1
Bütün hamdler O Allâh’a mahsustur ki, (insanları iki cihan saadetine ulaştıracak) o (Kur’ân-ı Kerîm gibi büyük bir) kitabı (en büyük) kulu (Muhammed Mustafa’sı)na indirmiştir ve (lafız düşüklüğü, mana çelişkisi ve haktan ayrılış gibi) en ufak bir eğrilik bile onun içerisine koymamıştır.
2
(O Rabbiniz Kur’ân’ı hiçbir aşırılık ve noksanlık bulunmayan mutedil ve) dosdoğru (bir kitap) olarak/ (kulların menfaatlerini) düzenleyici olarak/(geçmiş kitapların doğruluğuna) şâhit olarak/ (indirmiştir)! Tâ ki O (Allâh), Kendi tarafından (uygulanacak) pek çetin ve çok büyük bir azapla (kâfirleri) korkutsun, salih ameller işlemekte bulunan o imanlı kimsele ri de müjdelesin ki; gerçekten pek güzel ve çok de ğerli bir mükâfat sadece onlara âittir!
3
(Cennet gibi o yüce makam) içerisinde ebediyyen kalıcılar olarak!
4
(Allâh-u Te`âlâ Kur’ân’ı) Özellikle de: “Allâh bir çocuk edindi!” demiş olan o (müşrik) kimseleri (ebe dî azaplarla) korkutsun diye (indirmiştir)!
5
Bu (Allâh-u Te`âlâ’ya çocuk isnadı)na dâir ne kendileri için, ne de babaları (ve ataları) için hiçbir bilgi bulunmamaktadır. (Bu söz ancak aşırı cehâletten, yan lış ve himlerden ve geçmişlerini körü körüne taklitten kaynak lanmıştır.) Ağızlarından çıkmakta olan bir söz olarak o ne (ka dar) büyük (azapları gerektiren bir şey) olmuştur! Onlar büyük bir yalandan başkasını söylememektedirler.
6
(Habîbim!) Onlar işte bu (İlâhî) söz (olan Kur’ân-ı Kerîm)e inanmazlarsa sen onların peşleri sıra (ke der lere düşüp) şiddetli bir üzüntüyle kendini helâk mi ede ceksin? (Sakın böyle yapma, onlar hakkındaki hükmü Bize havâle et!)
7
Gerçekten de Biz yer üzerinde bulunanları ona (ve kendisinde yaşayanlara) ait bir ziynet yaptık, tâ ki amel bakımından hangisi daha güzel olacak diye o (in sa)nları imtihan (edenin muâmelesine tâbi) edelim!
8
Ama muhakkak ki Biz elbette onun üstünde olanları (bunca donanımından sonra) bitkisiz kupkuru bir toprak hâline çeviricileriz! (O halde kullarımız onun ge çici yeşilliğine ve süsüne aldanıp da âhireti unutmasınlar.)
9
(Habîbim!) Yoksa sen Kehf ve Rakîm (adlı levha da isimleri yazılı bulunan mağara) ashâbının (uzun süre uyutulduktan sonra uyandırılmaları kıssasının), gerçekten Bizim (varlığımıza ve birliğimize delâlet eden) âyetlerimiz arasından, çok şaşılacak bir şey olduğunu mu sandın? (Hâlbuki, toprak üzerinde bulunan bu kadar sayısız cinsleri ve türleri tek bir maddeden, farklı farklı özelliklerde ve şekillerde yaratıp canlandırmak, sonra tekrar kurutup toprağa döndürmek, daha sonra da tekrar yeşertmek, elbette ki Ashâb-ı Kehf’in ilginç kıssasından çok daha dikkat çekicidir!)
10
Hani o (zorba kâfir Dekyânûs tarafından şirke zorlanan, fakat ona boyun eğmeyen) gençler (şehirde iman larını koruyamayacaklarını anlayınca) o mağaraya sığınmış ve: “Ey Rabbimiz! Tarafından bize (mağfiret, bol rı zık ve düşmandan emniyet kazandıracak) büyük bir rahmet ver! Ve (hicretle alâkalı bu) işimizden ötürü bizim için (selâmet sebeplerini hazırla ve maksadı mı za ulaştıra cak yolu bulmamıza) tam bir isâbet (için gerekli olan va sıtaları) hazırla!” demişlerdi.
