1
Elif! Lâm! Râ! (İşte bu,) Rablerinin izni (ilmi, kolaylaştırması ve emri) ile insanları o (kâfirlik, sa pıklık ve cehâ let) karanlıklar(ın) dan o (iman) nu r(un)a, O (hiç mağlup olmayacak yegâne güce sahip bir) Azîz ve (her halükârda hamd-ü senâya müste hak olan) Hamîd’in yoluna çıkartasın diye sana indirmiş olduğumuz pek büyük bir kitaptır.
2
O Allâh ki; göklerde olanlar da, yerde bulunanlar da sadece Kendisine âittir! (İbadete müstehak yegâne Zât’ın kulluğunu bıra kıp, hiçbir şeye mâlik olmayan âciz putlara tapan ve O’nun gönderdiği kitaba uymadıkları için karanlık lardan nura çıkamayan) o kâfirler içinse pek şid detli bir azaptan dolayı çok büyük bir helâk (ve sonsuz bir felâket) vardır.
3
O kimseler ki; o en âdî (dünya) hayatı(nı) âhirete karşı tercih etmektedirler, Allâh’ın yolu (olan İslâm’a katılmaları)ndan (halkı) alıkoymaktadırlar ve ona (girmek isteyenleri engellemek için) bir eğ rilik (ve çelişki) aramakta (böylece dosdoğru ger çekleri eğri büğrü göstererek, insanların doğru yolu kabullenmesine mâni çıkarmakta)dırlar. İşte onlar (haktan) pek uzak bir sapıklık içindedirler.
4
Biz her bir peygamberi ancak toplumunun lisanıyla (konuşabilir durumda) gönderdik ki, ken dilerine (gönderilmiş olduğu ümmetlere, gereken hükümler hakkında) iyice açıklamada bulunabil sin (böylece onlar da çabucak ve kolayca o hükümleri anlayıp başkalarına tercüme edebilsin)! Artık Allâh (sapıtma sebeplerini tercih ettiğini bildiği için, sapıklıkta kalmasını) dilediği kimseyi saptırır, (hidâyet bulma vesilelerine başvurduğunu bildiği için, doğru yola iletmek) istediğini de hidâ yete erdirir. (Hiçbir arzusu engellenemeyecek yegâne) Azîz de, (üstün hikmetine dayalı olmayan hiçbir şeyi dileme yen) Hakîm de ancak O’dur.
5
Andolsun ki; elbette Biz Mûsâ’yı da âyet (ve mucize)lerimizle birlikte: “Kavmini o (kâfirlik) ka ranlıklar(ın)dan o (i man) nur(un)a çıkar ve Allâh’ın (geçmiş ümmetlere gönderdiği nimet ve belâlara mahal olmuş olan o ibretli) günleriyle kendilerine (uyarı ve) hatırlatmada bulun!” diye (Kıptîlerden ve İsrâiloğullarından oluşan top lumlara peygamber ola rak) gönderdik. İşte gerçekten de çokça sabreden ve hakkıyla şükreden her (imanlı) kimse için elbette bu (şekilde vaaz u nasihatte bulunulması)nda pek çok ve çok büyük âyetler vardır.
