1
BU, Allah ve O’nun elçisi tarafından, müşrikler[¹³⁹⁸] içerisinden[¹³⁹⁹] anlaşma yaptıklarınıza yönelik bir ilişik kesme ilanıdır:
[1398] Müşrikîn, baskın özellik anlamında tarihsel olana atıf olarak kullanıldığı bu âyette bir türe ait isim olarak çeviride aynen yer alırken, 3. âyette soyut ve türe ilişkin bir vasıf olarak açılmıştır. [1399] Min edatının ‘bütünden bir parça’ vurgusu taşıdığı 4. âyetten açıkça anlaşılmaktadır. Aynı âyet, ilişik kesme ilanının muhataplarının tüm müşrikler değil sadece anlaşmayı bozanlar olduğunu da açıklamaktadır.
2
Bundan böyle, işte size dört ay daha serbest dolaşım izni![¹⁴⁰⁰] Ama bilin ki siz, Allah’ı asla atlatamayacaksınız; yine unutmayın ki, Allah inkâr ve ihanette ısrar edenleri onursuzluğa[¹⁴⁰¹] mahkûm edecektir.
[1400] Enfâl 58. âyet, anlaşmaların hangi zorunlu durumlarda bozulacağını düzenler. [1401] Muhzi (hızyden), İnsan onurunun bir dış müdâhaleyle ya da bir iç muhasebeyle kırılışını ifade eder. Ayrıntılı bir tahlil için ilk kullanıldığı 20:134’e bkz. Zımnen: Onur imandandır, Allah’tan kopan onurdan da kopar.
3
Yine Allah ve O’nun Elçisi’nden, Büyük Hac[¹⁴⁰²] gününde bütün insanlığa yapılmış bir duyurudur ki; Allah kendine mahsus özellikleri başkalarına yakıştıranlarla[¹⁴⁰³] ilişiğini kesmiştir; O’nun elçisi de öyle. Bundan böyle tevbe ederseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır; fakat (bu davetten) yüz çevirirseniz, iyi bilin ki siz Allah’ı asla atlatamazsınız. Nitekim, inkâr ve ihanette ısrar edenleri elem verici bir azap ile müjdele.[¹⁴⁰⁴]
[1402] Umre ile haccın arasını ayırmak için hac “büyük hac” olarak adlandırılmıştır. Bu durumda umre de “küçük hac” olmaktadır. [1403] Müşrikînin tam açılımı (Bkz: âyet 1, not 1). [1404] 4. âyetin içeriğine baktığımızda 2 ve 3. âyetlerin sonundaki kâfirînin akidevi olmaktan daha çok ahlâkî çağrışımıyla “nankörler” anlamında kullanıldığı söylenebilir. Âyetin bütününde şirk inkâr olarak takdim edilmekte, tevbenin şirkten vazgeçmek olduğu vurgulanmaktadır.
4
Ne var ki, şirk koşanlar arasından kendileriyle anlaşma yapmış olduğunuz ve daha sonra bu anlaşmayı herhangi bir biçimde ihlal etmeyen ve sizin hasımlarınızdan hiç biriyle dayanışma içine girmeyen kimseler bunun dışındadır.[¹⁴⁰⁵] Artık onlarla olan anlaşmanıza süresi doluncaya kadar riayet edin! Unutmayın ki Allah sorumlu davrananları sever.
[1405] Ahde vefa ahlâkî bir sorumluluktur, ahdin tarafı isterse karşıt inançtan olsun. Muhatabın inanç kimliği, ahde vefasızlık gibi ahlâkî olmayan bir davranışın mazereti olamaz.
5
Ve (bu) yasak (kapsamındaki) aylar çıktığında,[¹⁴⁰⁶] artık müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün; yakalayın, çepeçevre kuşatın, onları her gözetim noktasına kurulup gözetleyin![¹⁴⁰⁷] Fakat eğer onlar dönüş yapar, namazı istikametle eda eder ve arınıp yücelmek için ödenmesi gereken bedeli ödemeyi kabul ederlerse, işte o zaman bırakın yakalarını![¹⁴⁰⁸] Unutmayın ki Allah tarifsiz bir bağışlayıcı, eşsiz bir merhamet kaynağıdır.
