1
ÖTESİ yok, işte Ben yemin ediyorum[⁵⁷²⁶] bu beldeye;[⁵⁷²⁷]
[5726] Lâ uksimu Kur’an’da 8 yerde gelir ve hepsinde de yemin Allah’a isnat edilir. Lânın tekit için geldiği söylenmişse de, Arapça’da tekit için bu kadar edat varken üstelik lânın aslî anlamı olumsuzken neden bu formda geldiğinin beyânî izahı yapılmamıştır. “Yemine gerek yok” mânası verilebilir (Abduh). Lâ hakikidir diyen Ebu Hayyan şu mânayı verir: “Bu beldelere yemin etmem, zira oranın sakinleri oranın hürmetini ihlal ettiler”. Fakat Vâkı’a 75-76’nın delâletiyle bu mâna da isabetli değildir. Tercihimiz bu formdaki tüm yeminlerin Allah’a isnadına ve lânın aslî anlamına dayanmaktadır. Allah’ın ettiği yeminin azametini, yani “ondan ötesinin yokluğunu” ifade eder (Krş: Âişe Abdurrahmân, et-Tefsiru’l-Beyani, 165-170). [5727] Kur’an’da hâze’l-beled formu hassaten Mekke’ye delâlet eder (Krş: 95:3; 14:35). Yani: İnsanlığı ilk misafir eden ve insanlığın ilk mabedine ev sahipliği yapan Mekke’ye.
2
senin her tür saldırıya açık olduğun bu beldeye;[⁵⁷²⁸]
[5728] Veya Ebu Hayyan’ın yukarıdaki tercihinin devamı olarak: “bu belde senin saygınlığını ihlal etti” (el-Bahr). Ya da hıllin “mukim, sakin” mânasına gelen hâllenin sıfatı veya mastarı oluşuna dayanarak: “bu beldenin sakinisin” (Müfredât ve Mekâyîs).
3
ve babaya ve oğluna:[⁵⁷²⁹]
[5729] Veya: “doğurana ve doğurmayana” (Krş: tek ve çift şahit olsun: 89:3 ve 112:3). Baba, yani vahyin “babanız İbrahim” dediği Hz. İbrahim ve onun oğlu Hz. İsmail ve dolaylı olarak Hz. Muhammed. Mekke’nin ruhu Kâbe, dünyanın ruhu da insandır. Büyük yetimin babası ve büyük yetim Hz. Nebi de kastedilmiş olabilir. Bu ibare doğrudan İbrahim ve İsmail’i ifade etse de, dolaylı olarak âdemoğullarının tümünü kapsar. Mekke’nin diğer şehirlere göre merkezi konumu ne ise, Âdem’in âdemoğullarına ve Âdemoğullarının da diğer yaratılmışlara göre konumu odur.
4
Hakikaten Biz insanoğlunu farklı meşakkatlere dayanıklı yarattık.[⁵⁷³⁰]
[5730] Veya: “dengeli ve uyumlu”. Sadece burada geçen kebedîn hem “meşakkat” hem de “güç ve kudret” mânalarına dayanarak. Ayrıca bu mâna, bir sonraki âyetle uyum içindedir.
5
Ne yani, şimdi insan kimsenin kendisine güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?
6
(Dahası) “Ben (bu konuma gelmek için) kucak dolusu servet harcadım” mı diyor?[⁵⁷³¹]
[5731] Ehlektu (helâk ettim); “gurur ve kibir için harcanan servet helâk edilmiştir” iması taşır.
7
Yoksa o, kimsenin kendisini görmediğini mi zannediyor?[⁵⁷³²]
[5732] Zımnen: “Allah’ın görmediğini mi”. Bir sonraki âyetle birlikte: “Kendisi yaratılmış olduğu halde görüyor da Allah yaratan olduğu halde görmüyor, öyle mi?” İlk muhatapların Allah inancının nasıl kırılgan olduğunun vurucu bir ifadesi.
8
Ona iki göz vermedik mi?[⁵⁷³³]
[5733] Bir önceki âyetle birlikte zımnen: Herkesi kör sananın kendisi kördür.
9
Dahası bir dil ve bir çift dudak?[⁵⁷³⁴]
[5734] Zımnen: Hakikati itiraf etsin diye gerekli olan tüm araçlarla donattık. Konuşmada dil dudaksız dudak dilsiz işe yaramaz. Bu üç âyette görme ve konuşma duyuları dile getiriliyor. Zımnen: Hakikati görmeyen kör ve dilsizdir.