6
Vaktâ ki Mûsâ kavmine demişti ki: “Allâh’ın, üzerinizde bulunan nimetini hatırlayın! Hani O sizi Firavun hânedânından kurtarmıştı; öyle ki onlar siz(in dedeleriniz)e en kötü azâbı (uygulama yolu) arıyorlar (da onları en zor işlerde çalıştırıyorlar)dı, (Mûsâ (Aleyhisselâm)ın dünyaya gelmesine mâni olmak için, yeni doğan) oğullarınızı çokça boğazlıyorlar ve kadınlarınızı (hizmetçi yapmak üzere) sağ bırakıyorlardı. İşte size! Bu (şekilde Firavun’u başınıza musallat kılıp, sonra Mûsâ (Aley hisselâm)ı göndererek sizi kur tarması)nda, Rabbinizden pek büyük bir belâ (ve sıkıntının ardından nimetle imtihan sırrı) vardı./ İşte size! (Onların sizi) bu (kadar acı azaplara uğratmala rı)nda büyük bir (sıkıntı ve) mihnet vardı./
7
Hani Rabbiniz: ‘Andolsun ki; eğer (iman edip sâlih amel işleyerek, Benim sizi düşmanlarınızdan kur tarma nimetime) şükrederseniz, elbette mutlaka size (nimet bakımından) artırma yapacağım! Ama yemin olsun bir de (dinimi inkâr ederek bunca nimetlerime karşı) nankörlük ederseniz, ger çek ten de Benim azâbım elbette pek şiddetlidir! (Böylece dünyada nimetlerinizi elinizden alırım, âhi rette ise bitmez tükenmez azaplara maruz bırakırım)’ diye (hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde) kesin bir bildiride bulunmuştu.”
8
Mûsâ dedi ki: “(Ey İsrâiloğulları!) Siz ve yer- (yü zün)de bulunanlar top luca (Allâh’ın nimetlerine ve dini ne karşı nankörlük ve) inkârda bulunsanız da, (Allâh’a hiçbir zarar ve remezsiniz. Zira) gerçekten Allâh elbette (kimsenin şükrüne muhtaç olmayacak kadar) Ğaniyy’dir; (kimse hamdetmese de, Zât’ı itiba rıyla tüm hamd ve övgülere lâyık olan bir) Hamîd’dir.”
9
Sizden önceki o kimselerin; Nûh kavminin, Âd’ın, Semûd’un ve onlardan sonraki o (kâfir) kişile rin önemli haberi size gelmedi mi ki (çoklukların dan dolayı) onları(n sayısını) Allâh’tan başkası bil memekteydi? Rasûlleri onlara pek açık mucizeler getirmiş, onlarsa ellerini kendi ağızlarına/ o (kendilerine vaaz yapa)nların ağızlarına/ çevirmişler de: “Şüphesiz ki biz sizin kendisiyle gönderilmiş ol duğunuz o (iman ve tevhîdi emreden) şeyi inkâr ettik! Gerçekten de biz, sizin bizi kendisine davet etmekte olduğunuz o şey(in gerçekliğin)den, elbette (hu zuru muzu bozacak derecede) en dişelendirici pek büyük bir şüphe içerisindeyiz!”demişlerdi. Âyet-i celîlede geçen: “Ellerini ağızlarına çevirdiler.” kavl-i şerîfi birkaç şekilde tefsir edilmiştir: a) “Peygamberlerin getirdiği dine karşı öfkelerinden ellerini ısırdılar." b) "Şaşkınlık ya da alay gayesiyle ellerini ağızlarının üzerine kapattılar" c) "Biz kâfirlikte ısrar niyetindeyiz Dolayısıyla çok konuşmanız birşey sağlamayacaktır. Artık susun!" dercesine parmaklarıyla ağızlarına işaret ettiler. d) "Ellerini peygamberlerin ağızlarına kapatarak onları susturmaya çalıştılar." (Beyzâvî, Nesefî, Ebussu'ûd, Âlûsî)
10
