanoğlu 2:4
5
İşte onlar, Rablerinden (gelen) büyük bir hidâyet üzere (tam manasıyla sabit)dirler ve yine işte ancak onlar (, tüm korkularından kurtulup, bütün isteklerini elde ederek) felâha ericilerin ta kendileridir.
M.Ustaosmanoğlu 2:5
6
Şüphesiz o kimseler ki kâfir olmuşlardır; (inanmadıkları takdirde başlarına gelecek tehlikeyi iyice anlatarak) sen onları uyarmış mısın yahut kendilerini uyarmamış mısın, (bir şey değişmez. Zira her iki durum da) onlara göre eşittir; (ne yaparsan yap) iman etmezler. (Bu yüzden üzülmene değmez!)
M.Ustaosmanoğlu 2:6
7
(Çünkü) Allâh onların kalpleri üzerine de, kulakları üzerine de mühür basmıştır. Gözlerinin üzerinde ise(, hakkı anlamalarına mâni olan) bir nevi (manevi) örtü vardır. (Buna mukabil) onlar için (iki cihanda da, mâhiyetini Allâh-u Te`âlâ’dan başka kimsenin bilemeyeceği) pek büyük de bir azap vardır.
M.Ustaosmanoğlu 2:7
8
İnsanlardan öylesi vardır ki: “Allâh’a ve o son gün (olan kıyâmet günün)e inandık!” demektedir. Hâlbuki onlar asla inanıcı değildirler. (Bilakis içlerinde, söylediklerinin tam tersini gizlemektedirler.)
M.Ustaosmanoğlu 2:8
9
Onlar (inandıklarını söyleyip, kâfirliği gizleyerek) Allâh’ı ve iman etmiş olan kimseleri aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki kendilerinden başkasını aldatmış olmazlar, Yine de (yaptıkları aldatma muamelesinin vebalinin neticede kendilerine döneceğinin) farkına varmazlar.
M.Ustaosmanoğlu 2:9
10
Onların kalplerinde (şüphecilik ve münafıklıkla ilgili) bir nevî hastalık vardır. Allâh da (peş peşe âyetler indirip yeni vazifeler emrederek) onların hastalığını artırmıştır. (İnanmadıkları halde ‘İnandık!’ diyerek) devamlı yalan söylemekte bulunmuş olmaları sebebiyle de, (ızdırabı kalplere tesir ederek) çok acı verecek pek büyük bir azap onlar içindir.
M.Ustaosmanoğlu 2:10
11
Onlara: “(Kendiniz kâfir olup, insanları da imandan döndürmeye çalışarak) yer(yüzün)de fesat çıkar(ıp bozgunculuk yap) mayın!” denildiği zaman: “Biz ancak (âleme nizam ve düzen vermeye çalışan) ıslah edici kimseleriz!” derler.
M.Ustaosmanoğlu 2:11
12
İyi bilin ki; asıl bozguncular gerçekten onların ta kendileridir, lâkin (kendi ifsatlarının) farkında (bile) olmazlar.
M.Ustaosmanoğlu 2:12
13
Yine onlara: “Siz de şu (samimi mümin olan) insanların inandığı gibi (münafıklık şâibelerinden arınmış bir şekilde doğru dürüst) iman edin!” denildiği vakit: “Biz hiç o sefih (; akılsız ve beyinsiz mümin)lerin iman ettiği gibi inanırmıyız?” derler. Haberiniz olsun ki, asıl sefihler (, deli ve ahmak kimseler, Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in ashâbı olmayıp, tam tersine) hiç şüphesiz ki onların ta kendileridir. Velâkin (kendilerinin bu durumda olduğunu bile) bilmezler.