[1406] Veya: “Dokunulmazlık ayları”. Buradaki el-eşhuru’l-hurumdan kasıt, bilinen haram aylar değil, anlaşma süresine denk gelen 4 aydır. Cahiliyyede insanın dokunulmazlığı istisna idi. Vahiy, insan dokunulmazlığını kural hâline getirdi ve dokunulabilirlik istisna oldu. Bu yüzden de geleneksel “haram aylar” uygulaması boşa çıktı. [1407] Bu savaşın gerekçesi 7. âyetten de anlaşılacağı gibi “anlaşmaya ihanet”tir, asla “Ya İslâm, ya ölüm!” seçeneğine zorlama değildir (Krş: 8:61). [1408] Lafzen: “..bırakın, yollarına gitsinler”.
6
Ve eğer müşriklerden biri senden sığınma hakkı isterse, ona eman ver ki Allah’ın kelâmını dinleyebilsin.[¹⁴⁰⁹] Sonunda onu kendini güvende hissedebileceği bir yere bırak! Böyle davran, çünkü onlar hakikati bilmeyen bir topluluktur.[¹⁴¹⁰]
[1409] Zımnen: Zaten cihadın amacı da İslâm ile insan arasındaki engeli kaldırıp insanı kazanmaktır. [1410] Bu âyet, bir önceki âyetteki “öldürme” emrinin gerekçesinin dînî değil konjonktürel ve siyasi olduğunu göstermektedir. Tarihsel uygulama da bunu doğrular niteliktedir: Bu âyetleri ilan eden Hz. Ali’ye bir müşrik Rasulullah’la anlaşma süresinin dolmasından sonra Allah kelâmını dinlemek ya da bir iş görüşmesi yapmak istediğinde öldürülüp öldürülmeyeceğini öğrenmek istemiş, Hz. Ali güvenlikte olduğunu söyleyerek bu âyeti okumuştur (Râzî)
7
Şirk koşan kimselerin Allah’la ve O’nun Elçisi’yle[¹⁴¹¹] anlaşma yapmaları nasıl mümkün olabilir ki! Ne var ki sizin Mescid-i Haram’ın yanında kendileriyle anlaşma yaptığınız kimseler hariç; onlar size verdikleri söze sadık kaldıkları sürece siz de onlara verdiğiniz söze sadık kalın: unutmayın ki Allah sorumlu davrananları sever.[¹⁴¹²]
[1411] “..ve O’nun elçisi”, elçiye zeval olmaz vurgusuna sahiptir. Zımnen: Ona saldıran onu gönderen makama saldırmış olur. [1412] Son cümle, en şiddetli savaş şartlarında dahi “sevginin” belirleyici rolüne atıftır.
8
(Düşmanlarınızın) size galip gelmeleri hâlinde, size karşı ne bağlayıcı bir yükümlülük ne de anlaşmadan doğan bir sorumluluk üstlenmemişken, (başka) nasıl olabilirdi ki? Sözleriyle sizi hoş tutmaya çalışırken, yürekleri onları yalanlamaktadır; zira onların çoğu (fıtratın gösterdiği) yoldan sapmış kimselerdir.[¹⁴¹³]
[1413] Bu âyet meşru savaşın ahlâkî ilkeler uğruna yapılan savaş olduğunun tescilidir. Yaptığı anlaşmayı bozan müşrikler için fâsık kullanılması manidar. Bu bağlamda fâsık, müşriki değil “hain”i ifade etmektedir. Vahyin inşâ ettiği mümeyyiz akla muhteşem bir örnektir.
9
Allah’ın âyetlerini az bir menfaate değiştiler ve O’nun yoluna engel oldular; onlar, ne berbat şeyler yapıp duruyorlar:
10
(Saldırmazlık güvencesi verdikleri) bir mü’min için, ne bağlayıcı bir yükümlülük, ne de anlaşma ve yakınlıktan doğan bir sorumluluk gözetiyorlar. İşte böyleleri, haddi aşanların ta kendileridir.
