2
(İşte sana okunmakta olan bu âyetler,) Rabbinin rahmetinin, kulu Zekeriyyâ’yı anması(yla alâkalı kıssanın beyanı)dır!
3
Hani o, (riyâdan tamamen uzak olarak, ih lâslı bir şekilde) gizli bir nidâ ile Rabbine seslenmişti.
4
Demişti ki: “Ey Rabbim! Muhakkak ki ben, kemikler gevşedi benden, baş ise yaşlılıkla tutuştu (böylece ihtiyarlık saçlarımı beyaz alev gibi ağarttı)! Ama ey Rabbim! Ben Sana dua ile hiç (bir zaman) mahrum olmadım! (Bilakis bundan önce her dua ettiğimde kabul eserini gördüm. Bu yüzden Sen beni hep kabule alıştırdın.)
5
Şüphesiz ki ben (ölümümden sonra) ardımdan gelecek (amcaoğullarım gibi) yakın akraba(mın dini bozmasın)dan endişelendim/ ardımdan yöne time geçecek olanlar( ın yapacağı bozgunculuk)dan korktum/! Hanımım ise (bu güne kadar hiç doğurmamış) kısır biri olmuştur. (Artık isteğime icâbet ümidi sadece Se nin fazl u kereminden ve üstün gücünden beklenebilir.) O halde Sen (alışılagelen sebepleri devre dışı bıra karak) bana Kendi katından (dinî ve dünyevî işleri me) bir takipçi (olacak oğul) bahşet!
6
Ki o bana da vâris olsun, Ya’kûb hânedânından bir kısmına da mirasçı olsun! Ey Rabbim! Böylece Sen onu (hem inanç, hem de söz ve amel bakımından) râzı olduğun (takvâ sahibi, sâlih) bir kimse yap!” Zekeriyyâ (Aleyhisselâm)`ın kendisine verilmesini istediği çocuk hakkında zikrettiği verâset vasfı, mal-mülk veraseti olmayıp, ancak peygamberlik ve âlimlik mirasıdır. Zira peygamberlerin dinar ve dirhem miras bırakmayıp ancak ilim mirası bıraktıkları, hadîs-i şerîflerde belirtilmiştir. Zaten Zekeriyyâ (Aleyhisselâm) gibi bir peygamberin, bırakacağı malını amcaoğullarının zâyi etmesinden korkması düşünülemez. Ancak o, İsrâiloğullarının, peygamberleri öldürdüklerini ve dinin hükümlerini değiştirdiklerini görünce, akrabasının da kendinden kalacak olan ilmi muhâfaza etmeyeceklerinden endişelenerek Allâh-u Te`âlâ’dan, kendisine güvenip ümmetini emânet edebileceği sâlih bir çocuk isteğinde bulundu. Fakat kendisi yüz yirmi yaşında bir pîr-i fânî, hanımı da o güne kadar hiç doğurmamış ve doksan sekiz yaşına ulaşmış bir nene oldukları için Allâh-u Te`âlâ’nın, kendisine bu çocuğu lütfedeceği zaman, bir alâmet belirtmesini talep etti. Allâh-u Te`âlâ da ona hiç günah işlemeyecek, hatta günah işlemeyi aklından dahi geçirmeyecek pek mübârek bir çocuk bağışlayacağını vaad etti ve bunun alâmeti olarak da, hiçbir sebep bulunmaksızın üç gün üç gece hiç konuşamayacağını, ancak merâmını işâretle anlatabileceğini fakat zikretmek istediğinde dilinin açılacağını beyan etti. İşte böylece Allâh-u Te`âlâ ile aralarındaki konuşmalar âyet-i kerîmelerde zikredildiği üzere gelişti.
7
(Bunun üzerine Biz onun duasına icâbet vaadin de bulunmak üzere şöyle buyurduk:) “Ey Zekeriyyâ! Şüphesiz Biz se ni bir oğulla müjdelemekteyiz ki adı Yahyâ (olacak)dır! Biz daha önce ona hiçbir (kimseyi) adaş yapmamışızdır!”