Rasûlleri dedi ki: “Göklerin ve yerin yoktan yaratıcısı olan Allâh(ın birliği) hakkında en ufak bir şüphe mi vardır? (Ey inkârcılar! Sizindediğiniz gibi, biz sizi kendi kafamızdan bir yola çağırmakta değiliz! Ancak bizim aracılığımızla) O (Rabbiniz) sizi (imana) davet etmektedir ki, sizin için (tüm) günahlarınızı / (kul haklarına tealluk etmeyen) bazı günahlarınızı/bağışlasın ve sizi adı konmuş bir süreye kadar geciktirsin (de, kökünüzü kazıyacak ânî bir azapla hepinizi birden helâk etmesin)!” Dediler ki: “Siz (bizekarşı hiçbir üstünlüğü olmayan) ancak bizim gibi bir beşersiniz, istiyorsunuz ki, babalarımızın tapmakta bulunmuş olduğu şeyden bizi engelleyesiniz. (Eğer durum bizim dediğimiz gibi değil de, sizin iddia etmek te olduğunuz gibiyse,) o halde bize (peygamberlik makamını hak etmenize sebep olan meziyetlerinize dair) pek açık ve çok güçlü bir delil getirin!” Âyet-i kerîmede geçen “Adı konmuş bir süre” ifadesi, insanların ölümü için takdir edilen eceli konu etmektedir. Ancak iman etmeleri şartıyla ümmetlere vaad edilen geciktirme iki türlü anlaşılabilir: a) Ecelleri gelinceye kadar dünyada lezzetler içerisinde zevk ü sefâ ile yaşatılmaları, b) İman etmeleri takdirinde ömürlerinin son noktası olarak belirlenen süreye kadar geciktirilip, köklerini koparacak ânî bir azapla karşılaştırılmamalarıdır. Nitekim onların iman edip etmeyecekleri ve buna göre ne kadar yaşayacakları, kesinleştirilmiş yazı olan kazâ-i mübremde belliyse de, askıda bırakılmış yazı anlamına gelen kazâ-i muallâkta, onların iman etmeleri hâlinde belirli bir süreye kadar yaşatılacakları, inkârda ısrar etmeleri durumundaysa, o süreye kavuşamadan ânî bir azapla helâk edilecekleri konu edilmiştir. İşte burada peygamberleri onlara: “İman edin ki, Allâh sizi toplu bir helâke maruz bırakmayıp ecellerinizin son müddetine kadar ulaştırsın!” demek istemişlerdir.
11
Rasûlleri onlara demişti ki: “(Evet! Öyledir!) Biz ancak sizin gibi bir beşeriz! Lâkin Allâh kullarından dilediği kimselere (peygamberlik vererek) lütufta bulunur. Allâh’ın izniyle olma dıkça, size (kendiliğimizden) güçlü bir delil getirme miz bizim için olacak şey değildir. (Düşmanlara karşı direnme hususunda) inananlar ancak Allâh’a (güvenip) tevekkül etsin!
12
Bize ne oldu ki Allâh’a tevekkül etmeyelim? Oysa gerçekten O bizi(m her birimizi, din hususunda uymamız gereken dosdoğru) yollarımıza hidâyet etmiştir. Andolsun ki; bize yaptığınız eziyetlere karşı el bette sabr(a devam) edeceğiz. (İmanları gereği) tevek kül edenler de ancak Allâh’a tevekkül(de sebat) etsin!”
13
O kâfir olmuş kimseler(in inatçıları) rasûlleri ne: “Andolsun ki; mutlaka sizi toprağımızdan çıka r(ıp sürgüne yollay)acağız, ya da yemin olsun kesin likle siz bizim dinimize geçeceksiniz!” dedi. Bunun üzerine Rableri de onlara vahyetti ki: “Kasem olsun ki; elbette Biz o zâlimleri mutlaka helâk edeceğiz!
14
Andolsun ki; elbette onların (helâk edil mesi nin) ardından o(nların) toprağ(ın)a mutlaka sizi yer leştireceğiz. (Ey peygamber!) İş te bu (şekilde kâfirleri helâk edip, müminleri onların diyarına vâris kılma müjdesi), Benim (huzurum da hesaba çekilirken duracağı yüce) makamımdan/gözetimimden / Benden/korkmuş olan ve (isyankârlara yapmış olduğum azap) tehdidim den endişe etmiş bulunan (ona göre de dinimin emirlerini yerine getiren) kimselere âittir.”
