1
GÜNEŞ ve onun gözalıcı ışığı şahit olsun;[⁵⁷⁴⁵]
[5745] Bu yemin güneşe tanrı diye tapanların bulunduğu miladî 7. yüzyıl dünyasında, güneşin de Allah’ın emrine âmâde bir mahluk olduğu imasını içerir. Zira ilk bölümde dile gelen ay ve güneş, gündüz ve gece, gök ve yer, fucur ve takvâ, aydınlanma ve karanlığa gömülme, hep yaratılmış âlemin çift kutupluluğuna ve dolayısıyla yaratanın eşsizliğine delâlet eder. Güneş bir miktar yakın olsa yanar, uzak olsa donardık. O halde eşya bizatihi hayırdır, bize dokunan hayır ve şer ona olan mesafemizdir. Nasıl ki ilacı ilaç yapan doz ise, güneşi hayat yapan da mesafedir.
2
güneşin ışığını yansıtan[⁵⁷⁴⁶] ay şahit olsun![⁵⁷⁴⁷]
[5746] Lafzen: “Güneşi tilâvet eden Ay şahit olsun!” Tuluv, ayın güneşi izlediğini, yani ‘ışığını tilavet edip okuduğunu’ ifade eder. Ayın güneşin ışığını yansıtması, “ayın güneşi okuması” olarak anlaşılmalıdır. Allah’ın kelâmını hakkıyla okuyan, Allah’ın nuruyla aydınlanır ve o nuru etrafına yansıtır. Ayın evreleri onun gün ışığını izlemesiyle oluşur. Bu izleme ayın on dördünde kemaline ulaşır. Bedir günleri, adeta güneşi izleyen ayın güneşe en çok benzediği günlerdir. [5747] Ayın ibadetlerdeki ve hayattaki önemli rolü. Oruç, hac, zekât, iddet, borçların hesaplanması, vâde hep ayın dinî hayat ve ibadetlerle kaçınılmaz ilişkisini gösterir.
3
Gün ışığını gösteren gündüz şahit olsun;
4
onu gizleyecek[⁵⁷⁴⁸] gece şahit olsun![⁵⁷⁴⁹]
[5748] Gündüz mazi fiille gelirken gecenin muzari fiille gelmesi, gündüzün asıl gecenin fer oluşuna, gündüzün geceye önceliğine delâlet eder. Bu âyet gösterir ki ışık mucizedir. Tıpkı su gibi, hayat gibi, ruh gibi. Bu kevnî mucizeye dikkat çeken vahiy, bizi kâinat kitabını okumaya çağırır. [5749] Gece ve gündüz, Leyl 1-2’de başkasına işaret etmeksizin zamirsiz olarak gelmiştir.
5
Gökyüzü ve onu ayakta tutan (nizam) şahit olsun;
6
yeryüzü ve onu (yumurta misali) yuvarlak yaratan güç şahit olsun![⁵⁷⁵⁰]
[5750] Tahâhâ ile Nâzi’ât 30’daki dehâhâ iştikak-ı ekber açısından birbirine yakındır (Ferrâ). İkisi de yeryüzünün yuvarlaklığına delâlet eder. Burada mâ ile gelen tahâhâ, canlı hayatı temsil eden biyosfer tabakasının yeryüzünü çepeçevre kuşatmasına da bir işaret olsa gerektir.
7
İnsan benliği ve onun yaratılış amacına uygun biçimlenişi şahit olsun;[⁵⁷⁵¹]
[5751] Veya mâya ilgi zamiri mânası vererek: “biçimlendiren Allah”. Mâları masdariyye olarak aldık. Zira bu hem mâ’nın Allah için kullanımının şık olmaması hem de ilk âyetlerle uyumluluk açısından tercihe şayandır.
8
ve nihayet insan benliğine iyiyi ve kötüyü tanıyıp sorumsuz ve sorumlu davranma yeteneğini[⁵⁷⁵²] yerleştiren (şahit olsun) ki:[⁵⁷⁵³]
[5752] Takvânın muhtemelen iniş sürecinde ilk kullanıldığı yer burasıdır. Kök mânası, “biri diğerine zarar veren iki şey arasına engel koyarak zarar göreni zarar verenden korumak” demektir. İttekâ bi-teresihi “kalkanıyla kendini korudu/sakındı” denilir. Bir sahabi, savaşın en şiddetli anında Allah Rasûlü’nün ardına sığınarak korunduklarını ittekaynâ bi-rasûlillah cümlesiyle dile getirir. Allah Rasûlü takvâyı şöyle açıklar: “Birbirinize haset etmeyiniz! Kendiniz almak istemediğiniz halde diğerini zarara sokmak için bir malı methedip fiyatını arttırmayınız! Birbirinize buğzetmeyiniz! Birbirinize yüz çevirip arka dönmeyiniz! Sizden bazılarınız diğer bazılarınız üzerine alışverişe girişmesin! Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz! Müslüman müslümanın kardeşidir. Müslüman müslümana zulmetmez. Yardıma muhtaç olduğu zaman da onu yalnız ve yardımcısız bırakmaz. Onu hor ve hakir görmez. Takvâ işte budur/buradadır.” Rasulullah “takvâ işte buradadır” sözünü üç defa tekrarladı ve her seferinde eliyle göğsünü gösterdi.” (Müslim, Birr 32). Bu hadis ekonomik, sosyal, ahlâkî, dinî ve siyasal her alanda tavsiyeler içermektedir. Nebi bunların tümünü takvâ başlığı altında ele alabilmektedir. Bu da bizi “insanı sorumlu hareket etmeye götüren sorumluluk bilinci” tarifine ulaştırır. [5753] İlhâm, “bir şeyi yutmak” anlamındaki el-lihâmdan türetilmiştir. İmtihan sırrı gereği sanki iyi ve kötü, bir Tuba ve Zakkum tohumu gibi insana yutturulmuştur. İnsan bunlardan hangisini iradesiyle seçer ve sularsa o gelişecektir.