M.Ustaosmanoğlu 2:13
14
İman etmiş olanlara rastladıkları zaman: “(Biz de sizin gibi) inandık!” derler. Şeytan (gibi kâfirliğini açıkça ortaya koyan dost)larıyla tenhada kaldıklarında ise: “(Emin olun!) Şüphesiz biz sizinle beraberiz. Biz ancak istihza edicileriz! (Müslümanlarla alay etmek için onlara inandığımızı söylemekteyiz!)” derler.
M.Ustaosmanoğlu 2:14
15
(Aslında) Allâh onlarla istihza etmektedir (ve böylece müminlerle dalga geçmelerinin cezasını onlara vermektedir) ve (ömürlerini uzatıp, rızıklarını artırarak) azgınlıkları içinde bocalar oldukları halde onlara mühlet vermektedir. Allâh-u Te`âlâ’nın münâfıklarla istihzası, kulların anladığı manada bir alay etme anlamına gelmeyip, onların Müslümanlarla eğlenmelerine karşılık kendilerine azap etmesinden yahut dünyada bolluk verip âhirette azâba dûçar kılarak onlara, istihza edenin muamelesini reva görmesinden ibarettir.
M.Ustaosmanoğlu 2:15
16
İşte onlar(ca kötü vasfı taşıyan münâfıklar), öyle kimselerdir ki (; doğru yolu bırakıp, eğri yolu üstün tutmuş ve) hidâyete karşılık ancak dalâleti satın almışlardır. Bu yüzden ticaretleri kâr etmemiştir ve onlar (ticaret yollarına) erişen kimseler olamamışlardır. Zira ticaretten maksat; anaparayı koruyup üstüne kâr elde etmektir. Bunlar ise, bu sapık inançlara meylederek isti’datlarını bozdukları için, sahip oldukları kâmil akıl ve selîm fıtrat (İslâm kabiliyeti üzere yaratılış) sermayelerini zâyi ettiklerinden, iman gibi bir kârı elde etmekten tamamen ümitsiz kalmışlardır. (Beyzâvî)
M.Ustaosmanoğlu 2:16
17
O (münafık ola)nların şaşılacak durumu; öyle bir kimsenin ilginç hâli gibidir ki, (karanlık bir gecede korktuklarından emin olmak ve ısınmak gibi faydalar temin etmek için) bir ateş yakmıştır. Artık ne zaman ki o (ateş), çevresindekileri aydınlatmıştır, Allâh hemen onların nurunu (temin eden ateşlerini söndürüp) gidermiştir ve kendilerini karanlıklar içerisinde (hiçbir şeyi) göremez oldukları halde bırakmıştır. İşte bu münafıklar da, yaktığı ateşten kısa süreli istifade eden adam misali; iman kelimesini dilleriyle söyleyerek, kısa dünya hayatında can ve mal emniyeti elde edip, Müslümanlarla evlenebilme ve ganimetlerden hisse alabilme gibi birtakım faydalar temin etmişlerdir. Ancak Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in, onların iç yüzünü açıklayan beyanı yahut herhangi bir suretle bozuk inançlarının Müslümanlar tarafından anlaşılması sebebiyle, evvelce yaşadıkları korku karanlıklarına avdet edecek veya ânîden karşılaşacakları bir ölüm neticesinde Allâh-u Te`âlâ’nın gazabı ve sonsuz azâbından ibaret karanlıklara tekrar döneceklerdir. (Beyzâvî, Nesefî, Hâzin)
M.Ustaosmanoğlu 2:17
18
(O münafıklar, hakikatleri duymaktan, konuşmaktan ve görmekten) sağırlardır, dilsizlerdir, körlerdir. Artık onlar (bıraktıkları o doğru yola geri) dönemezler.
M.Ustaosmanoğlu 2:18
19
Veya (onların durumu;) gökte(ki bulutta)n (sağanak hâlinde boşanan), şiddetli bir tür yağmur(a tutulanların hâli) gibidir ki, beraberinde türlü türlü karanlıklar, dehşetli bir gök gürültüsü ve korkunç bir şimşek bulunmaktadır. O (fırtınaya tutula)nlar yıldırımlar yüzünden (gelecek) ölüm çekincesiyle parmaklarını(n uçlarını) kulaklarına tıkarlar. Allâh ise o kâfirleri (ilmiyle ve kudretiyle her taraflarından) kuşatıcıdır.