15
Böylece onlar (kâfir ümmetlerine karşı Allâh-u Te`âlâ’dan yardım ve) fetih/(düşmanlarıyla aralarını ayıracak adâletli bir) hüküm/ talebinde bulundular da, (Allâh-u Te`âlâ’nın ibadetinden kibirlenen) çokça zorba ve (hakkı kabul etmemek için direnen) iyice inatçı herkes helâke uğradı. Burada yardım talep edenlerin kim oldukları hakkında iki görüş bulunmaktadır: a) İmam-ı Mücâhid ve Katâde (Radıyallâhu anhümâ) dan nakledildiğine göre; peygamberler ümmetlerinin imanından ümit kestikleri zaman onlara karşı Allâh’tan yardım talep etmişler ve onların azâba çarptırılmaları için beddua etmişlerdir. b) İbni Abbâs (Radıyallâhu anhümâ)dan rivayet edildiğine göreyse; inkârcı ümmetler: “Ey Allâh! Eğer bu peygamberler doğru kimselerse bize azap et de anlayalım!” demişlerdir. Gerçi bazı âlimler iki fırkanın da, haklının yardıma mazhar olması, bâtıl yolda olanlarınsa helâke uğraması için talepte bulunduklarını söylemişlerdir.
16
Helâk edilen kâfirin dünyadaki hüsrânının ardından) önünde de (kendisini bekleyen) cehennem vardır. Ayrıca ona, (cehennem ehlinin yanan cesetle rinden akan) irinin ta kendisi olan özel bir sudan da içirilecektir.
17
(Harâret kendisini istilâ ettiğinden) onu zorla yudumlamaya çalışacak fakat onu boğazından geçirmeye bile yaklaşamayacaktır! (Ama aşırı susuzluktan dolayı azâbı uzayınca, nice zahmetlerden sonra onu içmeye mecbur kalacaktır.) Ölüm (sebepleri) ona her bir yerden gelecek ama o asla ölü bir kimse (gibi azaplardan rahata kavuşmuş) olamayacaktır. Bunun önünde de (kendisi için hazırlanmış) pek katı bir azap vardır (ki böylece o, bir sonrası bir öncesinden çetin olan azaplara cehennemde ebediyyen maruz kalacaktır). Ebû Ümâme (Radıyallâhu anh) Rasûlûllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in bu âyet-i kerîmenin tefsiri hakkında şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “O irinli su, cehennemde yanan kişinin ağzına yaklaştırılacak, ama o ondan hiç hoşlanmayacaktır. O su kendisine yaklaştırılınca yüzünü kebap edecek ve bu yüzden başının derisi düşecektir. Onu içtiğinde ise bağırsaklarını paramparça edecek ve nihâyet makatından çıkacaktır. Nitekim Allâh-u Te`âlâ: ‘Onlara kaynar bir su içirildi de bağırsaklarını paramparça etti!’ buyurmaktadır. Yine Allâh-u Te`âlâ: ‘Onlar (orada aşırı susuzluktan dolayı) yardım talep edecek olsalar, zeytin tortusu gibi olan ve (aşırı harâretinden dolayı derileri düşürecek şekilde) yüzleri kavuran (katı) bir suyla imdâd edileceklerdir. (Bu) ne kötü bir içecek!’ (Muhammed Sûresi; 15, Kehf Sûresi; 29) buyurmaktadır.” (Tirmizî, Sıfat-ü Cehennem: 4, no: 2583, 4/705) İbrâhîm-i Teymî ve İbni Cüreyc gibi âlimlerin beyanına göre; cehennemde yanan kişi tüy dipleri ve parmak uçlarına varınca ya kadar cesedindeki her noktadan ölüm acısı çekecektir ve böylece canı boğazına gelecek ama çıkmadığı için ölemeyecek, içine geri dönmeyeceği için de hayattan bir fayda görmeyecektir! (Beyzâvî, Hâzin)
18
Rablerini inkâr etmiş olan o kimselerin şaşı lacak hâli ise; onların (fakirlere yardım, köle âzâdı, esirleri kurtarma, misafirlere ikram ve akrabayı gözet me gibi yapmış oldukları iyi) amelleri bir kül gibidir ki, fırtınalı bir günde o rüzgâr onu çabucak kaldırıp götürmüştür. (İşte darmadağın olan o külün parçala rından hiçbir istifâde edilemeyeceği gibi, imansızlar da iyi amellerinin hayırlarını göremeyeceklerdir.) Onlar (iyilik namına) kazanmış oldukları şeylerden dolayı (sevap elde etmek, ya da azaplarını hafifletmek gibi) hiç bir şeye (kıyâmet günü) güç yetiremezler. İşte ancak bu (misalin açıkça ortaya koyduğu durum), (doğ ru yoldan) pek uzak bir sapıklığın ta kendisidir!