11
Ama eğer dönüş yapar, namazı istikametle kılar ve zekâtı gönülden gelerek verirlerse, o zaman sizin dinde kardeşiniz olmuş olurlar. Ve Biz âyetlerimizi, (değerini) bilen bir toplum için işte bu şekilde tüm boyutlarıyla açıklıyoruz.
12
Fakat, anlaşma yaptıktan sonra sözlerini bozar ve inanç sisteminize hakarete yeltenirlerse, işte o zaman küfrün öncülerine karşı savaş açın;[¹⁴¹⁴] çünkü sözü-sebatı olmayan bu tipler, hainliklerine belki (bu sayede) bir son verirler.
[1414] Zımnen: Anlaşmaya ve Allah’a ihanet hâlinde küfrün önderlerine savaş açmak şart olur.
13
Hâlâ sözlerini bozan, Elçi’yi kovuncaya kadar çabalayan ve önce kendileri saldırmış bulunan bir toplulukla savaşmayacak mısınız? Yoksa onları gözünüzde büyütüp saygınlık mı kazandırıyorsunuz?[¹⁴¹⁵] Ama, eğer gerçekten imanda ısrarlıysanız, unutmayın ki Allah kendisini tazim edip saygı duymanıza daha lâyıktır.
[1415] Zımnen: Onlardan korkmanızın sebebi güçlü olmalarıysa, Allah onlardan güçlüdür; o zaman Allah’tan korkun! (Haşyet için bkz: 10:62, not 83).
14
Onlarla savaşın ki, Allah onlara sizin ellerinizle azap edip onları rezil etsin; dahası onlara karşı size yardım edip inananların gönlüne ferahlık versin;
15
nihayet kalplerindeki öfkeyi dindirsin.[¹⁴¹⁶] Sonuçta Allah tercih ettiğine affını tahsis eder; zira Allah her şeyi bilendir, her hükmünde üstün hikmet sahibidir.
[1416] Öfkesini dindirmek, öfkeliye yapılacak en büyük yardımdır. Zira öfkeyle kalkan sadece zararla değil, aynı zamanda zulümle oturur.
16
Yoksa siz, Allah’ın içinizden kendi yolunda tüm çabasını seferber edenleri; Allah’tan, O’nun Elçisi’nden ve inananlardan başkasını can yoldaşı edinmeyecek kimseleri seçip ayırmadan,[¹⁴¹⁷] karma karışık bir hâlde[¹⁴¹⁸] bırakılacağınızı mı sandınız? Oysa Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.
[1417] Lafzen: “bilmeden”. Zımnen: Hayat Allah’ın okulu, siz de onun öğrencilerisiniz. [1418] Velîcetene Ebu Ubeyde şu anlamı verir: kullu şey’in edhaltehu fi şey’in leyse minhu (senin, bir şeyin içerisine onun cinsinden olmayanı karıştırdığın her şeydir). Çevirimiz buna dayanır.
17
İNKÂRLARINA yine bizzat kendileri tanıklık edip dururken, Allah’ın mescidlerini ziyaret edip onarmak[¹⁴¹⁹] Allah’a ortak koşanlara düşmez. Onların yaptıkları boşa gitmiştir; zira onlar ateşte yerleşip kalacaklardır.
[1419] Bir mescidi ziyaret edip içinde ibadet etmek, onu mânen imar etmek olduğu için küçük hacca “umre” adı verilmiştir.
18
Allah’ın mescidlerini, ancak Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman eden, namazı istikametle kılan ve zekâtı içinden gelerek veren; dahası Allah’tan başka hiç kimseden korkmayan kişiler mamur edebilirler. Nitekim, yalnızca böyleleri doğru yolda olmayı umabilir.[¹⁴²⁰]
[1420] Yani: İçlerindeki kalp Kâbe’sini şirk ve küfür darbesiyle imha edenler, Kâbe’yi gerçek mânada imar edemezler.
19
Yoksa siz, (yalnızca) hacıları suvarmayı ve Mescid-i Haram’ı ziyaret edip tamir etmeyi, Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman etmek ve Allah yolunda elden gelen gayreti göstermekle eşdeğerde mi tutuyorsunuz?[¹⁴²¹] Allah’a göre bunlar birbirine eşdeğer değildirler. Ve Allah, zalim bir toplumu doğru yola yöneltmez.