M.Ustaosmanoğlu 2:19
20
(O anda) o şimşek, gözlerini kapmaya çok yaklaşmıştır. O (şimşek) onlar için her ne zaman aydınlatma yapsa, o(nun ışığı)nda (birazcık) yürürler. (Şimşek kaybolup,) üzerlerine karanlık çöktüğünde ise (oldukları yerde şaşkın bir halde durup) dikilirler. Allâh dileseydi elbette onların kulaklarını ve gözlerini (tümüyle) giderirdi. Şüphesiz Allâh her şeye (hakkıyla gücü yeten bir) Kâdîr’dir! İşte bu münâfıklar da, gökten inerek kalpleri dirilttiği için, toprağa hayat veren yağmur mesâbesinde olan Kur’ân-ı Kerîm’deki muhkem ifadeler karşısında şaşkına dönerler. Çünkü o âyetler; küfür, şirk ve nifaktan ibaret karanlıkları açıp gidermekte, gök gürültüsü gibi korkunç tehditleri ihtiva etmekte ve şimşek gibi parlayıp cennete giden yolu aydınlatmaktadır. İslâm’ı kabullenme gibi ölümden beter saydıkları yararlı şeylere karşı taşıdıkları endişe yüzünden, Kur’ân-ı Kerîm okunmaya başladığında, yıldırımlar gibi güçlü âyetleri duyup da imana meyletmemek için, neredeyse parmaklarının tümünü kulaklarına sokmaya zorlarlar. Hâlbuki Allâh-u Te`âlâ, ezelî ilmi ve sonsuz kudretiyle o kâfirleri çepeçevre kuşattığından, kaçışları kendilerine fayda vermeyecek, neticede Allâh-u Te`âlâ onları öldürüp dirilterek, o âyetlerin tehdidine çarptıracaktır. Kendi yanlış seçimleri yüzünden, haklarında ezelî bedbahtlık kararı verilmiş olmasaydı, neredeyse İslâm’ın şimşek gibi parlak delilleri, onları düşünüp inanmaya mecbur bırakacaktı. Bu münafıklar bela ve imtihansız bırakılır, bir de ganimet ve nimete kavuşarak aydınlıkta bulunurlarsa, Müslüman olduklarını açıklayarak barış yolunu tutarlar. Şiddet ve belalarla, bir de İslâm’ın cihat gibi zor teklifleriyle karşılaşıp hava karardığında ise, şaşkınlık içerisinde dikilip kalarak geri kaçarlar. Hidâyet bulmaları için Allâh-u Te`âlâ onlara kulak ve göz nimeti bahşettiği halde, kendileri bu nimetleri, sonsuz faydalar için değil de, peşin hazlar uğruna harcarlar. Allâh-u Te`âlâ dileseydi, onların manevî duyularını körelttiği gibi, elbette zâhirî hislerini de tümüyle yok edebilirdi. Çünkü O, her dilediği şeyi gerçekleştirmeye ziyadesiyle güçlüdür. Lâkin imtihan hikmetine binâen bunu yapmamıştır. (Hâzin, Beyzâvî)
M.Ustaosmanoğlu 2:20
21
Ey insanlar! Sizi de, sizden öncekileri de yaratmış olan Rabbiniz (i bir bilip, sadece Kendisin)e ibadet (ve kulluk) edin, tâ ki siz (sonsuz azaptan) iyice korunabilesiniz!