19
(Ey kâfir insan!) Görmedin mi ki gerçekten Allâh gökleri ve yeri (yaratılmalarını gerektiren) hak (lı bir neden ve yüce bir hikmet) ile iç içe olarak yarat mıştır? O dilese sizi giderir de, (yerinize) yepyeni yaratıklar getirir!
20
İşte bu, Allâh’a göre hiç de zor bir şey değildir! (Zira O, her yaptığını yardımsız ve vasıtasız îcat ettiği için, kudretinin tealluku nun, kolaylığı ve zorluğu anlamında hiçbir mahlûkun bir farkı yoktur.)
21
(Kıyâmet koptuğunda) o (kâfir ola)nlar (kabirlerinden diriltilip) topluca Allâh(ın sorgu suâline tâbi tutulmak) için geniş bir alan (olan mahşer sahasın)a çıktılar da/ (dünyadayken yaptıkları günahların Allâh’a gizli kaldığını zanneden o kâfirler kabirlerinden diriltilerek) topluca Allâh’a karşı açığa çıktılar (ve hiçbir şeylerini O’ndan saklayamadıklarını anladılar) da/ (akılca) zayıf ol(dukları için akıllı zannettikleri kâfirlere uy)anlar o (dünyada) büyüklük taslamış olan (lider konumundaki) kişilere: “Gerçekten de biz (dünya da) sadece size uymuş olan kimselerdik. Şimdi siz Allâh’ın azâbından azıcık bir şeyi (dahi) bizden savuşturabilecek kimseler misiniz?” dedi. Onlar da (özür dileme sadedinde): “Allâh bizi hidâyete erdirseydi, elbette biz de sizi hidâyet ederdik! (Lâkin O bizi saptırdı, biz de size kendimiz için tercih ettiğimiz yolu münasip gördük! Artık) bize göre eşittir; (karşılaştığımız bu azaptan dolayı) çokça üzülmüşmüyüz, ya da sabretmişmiyiz! (Çünkü) bizim için hiçbir kurtuluş yeri/hiçbir kurtuluş/ yoktur.” dediler. Muhammed ibni Kâ`b el-Kurazî şöyle anlatmıştır: Cehennem ehli kendilerinden bir gün olsun azâbın hafifletilmesi için zebânî lerden yardım isteyecekler, onlar da: “Size peygamberleriniz açık deliller getirmemiş miydi?” diye onları azarlayacaklar. Bu sefer onlar cehennem bekçisine seslenerek: “Ey Mâlik! Artık Rab bin hakkımızda ölüm kararı versin!” diyecekler, fakat seksen sene bir cevap alamayacaklar ki, üç yüz altmış gün olan bu senenin her bir günü bin sene kadar uzun geçecek, sonra onlara: “Gerçekten siz ebedî kalıcılarsınız!” buyrulacak, ölümden de ümit kesince birbirlerine: “Gelin, taat ehli sabrettiği gibi biz de sabredelim!” diyecekler, fakat uzun süre sabretmelerine rağmen bir fayda göremeyince, âyetin sonundaki bu sözü söyleyeceklerdir.