[1421] İmana dayalı gerçek dindarlıkla imaja dayalı sahte dindarlık arasındaki derin uçurum.
20
İman eden ve hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla her türlü çabayı gösterenler, Allah nezdinde daha yüce bir makama sahiptirler: işte onlar başarının gerçek sahibidirler.
21
Rableri onları yüce katından bir rahmetle, rıza-yı Bârî ile ve kendilerini içerisinde kesintisiz her tür nimetin beklediği cennetlerle müjdeler.
22
Onlar orada ebedî kalacaklar; çünkü, katında yüce ödül(ler) bulunan yalnızca Allah’tır.
23
SİZ ey iman edenler! Eğer iman yerine küfrü tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi veli olarak görmeyin.[¹⁴²²] İçinizden kim onları sığınılacak bir dost olarak görürse, işte onlar, evet onlardır zalimler.
[1422] Kan bağına dayalı bedevî bir toplumu değerler sistemi demeye gelen din bağına dayalı medenî bir toplum hâline getiren temel bir ilke.
24
De ki: “Eğer babalarınız,[¹⁴²³] çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, mensubu bulunduğunuz topluluk, kazandığınız mallar, kötüye gitmesinden kaygı duyduğunuz ticaret ve pek hoşlandığınız konaklar; Allah’tan, O’nun Elçisi’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli geliyorsa, Allah’ın buyruğu gerçekleşinceye kadar bekleyin![¹⁴²⁴] Ne ki Allah, sorumsuzca davranan[¹⁴²⁵] bir toplumu doğru yola yöneltmez.
[1423] Lugavî açıdan âbâ’, sadece “babaları” değil, anneler, dedeler ve amcaları da kapsar. Bu nedenle bunlar ayrıca zikredilmemiştir (Krş: Râğıb). [1424] Sevgide en büyük hak, En Büyük Olan’ın hakkıdır (Bkz: 2:165). Ölümsüz sevgi, ölümsüzün sevgisidir. [1425] el-Fasikîn; bu bağlamda ve daha bir çok yerde “sorumlu davrananlar” anlamına gelen el-müttakinin karşıtı olarak “sorumsuz davrananlar” biçiminde çevrilmiştir.
25
Doğrusu Allah, size bir çok savaş alanında yardım etmişti; özellikle de Huneyn Günü: Hani o zaman çokluğunuz sizi gururlandırmıştı, fakat hiçbir işinize yaramadı;[¹⁴²⁶] ve olanca genişliğine rağmen yeryüzü size dar gelmişti, sonra da geri kaçmıştınız.
[1426] Zımnen: Sayı çokluğuna güvenen, Allah’ın tek olduğunu unutmuş olur.
26
Daha sonra Allah, Rasulü’ne ve inananlara katından bir sükûnet indirmiş, görmediğiniz güçlerle sizi takviye etmiş ve inkârda direnenleri azaba uğratmıştı: İşte bu, hakkı inkâr edenlerin cezasıdır.[¹⁴²⁷]
[1427] Mekke-Taif arasındaki Huneyn’de yapılan savaşa bir atıftır. Düşman Hevazin kabileleri ve Taifli Beni Sakif’tir. Aralarına yeni katılanlarla birlikte 12.000 kişiye ulaşan mü’minler düşmanın üç katıdır. Düşürüldükleri pusu ile bozguna uğrayan mü’min ordusu, Ensar ve Muhacirlerin insanüstü gayretiyle kaybedilen savaşı geri almıştır. Bu da gösterdi ki başarının dinamiği ne kan bağı, ne sayısal üstünlüktür; imanın gücü ve Allah’ın yardımıdır (Ilâhî yardımın mahiyeti için bkz: 8:9-12, ilgili notlar).
27
Fakat bütün bunlara rağmen, Allah dileyenin/dilediğinin yaptığı dönüşe mukabele edecektir;[¹⁴²⁸] zira Allah tarifsiz bir bağış, eşsiz bir merhamet kaynağıdır.
