Ana SayfaMealler › Mustafa İslamoğlu

Mustafa İslamoğlu

Bu mealle oku
Mustafa İslamoğlu meali ile okumaya başla
Fecr 1 / 30
1
(KARANLIĞI) yarıp çıkan sabah vakti[⁵⁷⁰⁴] şahit olsun![⁵⁷⁰⁵] [5704] Zımnen; “Yokluk karanlığını yarıp çıkan varlık sabahı”; ya da “cahiliyye karanlığını yarıp çıkan vahyin nurlu sabahı”; veya “bütün sabahlar”. F-c-r kökü “yarıp çıkmak” mânasına gelir. Hayır olanı fecr, şer olanı fucr ile ifade edilir. Geceyi yardığı için sabaha ve toprağı yarıp çıktığı için artezyene fecr denir. İnsan kişiliğini yarıp parçaladığı için günaha fucur, haram ayın hürmetini yarıp kırdığı için Cahiliyye savaşlarına ficâr denilmiştir. [5705] Kasem vavı ile ilgili bir not için bkz: 93:1.
M.İslamoğlu 89:1
2
O tarifsiz on gece şahit olsun![⁵⁷⁰⁶] [5706] Zımnen: Vahyin başlangıcı olan Kadir gecesini içinde barındıran on gece... Belirsiz gelen bu on gece, ikisi de bayramla biten Ramazan’ın son on günü veya Zilhicce’nin ilk on günü olabilir. Ramazan’ın son on günü itikâf ve vahyin iniş günü olan Kadir gecesini içinde barındıran günler, Zilhicce’nin ilk on günü hac günleridir. Bu ikincisi Hz. İbrahim’e emredilmiş, fakat “nesî” geleneğiyle bu günlerin gerçek zamanı kaybolmuştur. Bkz: 9:37, not 46. Sûrenin iniş zamanı dikkate alınacak olursa, bu on günün vahyin iniş gecesi olan Kadr’i içinde barındıran Ramazan’ın son on günü olması daha güçlü görünmektedir. “On gün” ibaresinin belirsiz gelmesi, anlamın teke indirilmesini güçleştirmektedir. Bu, yokluk karanlığından varlık sabahına geçişteki “varlığın ilk on birimlik zamanı” da olabilir.
M.İslamoğlu 89:2
3
Çift ve tek[⁵⁷⁰⁷] şahit olsun! [5707] Yani: yaratılan ve Yaratan. “Çift” mahlukatın çift kutuplu tabiatını ifade etse gerektir. Âyet varoluşun ardından ilk element olan Hidrojen’in ve ondan diğer çift elementlerin oluşmasına atıf olarak da yorumlanabilir.
M.İslamoğlu 89:3
4
Sabaha yürüyen[⁵⁷⁰⁸] gece şahit olsun![⁵⁷⁰⁹] [5708] es-Sera, “bitkilerin toprağın altında yol alan saçakları”. Zımnen, kökün güçlenmesi bitkiyi büyüttüğü ve yücelttiği için “yücelik” anlamı kazanmıştır. İsrâ ile aynı köktendir (Krş: 17:1, not 7). [5709] Kur’an’da hiçbir yerde mücerret karanlığa yemin edilmez. Geceye de iza şartıyla edilir: iza seca, iza yağşa, iza ‘as’ase, iz edbera, iza vekab… Bu, geceyi gece yapan karanlığın, ışığın yokluğu hali olduğunu ifade eder. Karanlık izafî, arızî ve geçicidir, kendi başına bir varlığı yoktur. Aynı zamanda karanlığın iki fecr ve iki gündüz arasında olduğunu, vahyin insanı aydınlığa çıkaracağını îmâ eder.
M.İslamoğlu 89:4
5
Ne yani, şunların hepsinde[⁵⁷¹⁰] sahibini koruyan oturaklı bir aklı olanlar için, sağlam bir şahitlik yok mudur?[⁵⁷¹¹] [5710] Hem öndeki yemin edilenlerde, hem arkadan gelen kıssalarda. [5711] Akıl Kur’an’da fonksiyonlarına göre isim alır. Buradaki hicr’in açılımı “oturaklı, sağlam, taş-kaya gibi bir akıl” vurgusu taşır. “Taş, kaya” mânasına gelen hacer ile aynı köktendir. Nuhâ “çirkin şeyi engelleyen akıl”; kalb “devinen, gezinen akıl”; fikr “bir noktada karar kılan akıl”; fuâd “gönül, iç akıl, içli akıl, öz akıl, tasavvur”. Bu âyet sûrenin kalbidir. Sûrenin tüm âyetleri bu kalbe bağlanan birer damar hükmündedir. Bu âyet insana bu cihana sahip olmak için değil şahit olmak için geldiğini hatırlatır. Zımnen: zaman ve mekân şahit olsun da ey insan sen şahit olmayasın, olur mu hiç?
