1
(EY RASÛL) yücelikte eşsiz olan Rabbin adına[⁵⁶⁷⁷] hareket et![⁵⁶⁷⁸]
[5677] Zımnen: Kimin kulu olduğunu, kimin adına hareket ettiğinden yola çıkarak bul. A‘lâ hiyerarşik bir üstünlüğü değil, “üstün” olma mânasının her tür sınırdan ve kayıttan âzâde olarak ulaşabileceği mutlak sınırı ifade eder. [5678] Tesbih, “hareket etme, işini yapma, çaba gösterme” anlamındaki es-sebhten. Kelimenin tersi el-habs, anlamın da tersini verir: “hareketsiz bırakma, tutma, âtıl kılma”. “Allah adına/adıyla başlarım” anlamına gelen bismillah, bu emri yerine getirmenin başlangıç noktasını temsil eder. Tesbîhin “yüceltme” anlamını, tercihimiz içermektedir. Zira, bilinçli varlık olan insanın Rabb adına hareket etmesi, O’nu yücelten varlık korosuna dahil olmasıdır. Tesbihin “işitilen” bir şey olmaktan daha çok “anlaşılan” bir şey olduğunu İsrâ 44’ten anlıyoruz: “Her şey Allah’ı tesbih etmektedir; fakat siz onların tesbihini anlamazsınız” (duymazsınız değil). Bu âyetteki sebbih emri tefsir otoriteleri tarafından farklı yorumlara konu olmuştur. “Namaz kıl”, “hayran ol”, “an”, “yönel”, “O’nu tek bil”, “O’nu tüm noksanlıklardan uzak bil”, “O’nu tenzih et”, “O’nu mukaddes bil” bunlar arasında yer alır. Tercihimiz, kelimenin lafzî anlamına dayanır.
2
O ki, tüm mahlukatı[⁵⁶⁷⁹] yarattı ve yaratılış amacına uygun bir donanım verdi.[⁵⁶⁸⁰]
[5679] Veya Zeccâc’ın tercihine istinaden: “insanı”. [5680] Sevvâ’ya verdiğimiz anlam için bkz: 18:37, not 50. Krş: “Yoksa sizi boş yere ve anlamsız bir oyun için yarattığımızı mı sanıyorsunuz?” (23:115).
3
O ki, her şeye yaratılıştan bir ölçü ve amaç takdir etti,[⁵⁶⁸¹] sonra (o ölçüye uyarak amacına ulaşacak) istikamete yöneltti.[⁵⁶⁸²]
[5681] Veya: “her şeye (önce) amacına ulaşacak bir güç verdi sonra o istikamete yöneltti”. Krş: “Biz, her şeyi bir ölçüyle yaratmışızdır.” (54:49). Bu âyet Kur’anî kader anlayışını ifade eder. Hidayetin takdire atfı, müsebbebin sebebe atfıdır. Bundan şu sonuç çıkar: Allah’ın takdir ettiği ölçü ve ilkeleri gözeten, hidayete yani yaratılış amacına (mâ hulika leh) erer. Bu vahiy de, insanı yaratılış amacına ulaştıracak ilâhî bir rehberliktir. [5682] Takdir ve hidayetin insana ilişkin boyutu İnsan 3 ve Şems 8 ışığında anlaşılmalıdır.
4
O ki, tüm bitki örtüsünü çıkardı;
5
sonra onu kapkara-kupkuru bir hale soktu.[⁵⁶⁸³]
[5683] Yani: Hayatı ve ölümü yarattı. Öncesiyle birlikte: Âlemlerin Rabbi, takdir ve hidayet yasasına hayatın en alt mertebesi olan çürüyüp gitmesi mukadder bulunan bitkileri dahi dahil ederken, ey insan, seni nasıl bu yasanın dışında tutar? Zımnen: Çöle dönen kalpler vahiy yağmuruyla göle döner.
6
(EY RASÛL!) Biz seni vahye aracı kılacağız ve sen asla unutmayacaksın;[⁵⁶⁸⁴]
[5684] Zımnen: Çünkü bizim okutarak hatırlattıklarımız, senin vicdanında karşılığı olan hakikatlerdir. Buradaki “okutmakla”, ilk inen “oku” emri arasında kopmaz bir bağ vardır. Bu hitap, bağlamdan kopuk olarak sadece vahyin ilk muhatabına hasredilemez. Zira bağlam tür olarak insanı ele alan bir bağlamdır. Kaldı ki bu âyetin devamı hitabın genelliğini ortaya koymaktadır.