M.Ustaosmanoğlu 2:21
22
O Zât ki, yeri sizin (kolayca yerleşebilmeniz) için bir döşek, göğü de (korunmuş yüksek bir tavan ve kubbe gibi) bir bina yapmıştır, ayrıca gökten bir su indirmiş ve onunla türlü türlü ürünlerden bazısını size bir rızık olsun için (topraktan) çıkarmıştır. Öyleyse Allâh’a eşler tayin etmeyin! Oysa siz (yaratılmışların, yaratıcının eşi ve benzeri olamayacağını, her şeyi yaratanın ancak tek bir Zât olduğunu) bilmektesiniz!
M.Ustaosmanoğlu 2:22
23
Eğer kulumuza indirmiş olduğumuz şey (in Bizim tarafımızdan gönderildiğin)den bir şüphe içindeyseniz, haydi siz de onun misli olan bir sûre (meydana) getirin ve (size bu konuda yardımcı olmaları için) Allâhtan başka şahit (; önder, destekçi ve güvendik) lerinizi(n tümünü) çağırın. Eğer (Rasûlümün, Kur’ân-ı Kerîm’i kendiliğinden uydurmuş olduğuna dâir sözlerinizde) doğru kimseler olduysanız (haydi ne duruyorsunuz, siz de onun gibi fesâhat ve belâğat erbâbı Araplarsınız, o halde davanızı ispat edin de görelim)!
M.Ustaosmanoğlu 2:23
24
Artık (bunca gayretinize rağmen) eğer (onun bir benzerini) yapamıyorsanız, zaten de (böyle bir şeyi) asla yapamayacaksınız; o halde kâfirler için hazırlanmış olan o ateşten iyice sakının ki; onun tutuşturucusu birtakım insanlar ve o (kibrit) taşlar(ı)dır.
M.Ustaosmanoğlu 2:24
25
(Habîbim!) Müjdele o kimseleri ki; onlar (iman şartlarına şüphesiz bir şekilde) iman etmişlerdir ve (namaz, oruç, hac, zekât gibi, hem akla, hem de Kitap’a ve Sünnet’e uygun olan) salih ameller işlemişlerdir; (köşklerinin ve ağaçlarının) altlarından sürekli ırmaklar akmakta olan pek kıymetli cennetler gerçekten de onlara aittir! Her ne zaman kendileri o (cennet bağları) ndan (derlenen), herhangi bir meyveden bir rızıkla rızıklandırılsalar: “İşte bu, daha önce (dünyada da cennette) de rızıklandığımız şeydi!” derler. (Çünkü yabancılık çekmesinler diye) o (rızıklar) onlara, (renk ve şekilde) birbirinin benzeri (fakat lezzet ve tat bakımından çok farklı) olarak verilmiştir. (Büyük-küçük her türlü necâsetten, hayız ve nifas gibi maddî pisliklerden, ayrıca haset, fesat gibi manevî kötülüklerden) tertemiz kılınmış değerli birtakım eşler de orada onlara aittir (ki onlar, hem dünya kadınlarından hem de hûrilerden olacaktır). Hem onlar orada ebedî kalıcılardır(, bu nedenle ne oradan çıkacaklar, ne de ölüm tadacaklardır).
M.Ustaosmanoğlu 2:25
26
Şüphesiz ki Allâh bir sivrisineği de, (küçüklük veya büyüklükte) onun üstünde olanı da herhangi bir misal olarak açıklamaktan (ve hakkı ortaya koymak için örnek vermekten) asla hayâ etmez (; kim ne der diye çekinip vazgeçmez). Artık o kimseler ki (Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e ve Kur’ân-ı Kerîm’e) inanmıştırlar; işte onlar onun gerçekten Rablerinden (gelmiş, inkâr edilemeyecek) bir hak olduğunu bilirler. Ama o kimseler ki kâfir olmuşlardır; işte onlar da “(Sivrisineği örnek vermenin ne anlamı olabilir,) bir misal olarak Allah bununla ne (gibi bir) şeyi kastetmiştir?” derler. O (Allâh-u Te`âlâ), bunun (gibi örnekler açıklamak) la (inkârı sürdüren) birçok kimseleri saptırmaktadır, (tasdikte bulunan) birçoğunu da yine onunla hidâyet (bakımından ziyade) etmektedir. Ama O, onunla ancak o fâsıkları(n) sap(ıklığını ar)tırmaktadır (ki, zaten onlar evvelce kendi arzularıyla Allâh-u Te`âlâ’nın taatından çıkmışlardır).