10
Ve ona (iyilik ve kötülüğün) açık seçik iki yolunu da göstermedik mi?[⁵⁷³⁵]
[5735] Zımnen: “Ona kullanabileceği bir irade vermedik mi?” Krş: “sonra ona yolu kolaylaştırdı” (80:20 ve 76:3). Necdeyn (t. necd) “görünen, belirgin yol”. Sadece burada geçer. Zımnen: Ona iyiyi kötüden ayırma yeteneği olan iradeyi bahşetti. Eşyada hayır ve şer, imanda hak ve bâtıl, sözde doğru ve yalan, eylemde güzel ve çirkin… Geçmiş zaman kullanılması, şuur ve vicdanın gurur ve isyandan aslî ve öncelikli olduğunu gösterir.
11
Fakat o, (ucunda cennet olan) sarp yokuşu tırmanmak için hiçbir bedel ödemedi.[⁵⁷³⁶]
[5736] Yani: İyi olmanın bedelini ödemeye yanaşmadı, sıkıntıya gelemedi. Oysa ki Allah insanı yaratırken “meşakkatlere dayanıklı” yaratmıştı (4. âyet). Ama o, yaratılıştan taşıdığı vicdanın hakkını dahi vermeye yanaşmadı.
12
Bilir misin nedir o sarp yokuş?
13
Bir kişiyi[⁵⁷³⁷] daha zincirlerinden kurtarmaktır;[⁵⁷³⁸]
[5737] Lafzen: “boynu”. [5738] Zımnen: Bir köleyi daha özgürleştirerek, tüm kölelikleri ortadan kaldırmak için adım atmaktır. Bu bir özgürlük çağrısıdır. Bu çağrı yalnızca fiziki köleliği değil, sosyal, ekonomik ve siyasal türevleriyle birlikte mânevî köleliği de kaldırmaya yöneliktir. İkrime bunu “boynu günah zincirinden kurtarmak” olarak anlamıştır (Beğavî). Bu anlayış Rasulullah’ın “Ya Fatıma! Nefsini Allah’ın elinden satın al! Vallahi yarın senin için de bir şey yapamam!” türü uyarılarıyla da uyum arz etmektedir. Ebu Hanife’ye göre sadakanın en hayırlısı bir kişiyi özgürlüğüne kavuşturmaktır. Parantez içi ifademiz 17. âyete dayanmaktadır. Öncelik özgürlüktür, yeme içme bile sonra gelir.
14
veya açlık gününde (yoksulu) doyurmaktır;
15
(mesela) yakını olan bir yetimi,[⁵⁷³⁹]
[5739] Yetîmendeki belirsizliği anlama “mesela” ile yansıttık.
16
ya da evsiz barksız, yurtsuz yuvasız bir düşkünü…[⁵⁷⁴⁰]
[5740] Lafzen: “Topraktan başka barınağı olmayan” (Râğıb).
17
Daha sonra[⁵⁷⁴¹] iman edenlerden olmak ve birbirine hakkı ve merhameti tavsiye etmektir.[⁵⁷⁴²]
[5741] Bazı müfessirlerimiz summe’yi aslî anlamından çıkarırlar. Oysa ki buna gerek yoktur. Huden li’l-muttakinde (2:2) ifadesini bulan hidayetten önceki takvâ, nasıl “sorumluluk ahlâkıysa”, burada imandan önce sayılanlar da benzer bir hakikatin ifadesidir. Bu davranışlar kişiyi imanın kapısına getirecektir. Özgürlüğe kavuşturma, açları doyurma, yetimi ve düşkünü gözetme gibi temel ahlâkî sorumlulukları yerine getirmeyen hem imanın ahlâkî zeminini İnşâ etmemiş hem de iyiliği emr ve kötülükten sakındırma aşamasına gelmemiş demektir. [5742] Bir ahlâkî davranışın temeli iman olursa, ancak o zaman o davranışın sahibi Allah’tan âhirette ödül bekleyebilir. İnanmadığı bir dünyada karşılık bulmak, yatırmadığı bir hesaptan para talep etmek kadar abestir.
18
İşte bunlardır bahtiyar[⁵⁷⁴³] kesime dahil olanlar;
[5743] el-Yemin, dilde “bereket, uğur, müjde, hayır ve güç” ifade eder. Allah Musa’ya “bereketli vadi’nin kenarından” seslenmiştir (28:30). Mü’mine cennet müjdesi sağından verilecektir (17:71). Cennetlikler ashab-ı yemin’dirler. İmân, kalbin en hayırlı halidir. Yemin, hem “söz” hem “sağ”dır. Mecazen “sağduyu”yu, yani vicdanı da ifade eder.
19
âyetlerimizi inkârda ısrar edenler ise bedbaht kesime dahil olanlardır;
20
tarifsiz bir ateş onların üzerine güdümlenmiştir.[⁵⁷⁴⁴]
[5744] el-Îsâd: “bir şeyi kilitlemek”, îsâdu’n-nâr ‘aleyh: “ateşi bir şey üzerine kilitlemek”. Bunun karşılığı güdümlü bir füze gibi ateşi birine kilitlemektir. Fevkahum yerine ‘aleyhim gelmesi, onu atlatmanın imkânsızlığına delâlet eder.