11
Böylece Biz sayılı birçok seneler o mağarada onların kulakları üzerine (bir uyku perdesi) vurduk (bu nedenle onlar hiçbir sesten etkilenmeyecek şekilde yüz lerce sene uyudular)!
12
Sonra da (içlerinden) iki fırkanın hangisinin, beklemiş oldukları o süreyi daha iyi saydığını bil(di ğimiz halde, bu mûcizeyi herkese bildir)elim diye onları (nice yıllar sonra o derin uykularından) uyandırdık.
13
Biz sana onların ilginç haberini hak ile (doğruca) anlatmaktayız. Şüphesiz onlar birtakım gençlerdi ki Rablerine (gerçekten) iman etmişlerdi, Biz de onları hidâyet (ve İslâm’da sebat) bakımından artırmıştık.
14
Onlar (o zorba kralın putlara secde baskısı üzerine ona karşı) ayağa kalktıkları zaman Biz (vatan dan, âile den ve maldan uzak kalmaya karşı) kalplerine kuvvet (ve sabır) verdik de bu sebeple onlar dediler ki: “(Putlar bizim Rabbimiz olamaz!) Bizim Rabbimiz ancak gökle rin ve yerin Rabbi (olan Allâh-u Zü’l-celâl) dir, biz O’ndan başkasını asla ilâh diye adlandıramayız! Andol sun ki; o takdirde muhakkak Biz (doğrudan) pek uzak bir söz söylemiş oluruz!
15
İşte bunlar bizim (yanlış yolda olan) kavmimizdir ki, O’nu bırakıp birtakım ilâhlar edinmişlerdir. Onlar(ın ilâhlıkların)a karşı pek açık ve güçlü bir delil getirebilseydiler ya! Artık (eş ve ortak isnat ederek) Allâh’a karşı bir yalan uydurmuş olandan daha zâlim var mıdır?” İbni İshâk ve diğerlerinin nakline göre; İncîl ehli büyük günahlara bulaşıp, putlara tapmaya başladığı sırada içlerinden bazıları hak din de sebat edebilmişti. O an için Rum diyârının hükümdârı olan Dekyânûs, Îsâ (Aleyhisselâm)`ın dini üzere sabit kalanları tek tek aratıp buldurarak, puta tapmakla ölmek arasında seçime zorluyordu. Bir kere o, Ashâb-ı Kehf’in yaşadığı Tarsûs şehrine uğrayınca, iman ehli gizlenmeye başladı. Fakat o, müfettişler salarak insanları huzuruna toplatıyordu. O bölgenin ileri gelenlerinden, Îsâ (Aleyhisselâm)`ın dini üzere olan birtakım delikanlılar bu durum karşısında ağlayıp dua ederek Allâh-u Te`âlâ’ya yalvardıkları sırada bekçiler onları yakalayıp o zorba hükümdârın karşısına çıkarttı. O onlara: “Siz niçin bizim putlarımız adına kurban kesmiyorsunuz, ya bunu yaparsınız, ya da öldürülürsünüz!” deyince onlar: “Bizim ilâhımızın azameti gökleri yerleri kaplamıştır, biz asla O’ndan başka kimseye ibadet etmeyiz, sen bildiğini yap!” dediler. Buna çok kızan hükümdar üzerlerindeki süslü elbiselerin ve takıların çıkartılmasını emrettikten sonra: “Sizin cezanızı hemen verirdim ama gençliğinize bağışlıyorum ve size düşünmeniz için biraz süre tanıyorum!” dedi. Kendisi de o sırada bir işi için başka bir vilâyete gitti. O arada istişâre yapan delikanlılar, evlerin den bir miktar azık alıp bir kısmını sadaka vermeye, diğerlerini de yanlarına almaya karar verdiler ve yakınlarında bulunan Bencilûs dağındaki bir mağaraya sığınma kararı aldılar. Yollarına çıkan bir köpek peşlerine düşünce onu defaatle kovmalarına rağmen yanlarından uzaklaşmadı ve sonunda dile gelerek: “Ben Allâh’ın sevdiklerini seviyorum, siz uyuyun, ben sizi beklerim!” dedi. Onların mağaradaki amelleri namaz, oruç ve zikirden başka bir şey değildi. Yiyecek işlerine bakan Yemlîhâ her sabah kılık değiştirerek şehre gidip önemli ihtiyaçlarını temin eder ve olup biteni öğrenip onlara bildirirdi. Bir zaman böyle geçtikten sonra bir gün ağlayarak yanlarına geldiğinde, zorba hükümdârın döndüğünü ve onların babalarını sorguya çektiğini, onların da kurtulmak için: “Çocuklarımız bize isyan