1
Elif! Lâm! Râ! İşte bunlar, o (hüküm ve hikmetlerle dolu) hakîm olan Kitab’ın âyetleridir!
2
İçlerinden bir zât`a: “(Yakışıksız işler yapmaları halinde başlarına gelecek belalardan)in sanları uyar ve (sana vahyettiklerimize) iman etmiş olan o kim selere de, gerçekten kendileri için Rableri nezdinde dosdoğru bir kademe (ve dünya rütbeleri gibi önce kendine bağlayıp, sonra elden çıkarak yanıltmayan yü ce bir mevki) bulunduğunu müjdele!” diye vahiy de bulunmuş olmamız insanlar için şaşılacak bir şey mi olmuştur? (Habîbim! Senin vahye mazhariyetine şaşıp kalan) o kâfirler (Kur’ân-ı Kerîm’in üstün beyanları karşısında tereddütten kurtulamayıp, inkâra da mecal bulamayınca): “Şüphesiz ki işte bu (vahyolunan ki tap), elbette pek açık bir büyüdür!” de(meden ede me)di(ler).
3
Şüphesiz sizin (sahibiniz, mâlikiniz, koruyucunuz, gözeticiniz ve hayırları size ulaştırıp, kötülüklerden kurtarıcınız olan) Rabbiniz ancak O Allâh’tır ki; gökleri ve yeri (dünya günlerinden) altı gün (miktarı na denk gelecek vakit) de yoktan yaratmıştır, sonra (bir mekâna yerleşmekten münezzeh olarak, Kendi murad ettiği mana üzere Zât’ına yakışır şekilde) Arş’a istivâ buyurmuştur/sonra (emri ve hükmü) Arş’a (yönelip) istivâ etmiştir/sonra (en büyük cisim olan) Arş (dâhil, tüm yaratıklar)ı (hükmü altına alıp, hepsini ilmen kuşatıcı şekilde) istîlâ etmiştir/. O, (Arş dâhil, ulvî-süflî tüm kâinatla alâkalı) bütün işleri (hikmetinin gerektirdiği şekilde ve yaratıkların menfaatlerinin gözetildiği en uygun bir düzen ve en üstün bir nizam üzere) yönetmektedir. O’nun izni olmadıktan sonra (herhangi bir konuda hiçbir kimseye hiç bir zaman) hiçbir şefaatçi olamaz! İşte size! Rabbiniz olan Allâh ancak budur! Öyleyse O’na ibadet edin! Hâlâ (bu anlatılanları doğruca belleyip, yolunuzun bozukluğunu) iyice düşün(erek, şirkten vazgeçip de sadece bir olan Allâh’a ibadet et)meyecek misiniz? Sapık Mücessime fırkası bu ve benzeri âyet-i kerîmeleri yanlış yorumlayarak Allâh-u Te`âlâ’ya mekân ispat etmektedirler. Hâlbuki tüm zamanları ve mekânları yoktan var eden Allâh-u Te`âlâ mekândan ve sınırlamalardan son derece mukaddes ve münezzehtir. Müteşâbih âyetlerden olan “Arş’a istivâ” konusunun izâhı için bakınız: Âl-i İmrân Sûresi: 7; A’râf Sûresi: 54 “Allâh-u Te`âlâ’nın, kullarının fevkınde oluşu” ve “Allâh-u Te`âlâ’nın mekândan münezzeh oluşu” gibi itikâdî meselelerle ilgili aklî ve naklî birçok delil, ayrıca; asırlarının imamları olan otuz üç müfessirin bu konudaki eşsiz beyanları; Rûhu’l-Furkan Tefsîrimizde, En`âm Sûresi: 3. ve 18. âyet-i kerîmelerin izâhlarında tafsîlâtla zikredilmiştir ki, mütalaası kaçınılmazdır! (8/418-425, 511-535)
4
Allâh’ın gerçek bir vaadi olarak; (diriltilip) top luca dönüşünüz ancak O’na (olacak)dır! Çünkü mu hakkak ki O, (mükellef) halkı ilk başta (yoktan) yarat maktadır, (öldürdükten) sonra da onla rı (dirilterek sonsuz hayata) geri döndürecektir. Tâ ki O, iman et miş olanları ve sâlih ameller işlemiş bulunanları (Kendi) adâlet(i) ile /(iman edip tüm işlerinde) adâlet (ile hükmetmeleri) sebebiyle/ mükâfatlandırsın! Ama o kimseler ki kâfir olmuşlardır, inkâr etmekte bulunmuş olmaları sebebiyle, kaynar sudan bir içecek ve çok acı verici büyük bir azap ancak onlara âittir.