[1428] Yeşâ’ fiilinin çift zamiri gören konumuna dayanarak, zımnen: “Allah kendisine dönüş yapmayı dileyene, mukabelede bulunmayı diler.” “Allah’ın tevbesi” çift taraflı ‘dönüş’ü ifade eder: Pişman olup Allah’a dönüş yapana, Allah da mukabele eder. Tevbe, “dönmek”tir. İnsanın Allah karşısındaki duruşunu gözden geçirmesi, özeleştiri yapması ve sonuçta bir bilinç yenilemesi anlamına gelir.
28
SİZ ey iman edenler! Bilin ki şirki karakter hâline getiren herkes[¹⁴²⁹] baştan ayağa (manen) pistir.[¹⁴³⁰] Bu nedenle, bu yıldan sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar.[¹⁴³¹] Eğer ekonomik krizden endişe ediyorsanız,[¹⁴³²] unutmayın ki gün gelir, Allah isterse sizi lutfuyla bolluğa kavuşturur: Zira Allah her (çareyi) bilendir, onu hikmetle (icra) edendir.
[1429] Muşrikûn için bkz: Âyet 1 ve 3, not 1. [1430] Şirk mânevî bir pisliktir ve Mescid-i Haram gibi mübarek bir mekân şirkle kirletilmemelidir. Şirkin pislik oluşu, aklın kullanılmamasıyla alâkalıdır. Bkz: “Allah aklını kullanmayanları pisliğe mahkûm eder (10:100). [1431] Bunun anlamı, âyetin zamana dönük yüzü dikkate alındığında “putlarına ibadet amacıyla kutsal mekânları kullanmasınlar” demektir. Nitekim Ebu Hanife de “Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar” ibaresini “Hacc ve umreye gelmesinler” şeklinde anlamıştır. Bu yasağın kapsamı, müşrikleri hacdan men ile sınırlıdır. [1432] Endişeleri, Hz. Muhammed’e tâbi olmaları durumunda, çevredeki Arapların Mekke’nin kutsallığını kabul etmekten vazgeçip sakinlerini yağmalayacakları korkusuydu. Mekke’nin fethinden (630) sonra vahyedilen ve müşriklerin Kâbe’den uzak tutulmasını emreden âyet, ticaret ve ibadet için gelenlerden elde edilen servete delâlet eder.
29
Kendilerine (daha) önceden kitap verilen zümreden Allah’a da âhiret gününe de (gerçek anlamda) inanmayan, Allah ve O’nun Elçisi’nin yasakladığını yasak saymayan ve hak dini tek din olarak benimsemeyen kimselerle, teslim olmuş bir hâlde güvenlik vergisini kendi elleriyle verinceye kadar savaşın.[¹⁴³³]
[1433] “Cizye âyeti” diye bilinen bu âyet, sığınma hakkı tanıyan 6 ve saldırı hâlinde savaşı meşru kılan 8. âyetle birlikte anlaşılmalıdır. Yalnız burada kullanılan ve “bedel” anlamına gelen cizye “güvenlik bedeli” olarak verilen bir vergidir. Bu bedeli ödeyen, güvenliğini garantiler. Esasen cizye uygulaması, vahyin inanç özgürlüğüne dair titizliğinin muhteşem bir örneğidir. Zira Müslüman cemaatin hayat tarzını ve ideolojisini korumak, o cemaate mensup olanlara ibadet düzeyinde bir vecibedir. Gayr-ı Müslim vatandaşların bu ibadete zorlanmaları haksızlık olurdu. Onlar hiçbir risk almazken, İslâm cemaatinin bu unsurların güvenliğini sağlaması da tersinden bir haksızlıktır. İşte bu âyet her iki taraf için de âdil olan bu yöntemi teşri kılmıştır.
30
YAHUDİLER “Uzeyr Allah’ın oğludur” dediler;[¹⁴³⁴] Hıristiyanlarsa “Mesih Allah’ın oğludur” dediler. Bunlar, geçmiş dönemlerin ısrarlı inkârcılarının uydurduğu asılsız iddialara özenerek ağızlarında geveledikleri söylentilerdir; Allah kahretsin onları: nasıl da savruluyorlar!