ettiler, mallarımızı da yağmalayıp dağa kaçtılar!” dediklerini haber verince hep birlikte secdeye kapanarak Allâh-u Te`âlâ’ya yalvarmaya başladılar, sonra güneş battığı sırada başlarını kaldırıp aralarında istişâre ederlerken Allâh-u Te`âlâ onların üzerine bir uyku salıverdi. Köpekleri de kapıda uyuya kaldı. Hükümdâr onların yerini bulunca, ne yapacağına karar veremedi, sonunda Allâh-u Te`âlâ onun kalbine mağaranın kapısını kapatarak onları ölüme terk etme fikrini getirdi. Çünkü Allâh-u Te`âlâ hem bu şekilde onlara ikramda bulunmak hem de onları ölümden sonra dirilmeye delâlet eden bir âyet yapmak istiyordu. Böylece hükümdar o mağarayı onlara mezar yapmak üzere kapatma kararı aldı. Fakat Dekyânûs’un yakınlarından olup imanlarını gizleyen iki kişi bu delikanlıların dinlerini, soylarını, sayılarını, kaybolma tarihlerini ve kimden kaçtıklarını iki kurşun levhaya yazıp bir bakır tabuta koyarak mağaranın kapısına örülen duvarın içerisine yerleştirdiler ve: “Ola ki Allâh kıyâmet gününden önce mümin bir toplumu bunlardan haberdâr eder de, onlar da bu sayede bu delikanlıların kıssalarını öğrenirler!” diye düşündüler. Zamanla Dekyânûs da, adamları da öldüler, böylece yıllar ve asırlar geçti, krallar değişti. Derken o şehre Beydarûs isminde mübarek bir adam hükümdâr oldu. Fakat o zamanki toplum içerisinde kimisi dirilmeye inanıyor, kimisi de inkâr ediyordu. O kral insanların: “Dünya hayatından başka yaşantı yoktur, dirilirse de cesetler değil, ancak ruhlar dirilir!” gibi laflar sarf ettiklerini duyunca üzülüyor ve duaya sarılarak: “Yâ Rabbi! Sen bu insanların görüş ayrılıklarını bilmektesin, bir an evvel bunlara bir mûcize gönder de dirilmenin ve kıyâmetin hak olduğuna inansınlar!” diye yalvarıyordu. Bunun üzerine Allâh-u Te`âlâ o mağaranın yakınında yaşayan bir adamın kalbine mağaranın kapısındaki duvarı yıkıp onun taşlarıyla koyunlarına bir ağıl yapması fikrini getirdi. Adam da bunu uyguladı, mağaranın kapısı açılır açılmaz Allâh-u Te`âlâ o delikanlıları uyandırdı. Böylece onlar sevinçli ve güleç yüzlü bir halde oturdular. Asırlar geçmesine rağmen Allâh-u Te`âlâ bedenlerini, güzelliklerini ve şekillerini hiçbir şey değişmeksizin aynen korumuştu. Derken onlar açlıklarını hissederek Yemlîhâ’yı gıda temini için şehre gönderdiler. O, şehre vardığında oranın halkının, hükümdârının ve durumunun tamamen değiştiğini görünce, sohbet ettiği bazı kimseler onu alıp o mümin hükümdârın huzuruna çıkardılar. O ona başlarından geçenleri anlatınca, huzurda bulunanlardan biri: “Ey millet! Bu, Allâh-u Te`âlâ’nın âyetlerinden büyük bir âyet olabilir, hadi sen bizi götür de arkadaşlarını göster!” dedi.Böylece hükûmet ricâli başta olmak üzere, küçük-büyük şehir halkının tamamı mağaranın etrafına geldiler. İki büyük yetkili en evvel yanlarına girdiler ve duvarın temelinde buldukları bakır tabutu açınca kıssalarının yazılı olduğu o iki kurşun levhaya ulaştılar. Onları okuyunca hayretler içinde kalarak, kendilerine dirilme hususunda mûcize gösteren Allâh-u Te`âlâ’ya hamdettiler, sonra o mübarek hükümdâra: “Çabucak gelirseniz büyük bir âyet göreceksiniz, zira üçyüz küsûr sene önce vefat etmiş olan birtakım delikanlıları Allâh-u Te`âlâ’nın yeniden canlandırmış olduğunu müşahede edeceksiniz!” diye haber saldılar. Bu haberi alan hükümdârın bütün dertleri giderek Allâh-u Te`âlâ’ya hamdü senâlarda bulunduktan sonra mağaraya doğru yola çıktı ve onları ziyaret ederek kucakladı. O sırada onlar tesbîh ve hamdle meşgul olarak toprak üzerinde oturuyorlardı. Böylece kralı Allâh’a emanet ettiler, koruma duaları yaptılar ve yattıkları yerlere dönerek yeniden uykuya daldılar. O sırada Allâh-u Te`âlâ onları vefat ettirdi. Hükümdâr her birinin altın bir tabuta konmasını emretti, fakat o gece rüyasında ona: “Biz ne altından ne de gümüşten yaratılmadık, topraktan yaratıldık, sen bizi mağarada olduğumuz toprak