22
(Cennet ehli cennete, cehennem ehli de cehenne me girdirilip) o (muhâsebeyle ilgili önemli) iş sağlam ca bitirildiği zaman (herkesi saptıran) şeytan (konuş ma yapmak üzere ateşten bir minbere çıkıp) dedi ki: “Gerçekten de Allâh (diriltilip, yaptıklarınızın karşılı ğını göreceğinize dair) size hak olan bir sözle vaatte bulunmuştu. Ben de size (‘Dirilmek yok, hesap yok! Olsa bile putlar size şefaat edecek!’ diye birtakım boş) vaatte bulunmuştum. Ama ben size (verdiğim) sözü bozdum. Zaten size karşı benim için hiçbir tasallut (ve güç) bulunma maktaydı. Ancak ben sizi (sapıklığa) çağırmıştım, siz de (sapıklığa gönüllü ve meyilli olduğunuzdan) he men bana çokça icabet etmiştiniz. Artık (size yalancı çıktığım için) beni tenkit etmeyin, (benden hiçbir delil talep etmeksizin davetime seve seve koştuğunuz için) nefislerinizi kınayın! Ben (içinde bulunduğunuz azaptan kurtulmanız için) asla size yardım edici biri olamam. Siz de (düş tüğüm durumdan kurtulmam için) kesinlikle bana yardım edici kimseler olamazsınız! Şüphesiz ki ben bundan önce (dünyada) beni(m her sözümü dinleye rek, beni Allâh-u Te`âlâ’ya) ortak koşmuş olmanızı (bugün red ve) inkâr ettim! Muhakkak ki (şirk gibi en büyük suçu işlemiş olan) o zâlimler, çok acı verici büyük bir azap sadece onlara aittir!”
23
Ama (imansızların düştüğü bu sefil duruma karşılık;) o iman etmiş olanlar ve (namaz, oruç, hac, zekât gibi) sâlih ameller işlemiş bulunanlar, (köşklerinin ve ağaçlarının) altlarından sürekli ırmaklar akmak ta olan pek değerli cennetlere, içerisinde ebedî kalıcılar olarak Rablerinin izni (emri ve muvaffak kıl ması) ile girdirilmiştir. Onların oradaki (karşılaşma lar esnasında, birbirlerine: “Güzel yaşam dile me” anla mında söyleyecekleri) tahiyyeleri, (“İstenmedik tüm şeylerden kurtuluş sizin üzerinize olsun!” manasına gelen) “Selâm!” (lafzı)dır. Son iki âyet-i kerîmede bahsi geçen olayların, henüz gerçekleşmemiş olmalarına rağmen, geçmişi ifade eden mâzî sîğasıyla zikredilmeleri iki türlü izah edilmiştir: a) Bu hâdiseler mutlaka gerçekleşecek olup, vaki olmamaları ise ihtimal dışı bulunduğundan, sanki olmuş bitmiş bir gerçek gibi açıklanmışlardır. b) Bu ifade-i celîlelerin sahibi olan Allâh-u Te`âlâ için zaman mefhumu geçerli olmadığından, bu olaylar, ne geçmiş ne de gelecek nazar-ı itibara alınmaksızın, zaman kaydından bağımsız olarak beyan edilmiştir. (Âlûsî)
24
(Habîbim!) Görmedin mi ki Allâh (tevhîd keli mesi, İslâm daveti ve Kur’ân gibi) pek hoş (olan güzel ve makbul) bir kelimeye nasıl (güzel ve yerinde) bir örnek açıkladı? (İşte o kelimeler,) çok hoş bir ağaç (olan hurma) gibi(dir) ki, onun kökü (toprakta) sabit, üst tarafı ise gök (cihetin)de (yükselmekte)dir.