7
Allah’ın (unutmanı) istedikleri hariç;[⁵⁶⁸⁵] çünkü O açığa çıkanı da bilir gizleneni de;
[5685] Bu âyetler, 1-3 ve ‘Alak sûresindeki “O insana (bilgiyi) kalemle (kaydetmeyi) öğretti, O insana bilmediklerini öğretti.” (96:4-5) âyetleri ışığında anlaşılmalıdır. “Oku” emrine “Benim okumam mümkün değil” diye cevap veren ilk muhataba hem okutturma hem de unutmama garantisi verilmektedir. Zira fıtri bir okumanın sonuçları fıtrat ve vicdana hakkedilmiştir, unutulmaz. Varoluşsal okumada insanın unuttukları kalıcı değil geçici, evrensel değil yerel olanlarla ilgilidir. “Allah’ın unutmanı diledikleri hariç” cümlesi, insanoğlunun unutmasının 3. âyetteki takdire girdiğini gösterir. İbn Abbas’a göre, insan sözcüğü “unutmak” mânasındaki nisyândan türetilmiştir. Bu, unutmanın fıtri oluşuna delâlet eder. Bu unutma iyi unutmadır. Zira unutmak nimet olarak takdim edilmektedir. Çünkü Kur’an insanın yaptığı kötülük ve günahları Allah’ın yaratışına nisbet etmez. Oysa burada “unutturma” Allah’a nisbet edilmiştir. Gerçek şu ki insan unutmasaydı yaşayamazdı. Sûrenin girişindeki tesbih emri de, sûrede Allah’ın muhatap üzerindeki nimetleri sayacağının alametidir. Bu âyetlerdeki hatırlama ve unutmayı sadece indirilen vahyin lafızlarına hasretmek “okutturacağız”daki gelecek zaman edatıyla da çelişmektedir. Zira bu mânadaki “okutturma” gelecekte değil, daha önce başlayıp o anda da devam etmekteydi.
8
böylece zaten kolay olan (vahyi anlamayı) sana daha da kolaylaştırmış olacağız.[⁵⁶⁸⁶]
[5686] Kamer sûresinde tam dört kez geçen şu âyetle krş: “Ve doğrusu Biz bu Kur’an’ı ders alınsın diye kolaylaştırdık: öyleyse, yok mudur ders alan?” Zira vahiy, insanı yaratılış amacına yönelten bir yol haritasıdır. Ve Nebi’nin buyurduğu gibi “Zaten herkese yaratılış amacı kolay kılınmıştır”.
9
Şu halde sen, -öğüt (sadece bazılarına) fayda verse de-[⁵⁶⁸⁷] hep (fıtratlara nakşolan Allah’ı) hatırlat;[⁵⁶⁸⁸]
[5687] Yani, işin tabiatı gereği her hatırlatma, herkese, her zaman fayda vermez. Zımnen: asla “ya hep ya hiç” deme. Bu âyete “Eğer hatırlatman fayda verecekse hatırlat” mânası vermek, bir sonraki âyete aykırıdır. [5688] Bu âyet, tüm insanlığın Allah Rasûlü’nün ümmeti olduğuna delâlet eder. Muhammedî davete icâbet edenler “ümmet-i icâbet”, henüz icâbet etmemiş bulunanlar ise “ümmet-i davet” sınıfına girerler. Bu âyet birinci âyetle doğrudan alâkalıdır. Allah’ı hatırlayanlar O’nun Rab olduğunu bilir ve O’nun adını tesbih eder, yani “O’nun adına hareket eder”. Hatırlatmaktan söz edilen yerde unutma vardır.
10
nasıl olsa Allah’ın sevgisini kaybetmekten korkanlar öğüt alacaktır;
11
bedbaht olanlar ise öğütten kaçacaktır;
12
bu gibiler en korkunç ateşi boylayacaktır;
13
sonra orada ne ölebilecek, ne yaşayabilecektir.[⁵⁶⁸⁹]
[5689] Zımnen: ne ölebilecek ne de onunla birlikte yaşayabilecek.