16
(Bu gençler Dekyânûs tarafından kendilerine verilen kısa bir mühlet içerisinde düşünüp taşınıp, hicret kararı alarak yola çıktıklarında birbirlerine şöyle dediler:) “Mâdem ki onlardan da, Allâh’tan başka tapmakta oldukları şeylerden de uzaklaştınız, artık (ibadetinizi rahatça yapabileceğiniz) bir mağaraya sığının da, Rabbi niz (iki cihanda da) rahmetinden size bolca (hayırlar ve rızıklar) yaysın ve (yönelmiş olduğunuz bu) işinizden (kastettiğiniz neticeye ulaşasınız diye) sizin için faydalı şeyler hazırlasın!”
17
(Habîbim! Derken onlar mağaraya sığındılar ve ibadete yöneldiler. Tam bu sırada Biz onlara ağır bir uyku verdik. Sen orada bulunsaydın o mağara üzerine doğan) güneşi görürdün ki, doğduğunda mağaralarından sağa doğru meyledi(yor da, ışınlarıyla kendilerini rahatsız etmi)yordu, battığında da (yine onlara isâbet etmeyerek) sola doğru onları kesip geçiyordu. Onlarsa onun geniş biryerindeydiler (ki, böylece hava kendilerine rahatça ulaşabiliyordu, ne mağaranın sıkıcı havası, ne de güneşin harâreti kendilerine bir eziyet vermiyordu). İşte bu(nlar), Allâh’ın âyetlerindendir! (Ashâb-ı Kehf’i hidâyet ettiği gibi,) Allâh kimi hidâyete eriştirirse, işte hidâyet bulan ancak odur! Kimi de saptırırsa, artık sen onun için asla (kendisini) irşâd edi(p de doğru yolu gösteri)ci hiçbir dost bulamazsın!
18
(Habîbim! Gözleri açık olduğundan ve sağa sola çok döndüklerinden dolayı) sen onları uyanıklar sanırsın, oysa onlar uyuyan kimselerdir! Biz onları (bu uzun uy kularında, toprağın çürütmesinden korumak için) sağ yöne ve sol yöne çeviriyorduk. Köpekleri de iki ön ayağını (mağaranın) giriş(in)de uzatıcıydı. Sen onları (saçları ve tırnakları u zamış halde) görecek olsaydın, elbette kaça rak onlardan yüz çevirirdin ve (cüsselerinin büyüklü ğünden ve mekânlarının ıssızlığından dehşete kapılarak) elbette onlar yüzünden büyük bir korkuyla dolardın.
19
İşte böylece (bir mucize eseri onları yıllarca uyuttuğumuz gibi,) aralarında birbirlerine (Allâh-u Te`âlâ’nın onlara ne muâmele yaptığını) sorsunlar (da, O’nun üstün gücüne karşı kesin inancı artırsınlar, dirilme mûcizesini gözleriyle görsünler ve bu nimetlere şükürde bulunsunlar) diye onları uyandırdık. İçlerinden bir söz sahibi (diğerlerine): “(Bu mağarada) ne kadar kaldınız?” dedi. Onlar (öğleden sonra uyandıkları için, sabahleyin mağaraya girdiklerini hesap ederek): “Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık!” dediler. (Sonra) onlar (tırnak larının ve saçlarının uzamış olduğunugörünce) dediler ki: “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz en iyi bilendir! (Şimdi açlığımızı giderecek bir çare aramaya bakın!) Öyleyse bi rinizi işte bu gümüş paranızla o şehre gönderin de, ye mek bakımından oranın (halkının) hangisinin daha temiz (daha helâl, daha cömert ve daha ucuz) olduğuna baksın ve size ondan bir rızık getirsin! Ama (alış-verişte kavgaya sebebiyet verip de kendini ele vermemesi için) sakin davranmaya çalışsın/(giriş ve çıkışta) gizlenmeye çalışsın/ (aldanmaması için) dikkatli olmaya çalışsın/ da, sizi hiçbir kimseye asla fark et tirmesin!