25
Rabbinin izniyle (o ağaç, meyve vermesi için tayin edilen) her zaman yemişini vermektedir (ki, diğer meyvelerden farklı olarak, gece-gündüz, yaz-kış, ilk çıktığı anda da, kurusu da, yaşı da, hamı da, olgunu da yenmektedir. İşte iman kelimesi de, müminin kalbinde iyice kök salmakta ve müminlerin amellerini, kabul ma halli olan semâya doğru yükseltmektedir. Hurma ağacı her sene meyve verdiği gibi, imanlı bir kimse de dâima sâlih ameller üretmektedir). Böylece Allâh insanlara (görünmeyen manaları, görünen suretlerle tasvir ede rek, üstün anlayış kazandırmakta olan) misaller açık lamaktadır. Tâ ki onlar iyice düşünsünler (de imana gelsinler)!
26
(Allâh-u Te`âlâ’nın râzı olmadığı sözler, özellikle sahibini kâfir edecek laflar ve yalanlar gibi) pek kötü bir kelimenin misali ise; (kökleri derin olmadığı için) toprağın üstünden (bir kere de) tümüyle cüssesi koparılmış olan ve kendisi için (toprakta) hiçbir süreklilik bulunmayan çok kötü bir ağaç gibidir. (İşte böylece; kâfirin kendinde de, itikadında da hiçbir hayır bulunmadığı gibi, kendisinden ne hoş bir söz, ne de salih bir amel asla yükselmez! Zaten onun inan cının hiçbir temeli ve esası bulunmamaktadır.)
27
Allâh iman etmiş olan kimseleri (içinde yaşa dıkları) o en yakın (dünya) hayat(ın) da da âhiret (ko nak larının başlangıcı olan kabirde de, mahşer)de de o (kalplerinde iyice) sabit(leşmiş olan kelime-i tev hîd) söz(üy)le (İslâm dâiresinde) sabit kılar. (Böylece onları o inançtan ayırmak için üzer - lerine hücum edecek tüm düşmanlara uymaktan korur. Bu yüz den onlar kendilerine iti katlarının sorulacağı her noktada, hiç şaşır mak sızın hemen doğru cevabı ver me ye muvaffak kılınırlar.) Ama Allâh (hür iradeleriyle kâfirliği seçen ve yara tılışlarında sahip ol dukları İslâm fıtratını değiştiren) o zâ limleri saptırır. (Bu yüzden onlar hiçbir yerde doğru cevap veremezler. Muvaffak kılmak, mahrum bırakmak, hidâyete erdirmek, saptırmak, sebat vermek ve kaydırmak gibi tüm konularda) Allâh dilediğini yapar! (Hiçbir fiilinde Kendisine asla itiraz edilemez. Zira her şeyi dosdoğru bilir ve üstün hikmetlerine tâbi olan irâdesi gereği yaptığını yerli yerinde yapar!)
28
(Habîbim!) Görmedin mi o (şirk koşan) kimse leri ki, Allâh’ın (şükür ge rektiren bunca) nimet(ler)ini büyük bir nankörlükle değiştirmişler ve toplumla rını (peşlerinde sürükleyerek) o helâk yurduna yer leştirmişlerdir!
29
Bir cehenneme ki oraya gireceklerdir! O(rada ebedî kalmaları) ne kötü bir yerleşim olmuştur! / O(rası) ne kötü bir yerleşim yeri ol muştur!/
30
O (müşrik ola)nlar O’nun yolundan (insanları) saptırsınlar diye (bir olan, eşten ve ortaktan münez zeh olan) Allâh’a birtakım (putları) ortaklar tanı mışlardır. (Habîbim!) De ki: “(Sahip olduğunuz imkânlarınızla) çok ça faydalanın (zevk ü safâ içinde sayılı birkaç gün daha eğlenip durun bakalım)! (Bu hal üzere devam ederseniz) gerçekten de varışınız ancak o ateşedir!”
Sonraki 22 ayet →