5
Ancak O’dur O Zât ki; gü neşi (en kuvvetli ışık ve ısı kaynağı olan) bir ziyâ, ayî da (geceleri karanlıklarda aydınlık veren) bir nur olarak yaratmıştır ve (dinî-dünyevî birçok işinizin kendisine bağlı olduğu) senele rin sayısıyla (, aylara ve günlere bağlı) hesabı bilese niz diye her birine (aylık ve yıllık seferlerinde uğrayacakları, burçlar, konaklar ve) menziller (tespit ve) takdir etmiştir. İşte Allâh bu (güneş ve ay`ın halleriyle ilgili anlatıla)nları (bâtıl ve abes yolla boşu boşuna değil de) ancak (hikmet ve faydaların gözetildiği üstün gayelere yönelik bir) hak ile yaratmıştır. O, (kâinâtın yaratılışındaki hikmetleri ve indirilen âyetlerde bulunan ilimleri) bilmekte olan bir toplum için (hem yaratıklardan ibaret tekvînî âyetleri, hem de Kur’ân’daki tenzîlî) tümâyetleri ayrıntılı bir şekilde açıklamaktadır.
6
Şüphesiz ki gecenin ve gündüzün (birbiri ardın ca gelerek ve artıp eksilerek) ihtilaf edişinde, bir de Allâh’ın, göklerde ve yerde yaratmış olduğu (eşsiz ve sağlam) şeylerde, (Allâh-u Te`âlâ’dan) hakkıyla sa kınmakta olan bir cemaat için elbette (yaratıcının var lığına, birliğine, sonsuz gücüne ve üstün hikmetine açıkça delâlet eden) pek çok ve çok büyük âyetler vardır.
7
Muhakkak o kimseler ki; (ölümlerinin ardın dan diriltilip huzurumuza çıkarak) Bize kavuşacak larını ummamaktadırlar, bir de onlar o en alçak (olan âdî ve fânî) yaşantıy(ı, âlî ve bâkî âhiret haya tına tercih ederek on) a râzı olmuşlardır ve onunla tatmin olmuşlar (, bu nedenle de âhirette başlarına gelecek kötü azapları bir kere olsun hatırlarından geçirmemiş ve dünyadan hiç ayrılmayacaklarını sanmış lar)dır, yine o kimseler ki onlar Bizim (kâinat saf halarında ve Kur’ân-ı Kerîm sayfalarında açıkladığı mız) âyetlerimizden gâfil (ve habersiz)lerdir!
8
İşte onlar ki, (bu kötü düşüncelerinin bir neticesi olarak) kazanmakta bulunmuş oldukları (kötü) şeyler yüzünden, onların barınakları ancak o (cehennem) ateş(i)dir.
9
O kimseler ki (kâfirlerin düşünme ye değer bile kabul etmedikleri o âyet lere) iman etmiştirler ve (bu imana yakışır şekilde) sâlih ameller işlemiştirler; muhakkak ki imanları sebebiyle Rableri onları (ar zuladıkları cennete) hidâyet edecektir! O (nimet lerle dolu) Na’îm cennetlerinde(ki köşklerinde otu rurlarken) onların (ağaçlarının) altından sürekli ırmaklar akacaktır.
10
Onların oradaki duaları: “Ey Al lâh! (Bütün kusurlardan ve noksan lardan) tenzih Sana!” (diye rek, Al lâh-u Te`âlâ’ya takdis ve övgü ifade eden tesbih kelimeleri olacak)dır! Oradaki (karşılaşmalar esnasında birbirlerine “Gü zel yaşam dileme” anlamında söyleyecekleri) tahiy yeleri ise (: “İstenmedik tüm şeylerden kurtuluş sizin üzerinize olsun!” manasını ifasde eden): “Selâm!” (laf zı)dır. (Ziyâfetlerin sonunda ve meclislerin bitimindeki) dualarının sonu ise şudur: “Bütün hamdler (, övgüler ve tâzimler), âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur!”