20
Şüphesiz ki onlar sizden haberdâr olacak olurlarsa/size gâlip gelirlerse/, sizi taşla öldürürler ya da sizi (zorla) kendi dinlerine geçirirler, o takdirdeyse siz asla ebediyyen felâh (ve kurtuluş) bulamazsınız!”üzerinde bırak ki Allâh bizi oradan diriltsin!” dediler. O da onları ağaçtan bir tabuta koydurdu, mağaranın kapısına da bir mescit yaptırdı ve her sene ziyâret edilmeleri için büyük bir bayram tertipledi. (Hâzin, Sâvî, Âlûsî)
21
İşte Böylece Biz (kendi dönem lerindekilere onların yerlerini buldurarak ve bu vesileyle kıssala rını tüm insanlığa bildirerek, merak edenleri) onlardan haberdâr ettik. Tâ ki o (insa)nlar bilsin ki (Ashâb-ı Kehf’i bir âyet olarak uyutup, tekrar bir âyet olarak di rilttiği gibi) Allâh’ın (bütün insanları diriltme) vaadi (de) şüphesiz bir haktır, o (kıyâmet) ân(ın)a gelince; muhakkak on(un vukûun)da hiçbir şüphe yoktur. (Tam da insanlar) aralarında (diriltilmeleriyle ilgili) işlerini tartışıyorlarken (ve kimi sadece ruhların di riltileceğini, kimiyse ruhlarla bedenlerin birlikte dirilti leceğini savunuyorken, Allâh-u Te`âlâ Ashâb-ı Kehf’i buldurup sonra vefat ettirince, onların bu kerâmetleri ne vâkıf olanlar birbirlerine): “(İnsanlar gelip kendilerini rahatsız etmesin, bir de anıları canlı kalsın diye) on ların (mağaralarının kapısının) üzerine bir bina ya pın!” dediler. (Böylece onların soyları, halleri ve mağa rada kalma süreleriyle ilgili uzunca müzâkerelerde bulundular.) Hâlbuki onları en iyi bilen Rableriydi. (İnsanlar arasında, onların nerede gömülecekleri ve yanlarına bir bina yapılıp yapılmayacağı, yapılırsa ne çeşit bir bina olacağı hususunda konuşmalar uza yınca) onların (dirilmeleriyle, âhiretin hak olduğu) işin(i ispat etmeye, dolayısıyla da onlar hakkında ka rar vermey)e karşı güç kazanmış olan o (zamanın Müslüman hükümdârı ve onunla birlikte inanmış olan) kimseler: “Andolsun ki; elbette biz onların (mağara larının kapısının) üstüne bir mescit (yapıp, onu ibadet hâne) edineceğiz!” dedi(ler).
22
(Habîbim!) O (senin döneminde bulunan Ehl-i Kitaba mensup ola)nlar(dan) ve müminlerdenkimi, ka ranlığa taş fırlatırmışçasına, hakkında hiçbir bilgiye sa hip olmadıkları) gizli bir şeye atış yaparak/gaybla ilgili tahminde bulunarak/: “(Onlar) üçtür, dördün cüleri de köpekleridir!” diyecekler. (Bazıları da:) “Beş (kişi)dir, altıncıları köpekleridir!” diyecekler. (Ki mi de Allâh-u Te`âlâ’nın bildirmesiyle hakka isâbet ede rek:) “Yedi (kişi)dir, sekizincileriyse köpekleridir!” diyecekler. (Habîbim! Hâlâ bilgisizce konuşan Ehl-i Ki tab’a) de ki: “Rabbim onların sayısını en iyi bilendir! Pek az bir kimse dışında onları(n gerçek sayısını) kimse bilemez. Artık (derinlemesine dalmadan, kimse yi de câhillikle suçlamadan) onlar hakkında ancak (sana vahyedilen delillere dayalı) pek açık bir mücâ deleyle tartış! Kendileri hakkında onlardan hiçbi rine de sual sorma! (Zira Kur’ân sana yeterlidir. Zaten onların da doğru bir bilgileri yoktur. İnadına soru sorarak muhâtabı rezil etmeye kalkışmak ise, sahip olduğun güzel ahlâkla bağdaşmaz!)”