14
(Mânevî kirlerden) arınma gayreti[⁵⁶⁹⁰] içinde olanlar kurtuluşa erecek;
[5690] Tezekkâ tefa‘ul kalıbındandır. Tefa‘ul tekellüftür; tekellüf azim, sebat ve gayret ister.
15
Rabbinin adını hatırda tutan da, salata duran da (kurtuluşa erecek).[⁵⁶⁹¹]
[5691] Veya: “namaz kılan”. Dahası, kök anlamının yardımıyla: “destek olan” veya “esas duruşunu koruyan”. Salâtı sadece “namaz” ile karşılamak yerine, aslî haliyle bıraktık. Zira salât, Kur’an’da gerçek birçokanlamlı kavram olarak yer alır. Ekâme fiili ile birlikte “namaz ibadetini hakkını vererek kılmak”, Mâide 12’de “destek”, Mâide 58’de “din ve dindarlık”, Mâide 106’da “davet”, Nûr 41’de kuşların salatı olarak “yaratılış amacına uygun hareket etmek”, Meryem 59’da “ibadet” ve daha başka mânalarda kullanılmıştır (Bkz: 2:3, not 6; 5:58, not 69; 107:4, not 4). Burada “zikr” ile yan yana kullanıldığı için ikinci bir mef’ul ile geldiği Tâhâ 14’teki akimi’s-salâte li-zikrî (adımın anılıp şanımın yücelmesi için tüm destek ve çabanı seferber et) ibaresini andırmaktadır. A‘lâ sûresinin 9 ve 10. âyetindeki zikrâ ve men yahşa ile 14-15’teki men tezekkâ ve sallâ arasında sıkı bir irtibat vardır. Salât’ın gerçek anlamını bulmamızda bu pasajdaki kavramsal karşıtlıklar yol göstericidir. Men yahşâ (10) ile el-eşkâ (11) nasıl zıddiyet ilişkisine sahipse, yaslâ (12) ile sallâ (15) da kökenleri bir olmasına rağmen mânaları bakımından zıttır. Birincisi “ateşi desteklemek için cehennemin göbeğine dikilmeyi” ikincisi ise “Allah’a -özünde kendine- destek için esas duruşu korumayı” ifade eder. Zımnen: “Cehennemle doğrulmak istemeyen namazla doğrulsun” mesajını içerir. Zira salleytu’l-‘ûd, “değneği ateşte doğrulttum” demektir. es-Salvu, “insanın dik oturmasını sağlayan oyluklar veya dik yürümesini sağlayan omurga” anlamına gelir (Lisân ve Tâc). Allahu a‘lem.
16
Fakat siz (ey insanlar), bu yakın ve aşağı hayatı tercih ediyorsunuz;[⁵⁶⁹²]
[5692] Sıfat tamlaması olan el-hayatu’d-dunya, el-hayatu’l-ahiranın zıddıdır. el-Hayat dişil olduğu için sıfatı dişil gelmiştir. Mücerret olduğu yerlerde de sanki el-hayat niteleneni varmış gibi dunya olarak anılır. Dunyâ sözcüğünün kendisinden türetildiği ed-dunuv iki anlama birden gelir: 1) Maddî, mânevî ya da hükmî olarak yakınlık (Krş: 8:42). 2) Maddî, mânevî ve hükmî olarak düşüklük, aşağılık. Her iki anlamıyla da mekân, zaman, konum ve makam açılarından her biri için kullanılabilir. Dünya, her iki anlamı da içerisinde taşıyan bir terimdir. Yani hem yakın olan hem de aşağılık olan. el-Hayatu’d-dunya formuyla geldiği hemen her yerde negatif bir anlam yüküyle gelir ki, aşağı ve düşük anlamını kendiliğinden içerir. Eğer dünya ile âhiret bir vav bağlacıyla aynı cümlede bağlanırsa sözün bağlamına göre vurgusu da değişir (2:201; 2:217; 3:45).
17
oysa ki öteki (hayat) daha hayırlı ve daha kalıcıdır.
18
Elbet bütün bu hakikatler önceki vahiylerde yer almıştır;
19
(mesela) İbrahim[⁵⁶⁹³] ve Musa’ya indirilen vahiylerde.
[5693] Vedalar sahibi Brahma ile Suhuf sahibi İbrahim nebî arasındaki isim benzerliği dikkate değerdir (İkisi arasındaki irtibat için bkz: Hamidullah, Aziz Kur’an).