11
Eğer Allâh insanlara hayr (namına yaptıkları ve süratle kabûlünü bekledikleri duaların karşılığın)ı çarçabuk verdiği gibi, (müşriklerin: “Ey Allâh! Bu Kur’ân haksa, başımıza taş yağdır!” şeklinde inkâr ve alay yollu yaptıklarına ya da insanların kafaları kızdı ğında kendileri ve en yakınları aleyhine yaptıkları bed dualarına karşılık) şerri de onlara acele verseydi, elbette (yaşamları için belirlenen) ecelleri onlara bitirilmiş olurdu (da, bu suretle kendileri şimdiye çoktan helâk edilmiş olurlardı. Ama Allâh böyle dile meyip, bilakis kendilerine mühlet vererek, azgınlık larında artış kaydetmeleri neticesinde onların kökünü birden kazımayı murad etmiştir). (Hal böyle olunca da,) artık Bize kavuşacaklarını ummayan o kişileri (, dirilmeyi ve cezayı inkâr gibi) azgınlıkları içerisin de şaşıp kalmış oldukları halde (, farkına varamayacakları bir şekilde yavaşça azâba doğru sürükler ken, bir süreliğine) bırakırız.
12
O (kâfir) insana (hastalık ve fakirlik gibi) bir zarar dokunacak olsa, yanı üzere (yaslanmış halde) bulunurken yahut oturarak veya ayaktayken (, hangi hal üzere olursa olsun) Bize yalvarır. Fakat Biz ondan o sıkıntısını açtığımız anda, kendisine dokunan bir sıkıntıdan dolayı Bize hiç dua etmemiş gibi (önceki kibirli hali üzere) devam edip gider. İşte (Kendilerine verilen duyuları ve güçleri, yaratılış gayesinin tersi yönlerde kullanmak suretiyle sermayelerini boşuna tüketmiş olan) o müsrif kim seler için, yapmakta bulunmuş oldukları o şeyler (; gaflet ve şehvetlere dalarak zikirden ve duadan yüz çevirme gibi kötülükler) böylece (şaşılacak bir süs leme usûlü ile onlara) çok hoş gösterilmiştir.
13
(Ey Mekke müşrikleri!) An dolsun ki; elbette muhakkak Biz sizden önceki (Nûh, Âd ve Semûd kavmi gibi nice) asırlar halkını (peygamberlerini inkâr ederek) zulüm yaptıkları anda helâk etmiş tik. Oysa ra sûlleri onlara (davalarının doğruluğuna delâlet eden) pek açık deliller getirmişti, ama on lar (körü körüne taklide alıştıkları için) asla inanacak (kimseler) değillerdi! İşte Biz (peygamberlerini inkâr ederek en büyük suçu işlemiş olan) o mücrimler toplumunu böylece (toptan helâke ma ruz bırakan feci bir âkıbet ile) cezalandırırız.
14
Sonra Biz (tüm yapacaklarınızı ezelde bildiği miz halde,) nasıl amel edeceğinize (şâ hitlerle birlik te) bakalım diye, o (sizden önce helâk ola)nların ardından yer(yüzün)de sizi (onların yerine geçen) halifeler yaptık!
15
Âyetlerimiz onlara açık seçik bir halde de vamlı okunduğu zaman, o Bize kavuşacaklarını ummayan (müşrik) kimseler: “İşte (içerisinde put larımıza hakaret bulunmayan ve dirilme gibi aklımı zın almayacağı konular ihtiva etmeyen,) bundan başka bir Kur’ân getir! Ya da (ilâhlarımızı kınayan kı sımları kaldırarak ve azap âyeti yerine rahmet âyeti koyarak) onu değiştir!” dedi(ler). (Habîbim!) De ki: “(Allâh’ın bir hükmü neshetmesi söz konusu olmaksızın) onu kendi tarafımdan de ğiştirmem benim için olacak bir şey değildir! Ben (hiçbir artırma, eksiltme ve değiştirme yapmak sızın) ancak bana vahyolunmakta olan şeye hak kıyla uyarım! Çünkü ben (kendi kafamdan Kur’ân’ı değiştirerek) Rabbime isyan edersem, gerçekten pek büyük bir gün (olan kıyâmet günün)ün azâbı n(a dûçâr kılınacağım)dan korkarım!”