M.İslamoğlu 89:5
6
Görmedin mi Rabbin neler yaptı Âd kavmine;[⁵⁷¹²] [5712] Âd’ın hikâyesi, cenneti dünyada arayan zavallıların acıklı hikâyesidir. Kur’an’da 24 kez geçen ‘Âd kavminin nüzul sürecinde ilk geçtiği yer burasıdır. Kur’an’da 22 yerde Âd, Semud ile birlikte veya art arda anılır. Ayrıntılı olarak 26:123-159; 11:50-68; 41:15-18; 23:31-44; 29:38’de ele alınır. Bu iki kıssa Kitab-ı Mukaddes’te hiç yer almaz. Nûh kavminin ardından gelir. İnsanlık tarihinde dillere destan olmuş efsanevî İrem Bağları’nın sahibi olan bu uygarlık Ahkâf’ta kurulmuştu. Burası, Arabistan yarımadasının güneyinde okyanusa paralel ve Rub’u’l-Hali çölünün alt kıyısı boyunca uzanan ve bugün adına “Hadramevt” denilen vadide bulunuyordu. Refahın verdiği şımarıklık sonucu Hûd peygamberi dinlemedi ve helâke uğradı. Onlardan arta kalanlar, helâk bölgesinden uzaklaşarak yarımadanın kuzeyinde, görkemli kaya kentlerin olduğu “Hicr” diye anılan bölgeye yerleştiler. Semud adıyla anıldılar. Semud, ‘Âd’ın yaşadığı tecrübeyi yanlış okudu. ‘Âd’ın helâkini inşaat malzemesinin çürüklüğüne bağladı. Kum tepelerinin (Ahkâf) eteğinde bir medeniyet kurduğu için helâk olduğunu düşündü ve gitti kayalardan kendisine görkemli kentler İnşâ etti. Buraya Vadi’l-Kura denildi. Sorunu böyle çözdüğünü düşünmüştü. Fakat helâk sebebinin yapı malzemesinden değil insandan kaynaklandığını akıl edemedi. Ve sonunda “kaya gibi sağlam” mekânlarında onlar da helâke uğradılar. Şimdi onlardan geriye kalan harabeler, Medâin-i Sâlih adıyla anılmaktadır.
M.İslamoğlu 89:6
7
sütun (gibi bina)lar[⁵⁷¹³] sahibi İrem’e;[⁵⁷¹⁴] [5713] Parantez içi açıklamamız Şu’arâ sûresinin 128-129. âyetine dayanmaktadır. [5714] “İrem’in Âd’ı” (bi ‘âdin ‘irem) şeklinde tasrih ile gelmesi, tarihte iki Âd kavmi olduğu içindir. Biri Hûd’un kavmi Âd (11:60), diğeri İrem-i Âd.
M.İslamoğlu 89:7
8
ki o (günün) dünyasında, bir benzeri daha İnşâ edilmemişti?
M.İslamoğlu 89:8
9
Yine kayaları vadiler oluşturma amacıyla kesip oyan[⁵⁷¹⁵] Semud’a?[⁵⁷¹⁶] [5715] el-Cevb (veya el-ceyb): “kesmek” (el-kat’) mânasına gelir. Soru soranın sesini kestiği için verilen karşılığa cevab denmiştir. Rivayete göre kayalara 1700 mağara-şehir oymuşlardır (Râzî). [5716] Semud: “az su” anlamına gelen semdden türetilmiştir. Bir su uygarlığıdır. Yılda yağması beklenen bir karış suyu kayalarda açılan sarnıçlarda biriktirip tasarruflu kullanarak İnşâ edilen görkemli bir medeniyettir. Sâlih Nebî’i yalanladı ve helâke uğradı. Kamu malı bir deveyi önce susuz bırakıp sonra işkenceyle öldürmeleri bardağı taşıran son damla oldu (Bkz: 11:64, not 80). Bugün Kuzey Arabistan’daki bu mekân Medain-i Sâlih olarak bilinmektedir. MÖ. 7. yüzyılda yazılmış olan Sargon Kitabesi, ayrıca Aristo, Ptolemy ve Plini eserlerinde Semudlulardan (Samudai) söz ederler (Krş: 26:142-159).