M.Ustaosmanoğlu 2:26
27
Öyle (fâsık) kimseler ki; Allâh’ın (, âhir zamanda göndereceği peygambere inanacaklarına dâir, evvelce indirmiş olduğu kitaplarda kendilerine emretmiş olduğu vasiyet ve) ahdini, (bizzat kendileri kabullenip, yeminlerle) mîsâk (alt)ın (a aldık)dan sonra bozmaktadırlar. (Peygamberlerin tümüne inanmak, müminlerle dostluk ve akraba ilişkisini gözetmek gibi) Allâh’ın, kendisiyle ilgili birleştirilme emri vermiş olduğu şeyler (arasındaki tüm ilişkiler)i kesmektedirler ve (günâhlar işleyerek, insanların imanına engel olarak, bir de âlemin düzenini sağlayacak irtibatları bozarak) yer (yüzün) de (bozgunculuk ve) ifsatta bulunmaktadırlar. İşte ancak bunlar (maddî ve manevî en büyük zarar ve) hüsrâna uğrayanların ta kendileridir.
M.Ustaosmanoğlu 2:27
28
O Allâh’ı nasıl inkâr edebiliyorsunuz ki; siz (babalarınızın sulplerinde meniler halinde) ölüler iken, (analarınızın rahimlerinde) O sizi diriltmiştir, sonra (ecellerinizin bitiminde) O sizi öldürecektir, (ölümden) sonra yine O sizi diriltecektir, sonunda da (âhirette) ancak Kendisine döndürüleceksiniz!?
M.Ustaosmanoğlu 2:28
29
Ancak O’dur O Zât ki; yerde olan (madenler, bitkiler, denizler, canlılar ve dağ)ları topluca sizin (dinî ve dünyevî menfaatiniz) için yaratmıştır, sonra (yüce irâdesi, şânına yaraşan bir şekilde) göğ(ü yaratıp düzenlemey)e yönelmiştir de onları (eğrilik büğrülükten, yarık ve çatlaklardan uzak ve sapasağlam) yedi (kat) gök hâlinde düzenlemiştir! (Çünkü) O, her şeyi (hakkıyla bildiği için, yaratıklarını en mükemmel bir surette ve en faydalı bir şekilde halketmiş bulunan bir) Alîm’dir.
M.Ustaosmanoğlu 2:29
30
(Hatırla!) Bir zamanı ki, Rabbin meleklere: “Muhakkak Ben yer(yüzün)de (, oranın imarı, insanların idaresi ve emirlerimin tebliğ ve icrasına yetkili olmak üzere, art arda gelecek neslin babası olan Âdem’i) bir halîfe (olarak) yaratıcıyım!” buyurmuştu da, onlar (itiraz kastıyla değil de, hikmetini öğrenmek için): “Orada bozgunculuk yapacak ve kanlar dökecek bir kimseyi mi yaratacaksın? Oysa biz dâima Sana (övgülerde bulunmakta, ortak, eş ve evlat gibi şanına yakışmayan bütün ayıp ve noksanlardan uzaklığını ifade etmek üzere) hamdinle tesbîhte bulunmaktayız ve sürekli Seni takdîs etmekteyiz!” demişlerdi. O (Allâh-u Te`âlâ): “(Âdem’in yaratılıp halîfe seçilmesindeki faydalarla ilgili) sizin bilemeyeceğiniz şeyleri şüphesiz ki Ben bilmekteyim!” buyurmuştu.
M.Ustaosmanoğlu 2:30