16
(Ey Nebiyy-i zîşânım! Sana bu uygunsuz teklifleri yapan müşriklere) de ki: “Eğer Allâh (Kur’ân-ı Kerîm’i size bu haliyle okumamamı) dilemiş olsay dı (, onu bana indirmeyeceği için) ben onu size oku yamazdım, O da size bunu (benim vasıtamla) bil dirmezdi. Gerçekten ben ondan önce de (kırk senelik) bir ömür (boyu) içinizde (kimseden bir ilim öğrenme den ve size böyle bir şeyler okumadan) durmuştum! Hâlâ (bu gerçekleri düşünüp de, Kur’ân’ın, benim gibi bir beşer tarafından derlenmiş bir şey olmadığını, bi lakis Allâh-u Te`âlâ tarafından indirilmiş bulunduğunu) anlamayacak mısınız?”
17
Artık (ortak ve çocuk isnat ederek) Allâh’a karşı iftirada bulunmuş olandan ya da O’nun âyet lerini yalanlamış olandan daha zâlim kim olabilir? Şu bir gerçek ki; (en büyük suç olan şirki irtikâb etmiş) o mücrimler felâh bulmayacaktır (ve onlar sakındıkları hiçbir tehlikeden korunamayacak, hiçbir arzularına da kavuşamayacaktırlar).
18
O (müşrik ola)nlar (, yoktan yaratan, fayda ve zarar ulaştırma gücüne sahip olan) Allâh’ı bırakarak, kendilerine hiçbir zarar veremeyecek, onlara hiç bir fayda da temin edemeyecek (cansız) şeylere taparlar, bir de: “İşte bunlar (dünyadaki mühim iş lerimizde de, diriltilecek olursak kıyâmet günü) Allâh katında (da) bizim şefaatçilerimizdir!” derler. (Rasûlüm!) De ki: “Siz ne göklerde ne de yerde (ortağı olarak) bilmemekte olduğu şeyleri(n size şefaat edeceğini) mi Allâh’a haber veriyorsunuz?” (Herhangi bir kimseyi Kendisine ortak etmekten arılık ve) tenzih O’na! Zaten O, onların ortak koşmakta oldukları şeylerden dâima pek yüce olmuştur.
19
İnsanlar (Âdem (Aleyhis-selâm)`ın ardından) an cak (hak olan tevhid dîni üzere ittifak etmiş) tek bir ümmetti, fakat sonra (Kabil Hâbil’i öldürünce ) ayrı lığa düştüler. Ama (aralarındaki hükmün kıyâmet gününe tehir edilmesine dâir, ezel de) Rabbin tara fından geç miş olan (o kararı ifade eden) bir kelime bulunmasay dı, ken disi hakkında ihtilaf etmekte oldukları şeyler hususunda elbette (herkesi toplu ca hakka uymaya mecbur bırakacak birtakım azaplar in dirilerek, ya da yanlış yoldakiler helâk edilip, haklı lar yaşatılarak) aralarında (şimdiden) hüküm veril miş (bitmiş) olurdu.
20
(Mekke kâfirleri, Mûsâ ve Îsâ (Aleyhi messelâm)` a indirilen mûcizeler cinsinden bazı âyetleri inadına Rasûlûllah (Sallâl lâhu Aleyhi ve Sellem)`den talep etmek ve alay yoluyla kendilerine bir azap gelmesini iste mek için:) “Rabbinden ona (bizim de görebileceğimiz açık) bir (mûcize ve) âyet indirilseydi ya?” derler. (Habîbim! Onlara cevaben) de ki: “(Bu ka dar mûcizeler varken, onlarla yetinmeyip baş kalarını istemeniz, niyetinizin iyi olmadığını ortaya koymuştur. İnan mak için değil de, inadına mûcize isteyen sizin gibi kimseler Allâh’ın belasının başlarına gelmesini çok tan hak etmişlerdir. Dolayısıyla size de mutlaka bu azap ulaşacaktır. Fa kat ben bunun ne zaman olacağını bilemem, çünkü) gayb(ı bilmek ve gelecekte olacaklara âit ilim) ancak Allâh’a âittir. Öyleyse (istediğiniz azabın gelmesini) bekleyin! Şüphesiz ki ben de sizinle birlikte (inadına inkârı nız yüzünden, Allâh-u Te`âlâ’nın size yapacaklarını) bekleyicilerdenim!”