M.İslamoğlu 89:9
10
Ve (piramitlerle dünyaya) kazık çakan Firavun’a?[⁵⁷¹⁷] [5717] “Kazık” anlamına gelen evtâd, aynen Nebe’ 7’de dağlar için kullanılır. Buradaki kullanımının da insan eliyle yapılan bir dağı andıran piramitlerle ilgili olsa gerektir.
M.İslamoğlu 89:10
11
Onların hepsi de kendi ülkelerinde haddi aşmış kimselerdi;
M.İslamoğlu 89:11
12
derken oralarda ahlâkî çürüme ve toplumsal yozlaşmayı körüklediler;
M.İslamoğlu 89:12
13
bu yüzden Rabbin onların üzerine envai çeşit azap kamçısı yağdırdı.
M.İslamoğlu 89:13
14
Şu kesin ki Rabbin her an ve her yerde herkesi gözetleme makamındadır.
M.İslamoğlu 89:14
15
VE insana gelince… Ne zaman Rabbi onu (varlıkla) sınayıp ona ikram edecek ve nimetlere gark edecek olsa, hemen (Allah’ın kendisini desteklediğini düşünerek) “Rabbim bana ikram etti” der;[⁵⁷¹⁸] [5718] Zımnen: “Rabbim bana ikram ettiğine göre beni destekliyor demektir” der. Yani serveti Allah’a yakınlığın nedeni, yoksulluğu Allah’a uzaklığın nedeni olarak görür.
M.İslamoğlu 89:15
16
Ne zaman da Rabbi onu (darlıkla) sınayıp onun geçim alanını sınırlandıracak olsa, bu kez de “Rabbim bana değer vermedi” der.[⁵⁷¹⁹] [5719] Bu âyetlerdeki ikram ve zilletin dünyada değil âhirette olduğunu söyleyenler vardır (Taberî). Fakat bunların imtihan (ibtila) olması, dünyada olmasını gerektirir.
M.İslamoğlu 89:16
17
Asla! Bilakis siz yetime izzet ikram göstermiyorsunuz,
M.İslamoğlu 89:17
18
yoksulu doyurmaya birbirinizi teşvik etmiyorsunuz,
M.İslamoğlu 89:18
19
emeksiz kazancı[⁵⁷²⁰] haram-helâl demeden açgözlülükle boğazınıza geçiriyorsunuz, [5720] Lafzen: “mirası”. Bu ilâhî yergi rantçılığın her türünü içerir.
M.İslamoğlu 89:19
20
dahası ölçüsüz bir sevgiyle malı seviyorsunuz.
M.İslamoğlu 89:20
21
Yoo, öyle yapmayın! Yeryüzü art arda[⁵⁷²¹] sürekli bir sarsılışla sarsılıp dümdüz olduğu zaman, [5721] Mutlak mef’ul olan birinci dekken mecaz ihtimalini dışlar, ikincisi bunun “art arda” olduğunu ifade eder.