23
“Bir de sakın olaki sen (yapmayı kastettiğin) hiçbir şey için (kimseye): ‘İşte Gerçekten ben bunu yarın (veya ileride) yapıcıyım!’ deme! Yahudilerin teşvikiyle Kureyş, Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e gelip, ruh, Ashâb-ı Kehf ve Zü’l-Karneyn’le ilgili sualler yönelttiklerinde o: “İnşâAllâh” demeyi unutarak kendilerine ertesi gün geldiklerinde bunları haber vereceğini söyledi. Bundan dolayı da on küsûr gün vahiy gecikince Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in sıkıntıya girmesi üzerine bu ve bir sonraki âyet-i kerîmeler nâzil oldu.
24
‘Ancak Allâh’ın dilemesiyle (yapabilirim)!’ (anlamına gelen ‘İnşâAllâh’ sözünü söyle.)” Ama (bunu) unuttuğun zaman Rabbini(n irâdesinin unutulmaması gerektiğini) hatırla ve: “Umulur ki Rabbim beni (doğru yola) isâbet bakımından işte bundan daha yakın olana eriştirir (ve böylece bana: ‘İnşâAllâh!’ demeyi unutmuş bulunduğum As hâb-ı Kehf’in kıssasına nispetle , peygamberliğimi daha açık bir şekilde ifade edecek diğer peygamber kıssalarını öğretir)!” de!
25
Böylece onlar mağaralarında üçyüz sene kaldılar. (Buna ilâveten de, küsûrâtı hakkında hiçbir ihti lâfa mahal bırakmaksızın) dokuz (yıl) daha kattılar.
26
(Habîbim! Bu beyanımızdan sonra hâlâ onların mağarada kalış süresi hakkında ihtilâfa düşen Ehl-i Ki tab’a) de ki: “Onların ne kadar kaldıklarını hakkıyla bilen ancak Allâh’tır! Zaten göklerin ve yerin (barın dırdığı her gizli şey ve onlarda bulunan yaratıkların hal leriyle ilgili gizli-kapalı her türlü) ğaybı(n bilgileri) sa dece O’na mahsustur! O (her varlığı) ne acayip gören dir, (her duyulanı) ne kadar şaşılacak bir şekilde işitendir! O (yer ve gökte buluna)nlar için O’ndan başka (işlerini takip edecek ve kendilerine yardım edecek) hiçbir dost yoktur! O ise (kararlarında ve) hükmünde hiçbir kimseyi ortak yapmaz!”
27
(Habîbim! Sen onların: “Bize başka bir Kur’ân getir, ya da bunu değiştir!” şeklindeki hezeyanlarına aldırmayıp) sana vahyolunmakta olan Rabbinin o kitabını art arda oku! O’nun kelimelerini değiştire cek hiçbir şey yoktur! (Ama) sen (onların bu fikirlerine birazcık bile mey ledecek olursan, şunu bilesin ki) O’ndan başka bir sığınak da asla bulamazsın!