21
Kendilerine dokunmuş olan (hastalık ve kıt lık gibi) bir zarardan sonra insanlara (sağlık ve bol luk gibi) bir rahmet tattırdığımız zaman, birden bire âyetlerimiz(i tenkit edip gözden düşürme ve yürürlükten kaldırma) hususunda büyük bir hile kurmak (ve gizlice iptal gayretinegirmek) onlar için (bir âdet)dir. (Habîbim!) De ki: “(Tuzaklara) karşılık verme bakımından Allâh (sizden) daha süratlidir!” (Daha siz bu hileleri kurmadan, O sizin azâbınızı takdir etmiştir. Sizin gizlice yaptığınız hileler, değil Bize, meleklerimize dahi saklı kalmamıştır. Zira) hiç şüphesiz ki (sizin yaptıklarınızı zaptetmeye görevli kılınan) elçilerimiz hile olarak kurmakta olduğu nuz şeyleri (bir bir) yazmaktadırlar.
22
Karada ve denizde sizi (, ayaklar, binekler ve gemiler gibi gerekli imkânlara kavuşturarak) gezdir mekte (ve uzak mesafeleri kolayca kat etmeye muvaf fak kılmakta) olan Zât ancak O’dur! Derken siz gemilerde bulunduğunuzda, onlar da (içlerinde bulunan) o kişileri pek hoş bir rüzgârla akar gibi götürdüklerinde ve kendileri (rüzgârın tatlı esintisine kapılıp) onun (verdiği mutluluk)la fe rahlandıkları bir sırada, şiddetli esen bir rüzgâr (ve kasırga) onlara geli(p çata)r ve onlara her yer den dalgalar geli(p hücum ede)r de böylece onlar gerçekten kendilerinin çepeçevre kuşatıl(ıp helâke maruz bırakıl)dıklarını iyice anlarlar ve duayı sa dece Kendisine tahsis eden kimseler olarak Allâh’a yalvarırlar ki: “Andolsun; eğer Sen bizi işte bundan kurtarırsan, kasem olsun ki elbette biz (Sana ina narak ve taatına sarılarak, nimetlerine) gerçekten şükredenlerden olacağız!”
23
Fakat O (yalvardıkları Allâh-u Te`âlâ, dualarına icâbeten) onları (düştükleri şiddetli beladan) kur tarınca, birdenbire onlar (kendilerince bile) hak olmayan (zulüm dolu) şeyler ile yer(yüzün)de fe sâda koşuşurlar/haddi aşarlar/. Ey (bozgunculuğa yönelen) insanlar! Sizin zulmü nüz (gerçekte haksızlık yaptığınız kimselere değil,) ancak kendi nefisleriniz aleyhinedir. (Zulümler yaparak) o son derece alçak (ve basit olan dünyaya âit) yaşantının bir faydası ile (bir süre yararlanabilirsiniz)! Sonra dönüşünüz ancak Biz(im huzûr-u mane vimiz)edir. Biz de (dünyadayken) yapmakta bulun muş olduğunuz (zulüm ve fesatlar gibi ağır vebâli mû cip) şeyleri(n kötü âkıbetini) size haber vereceğiz!
24
O pek alçak (dünya) hayatın(ın çabucak elden çıkması ve insanların ona aldanmasının) ilginç durumu, ancak bir su gibidir ki; Biz kendisini gök ten indirmişizdir de, insanların ve davarların ye mekte olduğu o toprağın bitkisi (, mahsulleri ve me raları) onun sebebiyle (çokça ve sıkça) birbirine karış(arak çık)mıştır. Nihayet o toprak güzelliğini iyice takındığında, (türlü türlü ve rengârenk bitkilerle) tamamen süs lendiğinde, ahâlîsi de gerçekten kendilerinin on (da yetişen mahsullerden faydalanmay)a karşı gücü yeten kimseler olduklarını sandıkları bir sırada, gece veya gündüz (; dolu, don, çekirge, fare ve kasırga gibi azaplarımızla ilgili) emrimiz ona gelivermiş tir de, böylece hemen Biz onu(n ağaçlarını, bitkilerini ve ekinlerini) sanki biraz önce (orada) durmuyor muş gibi kökünden biçilmiş bir şeye çevirmişizdir. İşte (manaları hakkında iyice kafa yorarak) tefekkür etmekte olan bir toplum için Biz âyetleri böylece (eşsiz bir beyan üslûbuyla) ayrıntılı olarak açıklıyoruz.