8
(Bu müjdeyi alan Zekeriyyâ (Aleyhisselâm)) dedi ki: “Ey Rabbim! Benim için bir oğul nasıl (ve ne şe kil) olabilir? Oysa benim hanımım (önceden beri) bir kısır olmuştur, gerçekten (benim tüm mafsal ve ke miklerim) de yaşlılıktan dolayı (çocuktan ümit kesti recek raddeye vardığından) ben kuruluk ve sertliğe ulaşmışımdır! (Şimdi ben ve eşim bu durumdayken mi bir çocuk sahibi olacağız, yoksa gençlik çağımıza mı döndürüleceğiz?)”
9
(Allâh-u Te`âlâ) buyurdu ki: “İşte (Benim işim) böylecedir! Rabbin buyurmuştur ki: ‘O Bana göre çok kolaydır! Daha önce sen hiçbir şey değil ken, gerçekten seni de Ben yaratmıştım!’.”
10
(Zekeriyyâ (Aleyhisselâm)) dedi ki: “Ey Rabbim! Benim (hanımımın hâmile kaldığını anlamam) için bir nişân belirle!” (Allâh-u Te`âlâ) buyurdu ki: “Senin nişânın, (ken dinde sağırlık ve dilsizlik gibi hiçbir hastalık bulunma yıp) sapasağlam olduğun halde (üç gün) üç gece insanlarla konuşamamandır!”
11
Derken o, (namaz kıldığı) mihraptan (kendi sini namaz için bekleyen) kavmine karşı (rengi değişik ve konuşmaktan âciz bir halde) çıktı da: “Sabah-akşam (namaz kılarak Rabbinizi) tesbîh (ve tenzîh) edin!” diye onlara (parmağıyla) işârette bulundu.
12
(Biz Zekeriyyâ’ya Yahyâ’yı bağışladıktan sonra, daha ergenlik çağına ulaşmamışken ona:) “Ey Yahyâ! O (Tevrât) Kitabı(nı) kuvvet (ciddiyet ve gayret)le al(ıp ezberle ve onun hükümleriyle amel et)!” (bu yurduk.) Böylece Biz ona (daha henüz o) bir çocukken o hükmü (ve hikmeti, peygamberliği ve anlama kabi liyetini, marifet ve ferâseti) vermiştik!
13
Bir de tarafımızdan (hem kendisine, hem de ana-babasına ve diğer kullarımıza karşı) büyük bir şefkat (ve merhamet, güzel ahlâk ve yumuşak kalp lilik), ayrıca (hiçbir günahı akıldan geçirtmeyecek derecede) üstün bir temizlik/büyük bir bereket/ (vermiştik)! Zaten o (hiçbir günah işlemediği gibi, günaha me yilden dahi sakınan) pek takvâ sahibi bir kimse idi!
14
Ana-babasına da çok itaatli (idi)! O (hiçbir za man) asla kibirli/zorba/ ve isyankâr biri olmamıştı!
15
(Allâh-u Te`âlâ’dan) selâm olsun ona; doğdu ğu günde de, öleceği günde de, diri olarak (kabrin den) çıkarılacağı günde de! (İşte bu vesileyle ona şeytanın şerrinden, Mün - ker-Nekîr suâlinden, kabir azâbından, mahşerin dehşetle rinden ve cehennemden kur tuluş mü yesser olsun!)
16
(Habîbim! Sana vahyedilen) o kitapta Mer yem’i de an (ki, onun başına gelenler hakkında ger çek bilgiye vâkıf olsunlar)! Hani o, âilesinden ayrılıp (Beyt-i Makdis’in) doğu(sun)daki bir yere çekilmişti.
17
Derken o, onların ötesinden bir perde edinmişti. O anda Biz (getirdiği vahiylerle dini canlan dırdığı için, diriltme sıfatımız olan) ruhumuzu (temsil eden Cibrîl’i) ona gönderdik, böylece o (kıvırcık saçlı, parlak yüzlü, yakışıklı ve tüysüz bir delikanlı şekline girip) ona tam bir beşer olarak görünüverdi.
18
(Bu durumda ne yapacağını şaşıran) o (Meryem): “Gerçekten ben, Rahmân’a sığınıyorum senden! Eğer sen (Allâh’tan korkan ve O’na sığınılmanın ne demek olduğunu bilen) takvâ sahibi bir kimse isen (bana dokunma)!” dedi.