28
(Rasûlüm! Zengin müşriklerin uygunsuz tekliflerine asla iltifat etme. Bilakis sen) sabah akşam Rablerine, O’nun rızasını arzuladıkları halde dua etmekte bulunan (ve ‘Ashâb-ı Suffe’ diye anılan) o (fakir) kimselerle birlikte kendini sabit kıl! O en alçak (dünya) hayat(ın)ın (geçici) ziynet(ler)ini arzular olduğun halde, iki gözün bile onlardan aş(ıp da, kâfir müşriklerin tarafına bak)masın! Bir de o (Ümeyye ibni Halef gibi sana fakirleri meclisinden kovmayı teklif eden) kimseye itaat etme ki; Biz onun kalbini zikrimizden gâfil kılmışızdır ve (bu sebeple) o (isteklerine kavuşma uğrunda) kötü arzusuna tamamen uymuştur, işi (gücü) de (hakkın sınırlarını çiğneyip) aşırı gitmek/(zarar-) ziyan ve helâk/israf (ve savurganlık)/pişmanlık/ olmuştur! Habbâb (Radıyallâhu anh) şöyle anlatmıştır: Ekra’ ibni Hâbis et-Temîmî ve Uyeyne ibni Hısn bir kere Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in yanına geldiklerinde onu, Suheyb, Bilâl, Ammâr ve benim gibi fakir müminler arasında otururken görünce, Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`i tenhaya çekerek: “Biz senden bizim için özel bir meclis tertiplemeni istiyoruz ki, Araplar bununla bizim üstünlüğümüzü anlasınlar! Çünkü senin yanına Arap heyetleri gelip gidiyor, biz onların bizi bu kölelerle birlikte otururken görmelerinden utanç duyarız. Bu yüzden biz geldiğimizde sen onları yanından kaldır, sonra biz ayrılınca dilersen onlarla yine otur!” dediler. Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) de: “Olur!” buyurdu. Bu sefer onlar tekliflerinin kabul edildiğine dair bir yazı isteyince, Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) yazı yazması için Ali (Radıyallâhu anh)`ın bir sayfayla beraber gelmesini istedi. O sırada Cebrâîl (Aleyhisselâm) inerek: “Sabah- akşam Rablerinin rızasını arzulayarak O’na dua edenleri kovma!” (En’âm Sûresi: 52) âyet-i kerîmesini indirdi. Daha sonra: “Âyetlerimize iman eden o (fakir) kimseler sana geldikleri zaman (onlara): ‘Selâm sizlere! Rabbiniz rahmeti Kendi Zât’ına yazdı!’ de” (En’âm Sûresi: 54) âyet-i kerîmesini indirdi. Bu âyetler inince biz Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`e o kadar yaklaştık ki, dizlerimizi onun dizlerine bitiştirir hâle geldik. Bu âyetlerden sonra Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) bizimle otururdu, kalkmak istediği zaman kalkıp giderdi. Daha sonra: “Rablerinin rızasını arzulayarak sabah-akşam O’na dua edenlerle birlikte kendini hapset!” âyet-i kerîmesi inince, biz Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ile beraber otururken biz kalkmadan o kalkamaz hale geldi. Böylece biz onun kalkacağı zamanı anlar ve ondan önce kalkardık! (İbni Mâce, Zühd: 7, no: 4127, 2/1382, Taberî, no: 13261, 5/199) Selmân ve Habbâb (Radıyallâhu anhümâ)dan rivayet edildiğine göre; bu âyet-i celîle indikten sonra Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) fakir sahâbîlere: “Ümmetim içerisinden, kendimi aralarında bulundurmamı emrettiği bir topluluk yaratıncaya kadar beni öldürmemiş olan Allâh’a hamdolsun! Artık hayatım da sizlerle beraberdir, ölümüm de sizlerle birlikte olacaktır!” derdi. (Beğavî, Me’âlimü’t-Tenzîl: 2/99)
29
(Habîbim! Zikirden gâfil olan bu kişilere) de ki: “O (bana vahyolunan Kur’ân ve İslâm’ın getirdiği) hak, Rabbinizden (gelmiş)dir. (Nefislerinizin arzuladıkları ise haktan uzaktır. Rabbiniz buyuruyor ki:) Artık dile yen inansın, isteyen de inkâr etsin! (Ben kimsenin imanına muhtaç olmadığım gibi, kimsenin inkârından da zarar görmem. Ama şunu bilin ki;) gerçekten Biz, o zâlimler için öyle büyük ve korkunç bir ateş hazırla mışızdır ki, onun duvarı/dumanı/ alevi/ kendilerini çepeçevre kuşatmıştır! Onlar (orada aşırı susuzluktan dolayı) yardım ta lep edecek olsalar, zeytin tortusu/eritilmiş maden/ gibi öyle (katı) bir suyla yardım olunacaklardır ki (aşırı harâretinden dolayı) yüzleri kavuracak (ve de rileri koparacak)tır! Bu ne kötü bir içecek olmuştur! O(rası) da ne fena bir yaslanma yeri/dinlenme ye ri/konaklama yeri/toplanma yeri/ olmuştur!
30
Şüphesiz o kimseler ki (inanılması gereken tüm meselelere) iman etmişlerdir ve (namaz, oruç, hac, ze kât gibi) sâlih ameller işlemişlerdir; ger çekten de Biz ameli(ni) güzel yapmış olan o kimsenin mü kâfa tını zâyi etmeyeceğiz!
Sonraki 30 ayet →