25
Allâh (son bulmaktan ve tüm afetlerden) selâmet (ve kurtuluş) yurduna/Selâm (olan Zât’ın)ın (cennet gibi şerefli) evine/(sakinlerine, Allâh’ın ve meleklerin çokça selâm verdiği) selâm diyarına/ (tüm kullarını) davet etmektedir. (Ama kullarının hepsi bu davete icâbet etmemiş, ancak bir kısmı bu çağrıya kulak vererek iman etmiş ve sâlih ameller işlemişlerdir. Böylece O, rızâsına ka vuşturmayı) dilediği (bu) kimseleri de (cennete zah metsizce kavuşturacak) dosdoğru bir yola hidâyet etmektedir.
26
(Emirleri tutup yasaklardan kaçarak) güzel işler yapan o kimseler için, o en güzel şey (ve en rahat olan cennet), bir de ziyâdesi (olarak Allâh’ın cemâlini görmek) vardır. (Cehennem ehline ârız ol duğu gibi) onların yüzlerini, ne kara bir toz, ne de (üzüntü ve kötü görüntü gibi) bir alçaklık (eseri) bürümeyecektir. İşte onlar ancak cennetin dâimî adamlarıdır! Kendileri orada (bitip tükenmek bilmeyen nimetler içerisinde) ebedî kalıcılardır.
27
O kimseler ki (kâfirlik, irtidâd ve münafıklık gibi) kötü şeyler kazan mışlardır; (İlâhî adâlet ge reği) bir kötülüğün cezası, misli ile (karşılık göre cek)dir. Onları büyük bir horluk da kaplayacaktır. Onlar için Allâh(ın gazabın) dan hiçbir koruyucu yoktur. Yüzleri (son derece siyah ve karanlık oldu ğundan) sanki (zifirî) karanlık geceden birtakım parçalara bürünmüştür. İşte onlar (ebediyyen yaşa salardı şirk üze re yaşamaya azmettiklerinden, ceza ise amele göre değil, niyete göre verildiğinden,) ancak o ateşin ay rılmaz arkadaşlarıdır. Kendileri orada (hiç çıkma mak üzere ) ebediyyen kalıcılardır.
28
(Kulları öyle) bir günden (korkut) ki; o (mü min ve müşrik ola)nları hep birlikte (kabirlerinden diriltip manevî huzurumuza toplamak üzere) haşrede ceğiz, sonra o şirk koşmuş olan kimselere: “Siz de, (Bize denk tuttuğunuz) ortaklarınız da yerinize (bağlı kalıp, oradan ayrılmayın ve size yapılacak azap ları bekleyin)!” buyuracağız, işte böylece (o tapan larla tapılanların) aralarında iyice ayrım yapmış olacağız! (O gün) ortakları da (, kendilerini ilâh kabul eden lerden son derece berî olduklarını beyan etmek üzere) dedi ki: “Siz asla bize tapmakta değildiniz!
29
Bizimle sizin aranızda (sizin bize tapmanıza rıza göstermediğimize dâir) hakikî bir şâhit olarak Allâh yeterli olmuştur! Gerçekten de Biz sizin (bi ze olan) ibadetinizden elbette (hoşnut olmayan ve habersiz bulunan) gâfil kimselerdik!”
30
İşte orada(, o zor makamda ve dehşetli mekânda, mümin olsun kâfir olsun) her nefis geç mişte yapmış olduğu şeyleri(n gerçek mâhiyetini tamamen karşısında bularak) deneyip (, onların fay dalı mı zararlı mı, güzel mi çirkin mi, makbul mü mer dûd mü olduğunu) bilecektir. Böylece o (şirk koşa)n lar (kendi edindikleri bâtıl rablere değil de, Rabliğin de sadık ve) Hak olan Mevlâ’larına; O Allâh(ın mü kâfat ve cezasını bulacakları yüce makam) a döndü rülmüşlerdir. (Tanrı diye) uydurmakta bulunmuş oldukları şeyler ise kendilerinden kaybolmuştur.
Sonraki 30 ayet →