M.İslamoğlu 89:21
22
Rabbinin (fermanı) da gelmiş ve melekler saf saf dizilmiş olacak;
M.İslamoğlu 89:22
23
o gün Cehennem[⁵⁷²²] de ortaya getirilmiş olacak; o gün (sınavı kaybetmiş) insan (gerçeği) itiraf edecek; ama bu itirafın ona hiçbir yararı olmayacak. [5722] Cehennem: Nüzul sürecinde ilk geçtiği yer. İbranice “derin kuyu” anlamına gelen go-hinnom’dan gelir. Kelimenin etimolojisinde ateş çağrışımı bulunmamaktadır “Cehennem azabı” ve “yakıcı azab”ın Buruc 10’da yan yana gelmesi, bu ikisinin mahrumiyetin iki ayrı türünü ifade etmesi olarak anlaşılabilir. Cehennem âhiretteki ilâhî ceza mekânının cins ismidir. Kur’an’da “ateş” anlamındaki nâr cehenneme izafe edilir. Cahîm, hutame, sa’ir ve lezâ ise sanıldığı gibi cehennem’in değil, “ateş”in sıfatlarıdır. Bize göre sıfatların farklılığı insanı ateşe mahkûm eden günah kaynaklarının farklı oluşuna delâlet eder. Kaynağında duyuların olduğu ve göz önünde işlenen günahlar göze dair bir kelime olan cahîm sıfatlı bir ateş ile cezalandırılır (Bkz: 73:12, not 13). Kaynağında insan duygularının ve iç dünyasının yer aldığı günahlar, Kur’an’da insanın bütün bir iç dünyasını yakıp kavuracağı ifade edilen hutame ile cezalandırılır (104:5-7). Haddini ve Allah’ın sınırlarını tecavüz eden bir akıl yüzünden cehennemi boylayanlar, “çıldırmış bir ateş” anlamındaki sa’ir ile cezalandırılır (76:4, not 7). Tensel hazlar ve dünyalıklar yüzünden ateşi boylayanlar ise, deriyi yakıp kavuracağı buyurulan lezâ ile cezalandırılır (70:15-18). Hâviye ise ateşin değil cehennemin vasfı olarak geçer (101:9).
M.İslamoğlu 89:23
24
O diyecek ki: “Ah n’olaydım, keşke bu hayatım için hazırlık yapmış olaydım!”
M.İslamoğlu 89:24
25
İşte o gün hiçbir kimse O’nun tattırdığı can yakıcı mahrumiyeti tattıramaz;[⁵⁷²³] [5723] ‘Azâbı çevirimizin gerekçesi için bir önceki nota ve ayrıca Kalem sûresinin 33. âyetinin notuna bkz.
M.İslamoğlu 89:25
26
ve hiçbir kimse, O’nun kelepçelediği gibi kelepçeleyemez.
M.İslamoğlu 89:26
27
(İMDİ) ey mutmain kişi![⁵⁷²⁴] [5724] Bu âyet müşriğe mi, mü’mine mi hitap etmektedir? Eğer hitap müşriğe ise zımnî anlam şudur: ‘Ey mal ve dünyalıklarla tatmin olmuş kişi!” Eğer hitap mü’min-muvahhide ise, zımnî anlam şudur: ‘Ey Allah ve cennet ile tatmin olan kişi!” Sûrenin iç ve dış bağlamı gibi tüm göstergeler ilk anlamı desteklemektedir. Zira buraya kadarki 26 âyetin konusu mal ve dünyalıklarla tatmin olan kişi ve uygarlıkların fena akıbetidir. Bu surenin vahyin ilk yıllarında indiğini hesaba katarsak, nüzul ortamı da bu iç bağlamı teyit eder. Bizce sûrenin son üç âyetinde hitap edilen ‘kişi’, mü’min-muvahhid değil, içinde bulunduğu durumdan memnun olan, konforunu bozmak istemeyen müşrik-kâfir kişidir. İç ve dış bağlamın desteklemediği bütünden kopuk ikinci anlamı destekleyenler daha çok batıni/sûfi ekollerdir. Hatta bu zorlama anlamdan yola çıkılarak “Nefs-i Mutmainne” adıyla bir de kavramsallaştırmaya gidilmiş ve “Nefsin Mertebeleri” bahsinde kullanılmıştır. Bağlamından koparılıp tam karşı kutba savrulan bu âyet, Kur’an’dan semantik kopuşa ilginç bir örnek teşkil etmektedir. (Konuyla ilgili doyurucu bir makale için bkz: Nefs-i Mutma’inne âyetine Yeni Bir Yaklaşım, Murat Sülün, AÜİFD, 50:1 (2009), ss.1-24.)
M.İslamoğlu 89:27
28
Sen O’ndan, O da senden razı olacak şekilde dön Rabbine!
M.İslamoğlu 89:28
29
Böylece (sadece Bana kulluk eden muvahhid) kullarımın arasına gir!
M.İslamoğlu 89:29
30
Sözün özü: (sen de) gir cennetime![⁵⁷²⁵] [5725] Zımnen: Cennete giden yol, kullarımın arasından geçer. Cennete girmek isteyen önce kullarımın arasına girsin. Fildişi kulelerde cennet aranmaz. “Bir dost bir post yeter bana” diyerek de cennete ulaşılmaz.
M.İslamoğlu 89:30
Fecr suresi tamamlandı