19
O da: “Ben ancak sana (günahlardan uzak) tertemiz/peygamber/hayırla büyüyecek/ bir oğlan çocuk bağışlamam için, (O Kendisine sığındığın) Rabbinin (göndermiş olduğu) elçisiyim!” dedi.
20
O: “Benim için bir erkek çocuk nasıl olabilir? Oysa bana (eş olarak) hiçbir insan dokunmamıştır, ben (hiçbir zaman) zina eden biri de olma mışımdır!” dedi.
21
O dedi ki: “İşte (senin durumun) böylecedir (gerçekten de ne meşrû, ne de gayr-i meşrû yolla hiçbir erkek eli sana değmemiştir)! Ama Rabbin: ‘O (çocuğu babasız bir şekilde yarat mak) bana göre çok kolay bir iştir. Böylece Biz onu insanlara (üstün gücümüzü gös teren) büyük bir âyet ve tarafımızdan (kulları irşâd edecek) üstün bir rahmet yapalım diye (bu çocuğu sana vereceğiz)! Zaten bu, (Allâh-u Te`âlâ’nın ezelî ilminde) kesin karara bağlanmış (olduğu için, reddi ve tebdili dü şünülemeyen) bir iş olmuştur!’ buyurdu.”
22
(Cebrâil (Aleyhisselâm)ın üfleyişi içine kadar işleyince) o hemen ona hamile kaldı da, onunla bir likte (âilesinden) pek uzak bir yere çekiliverdi.
23
Derken doğum sancısı onu (kendisine yaslanacağı ve onunla örtüneceği) o (kuru) hur ma ağacı nın gövdesine getirdi. O (bir mûcize olarak doğuracağı o çocuğu İsrâil oğullarına îzâh edemeyeceğinden endişelenince, uta narak ve kınanmaktan korkarak): “Ah ne olaydı ben! İşte bundan önce öleydim de, (kimsenin aklına dahi gelmeyecek şekilde) hiç hatır lanmayan unutulmaklık biri olaydım!” dedi.
24
O anda o (Cebrâil (Aleyhisselâm)), aşağısından doğru kendisine şöyle nidâ etti: “Üzülme! Muhakkak ki Rabbin, senin aşağı ta rafında küçük bir nehir yaratmıştır.
25
(Bir mûcize eseri olarak yeşeren) o hurma ağacının dalını da kendine doğru salla ki, üzerine taze ve olgun hurma düşürsün!
26
(Ey Meryem!) Artık (bu taze hurmadan) ye, (bu ırmaktan da) iç! Gönül bakımından da hoş ol(, gözün aydın olsun, kendini üzecek şeyleri at gitsin)! Ya bir de gerçekten insanlardan (sana soru sora cak) birini görürsen: ‘Muhakkak ki ben (konuşmamak için) O Rahmân’a bir oruç adadım. Artık bu (adağımı size bildirdiğim) gün(den sonra, Allâh-u Te`âlâ benim beraatimi açık layıncaya kadar) hiçbir insanla asla konuşmaya cağım!’ de!”
27
Nihâyet onu (kucağında) taşımakta olduğu halde kavmine onu getirdi. (Bunu gören İsrâîloğul ları) dediler ki: “Ey Meryem! Andolsun ki; muhak kak sen, elbette pek büyük/ çok ilginç/çok çirkin/ bir iş yaptın!
28
Ey (aramızda takvâlığıyla tanınan o) Hârûn’un kız kardeşi(ne benzeterek methettiğimiz Meryem)! Senin baban (zina yapan) kötü bir adam değildi. Annen de zina yapan biri olmamıştı!”
29
Bunun üzerine (Meryem (Aley hesselâm): “Haberi çocuktan alın!” dercesine) ona işaret etti. Onlar: “Beşikte bir çocuk olarak bulunan biriyle biz nasıl konuşabiliriz (bizimle alay mı ediyorsun)?” dediler.
30
(O anda Îsâ (Aleyhisselâm), Allâh-u Te`- âlâ’nın mû cizesiyle dile gelerek) dedi ki: “Şüphesiz ben, Allâh’ın kuluyum! O bana o (İncil) kitab(ın)ı vermiş ve beni büyük bir peygamber yapmıştır.
Sonraki 30 ayet →