9
Kim kendini geliştirip arındırırsa, o kesinlikle ebedî mutluluğa ulaşacaktır;[⁵⁷⁵⁴]
[5754] Veya fiilin gizli öznesinin Allah olduğundan hareketle: “Allah kimi temize çıkarırsa o kesinlikle mutluluğa ulaşacaktır”. Fakat Kur’an’da geçen her felah, Mü’minûn 1’de olduğu gibi, kulun fiiline bina edilir (Krş: 23:1; 53:32; 4:49). Bu Allah’ın insan iradesine verdiği değerdir. Kaldı ki tercihimiz, men ilgi zamirinin iki özneyi de gören konumundan doğan bu çifte anlamı zımnen içermektedir (Benzer bir ibare için bkz: 13:27). Çünkü kendini geliştirip arındıranı Allah temize çıkarır. Tezekka, kök anlamından dolayı “artma, gelişme” mânasını içerir.
10
kim de kendini geliştirmeyip (içindeki iyilik tohumunu) çürütürse, o kesinlikle kaybedecektir.
11
HADDİNİ AŞTIĞI için Semud (bu) hakikati yalanladı;
12
hani kavmin en azgını kışkırtmayla zıvanadan çıktığında,[⁵⁷⁵⁵]
[5755] Mutavaat kalıbı olan inbe‘ase, kışkırtılma durumunu ifade eder. Buna göre, günaha kışkırtan da günahı işleyen gibi suçludur.
13
Allah’ın elçisi (Sâlih) onlara şöyle demişti: “(Bu) Allah’ın devesidir; şu halde bırakın da (Allah’ın) suyunu içsin!”[⁵⁷⁵⁶]
[5756] “Allah’ın devesi” (nâkatullah) ifadesi tıpkı “Allah’ın arzı” (arzullah) ifadesi gibi, “kamu malını ifade etse gerektir. Aynı zamanda, sahipsiz canın sahibinin Allah olduğunu gösterir. Nâka, beş yaşına ulaşmış dişi deve için kullanılır. Hamile olduğu imasını taşır. “Allah’ın devesi” ifadesi eskiden beri Araplarda yaygın olan bir geleneği hatırlatır. Muhtemelen kökleri Semud’a kadar uzanan bu geleneğin cahiliyyede yaşatıldığını Mâide 103’ten öğreniyoruz. Semud kavmi, Mâide 103’te sayılan sebeplere benzer bir nedenden dolayı bir dişi deveyi “Allah’ın devesi” ilan edip “kutsallaştırmış”, sonra da o hayvana “Allah baksın” dercesine suyu bile çok görmüştür. Buradaki yaman çelişki şudur: Hem bir hayvanı yaratılış amacı dışına iterek “Allah’ın devesi” ilan etmişler hem de onu susuzluktan ölüme terk etmişlerdir. Âyetteki “haddini aşma” bu olsa gerektir (Krş: 11:64, not 80).
14
Derken elçiyi dinlemediler[⁵⁷⁵⁷] onu işkenceyle boğazladılar. Sonunda Rableri, bu günahları yüzünden burunlarını sürte sürte onları yerle bir etti;
[5757] Lafzen: Yalanladılar”.
15
oysa ki o (kavim) kendi akıbetinden zerrece endişe etmezdi.[⁵⁷⁵⁸]
[5758] Veya yehâfunun gizli zamirinin Allah’ı gösterdiğinden hareketle: “O, o (kavmin) akıbetinden korkmazdı.” Tercih ettiğimiz mânaye göre yehafudaki erilliğin izahı, tercih etmediğimiz mânadaki -velev ki olumsuzlama formuyla da olsa- “Allah” ile O’na atfen kullanılan “korkma” fiilini bir arada tasavvur etmenin izahından çok daha kolaydır.