[1434] Bu ifade hakikat olarak da mecaz olarak da anlaşılabilir. Mecaz ise, bu Yahudilerin tamamını “Allah’ın oğulları ve ahbabı” kabul etme türünden sayılmalıdır. Bu takdirde “Allah’ın oğlu” tabiri, aşırı yüceltmeci bir yaklaşımı ifade eder (Krş. Menâr). Uzeyr’i (İbranice Ezra, Latince Esdras, MÖ. ykl. 4. yy.) Allah’ın oğlu kabul etme: Eski Ahid’de beklenen Mesih için “Allah’ın oğlu” ibaresi kullanılır. Bahusus, Eski Ahid’de Uzeyr’ (Ezra) için kullanılmaz (Ezra, 7-10 ve Nehemya, 8-10). 21:101’in sebeb-i nüzûlüyle ilgili bir rivayette Kureyşli şair Abdullah b. Ziba‘ra es-Sehmi’nin “Allah’tan başka tapınılan tüm tanrılar cehenneme girecek öyle mi? Biz meleklere, Yahudiler Uzeyr’e, Hıristiyanlar da İsa b. Meryem’e tapıyorlar. (Bunlar da mı cehenneme girecek?)” polemiği üzerine, Allah Rasûlü: “Hayır, siz sadece şeytanlara tapıyorsunuz” der. Bunun üzerine 21:101 nâzil olur. İbn Hazm, Uzeyr Allah’ın oğlu iddiasının Sadukiyye adındaki Yahudi mezhebine ait olduğunu söyler (el-Fasl I, 99). Bu kanaatin nedeni, Uzeyr’in Mesih olduğu iddiası olsa gerektir. Çünkü Eski Ahid’de Mesih’ten “Allah’ın oğlu” olarak söz edilir. Muhtemelen Hz. İsa’nın ve İseviliğin çıkışından sonra Yahudilikteki bu inanç yanlış çağrışımlar yapacağı gerekçesiyle terk edilmiş olmalıdır. Uzeyr’e bu vasfın verilmesinin bir başka nedeni de, tamamen kaybolmuş olan Tora’yı ezberinden okumuş olmasıdır. Yahudi bilginler, onun ezberinden okuduğu Tora ile gömülü olduğu yerden çıkardıkları Tora’nın aynı olduğunu görünce, şaşkınlıklarını “Allah’ın oğlu” nitelemesiyle ifade etmiş olmalıdırlar (Taberi). Bu yüzden onun adı “II. Musa”dır. İsrâiloğullarının yabancı kadınlarla evliliklerine son vererek, gûya kavmi ırken saflaştırmış (Ezra, 9:1-15; 10:1-11), Musa’dan sonra kavminin Allah ile olan misakını yenilemiş ve şeriatı tesis etmiştir (Nehemya, 10:28-31). Eski Ahid’in tam metnini tesbit için Knesset’i kurmuştur. Kaybolan Tevrat kendisine tekrar yazdırılmıştır (II. Esdras, 14:23-26, 37-48). Tefsirlerimizde yer alan hikâyesi kısaca şudur: Uzeyr Babil’de öldüğünde Tevrat’ı bilen son kişi de ölmüştü. Babil dönüşü Tevrat’ı bilen kimse yoktu. Yüz yıl sonra Allah ona hayat suyu içirdi ve dirildi. İsrâiloğullarına yeniden Elçi olarak gönderildi. Kavmine “Ben Uzeyr’im” dedi. Kavmi ona “Atalarımız Uzeyr’in Babil’de öldüğünü söyledi; eğer sen Uzeyr isen Tevrat’ı yazdır” dediler. Onlara Tevrat’ı yazdırdı. Sonra bir adam ortaya çıkıp asıl Tevrat’ın yerini onlara bildirdi. Bulup karşılaştırdılar. Birbirinin aynı olduğunu görünce, “Uzeyr Allah’ın oğlu olsa gerektir” dediler (Beğavi).
Sonraki 30 ayet →