1
BURÇLARLA dolu gökyüzü şahit olsun,[⁵⁶⁵⁰]
[5650] Nisâ 77 ışığında: Ölüm gelip o zalim ‘burjuvaziyi’ sağlam kale ve burçlarında buldu ve huzur-ı ilâhîye çıkardı.
2
vaad edilen gün şahit olsun,
3
her bir tanık ve sanık şahit olsun[⁵⁶⁵¹] (da şu gerçeği ünlesin):[⁵⁶⁵²]
[5651] Veya: “şahit olan ve şahit olunan”. Bir üstteki âyet tartışmasız âhiretten söz ettiğine göre, bu âyet de aynı bağlama ait olsa gerektir. Zira Hesap Günü, “şahit olunan bir gün” (yevmun meşhûd) olarak geçer (11:103 ve ayrıca 19:37). [5652] Zımnen: Ey muhataplar: siz de şahit olun! Zira siz bu âleme sahip olmak için değil şahit olmak için geldiniz (Krş: 3:53).
4
Kahrolsun hendek ehli![⁵⁶⁵³]
[5653] Rivayetlerden bağımsız anlaşıldığında, ashâbu’l-uhdûd ile ashabu’n-nâr (ateş ehli) kastedilmiş olması bağlama daha uygundur. Esasen Cehennem’in lügat anlamının “dipsiz çukur, uçurum” olduğu, ona verilen haviye adının da yine aynı mânaya geldiği unutulmamalıdır (Bkz: 89:23, not 19).
5
O ateş (hendekleri),[⁵⁶⁵⁴] ağzına kadar doldurulup tutuşturulmuştur.
[5654] en-Nâr kavramı Kur’an’da kahir ekseriyetle cehennem için kullanılır. Davetin ilk yıllarında yeminle gelen tüm sûrelerde olduğu gibi bu âyetler de âhiretten söz ediyor olsa gerektir.
6
O zaman onlar ateşin üstüne[⁵⁶⁵⁵] oturmuşlardır;
[5655] ‘Aleyhâ ku‘ûd: “ateşin üstüne”. Tarihî rivayetler bağlamında “ateşin başına”. Kinayeli bir ifade. Zımnen: Yakarken yandıklarının farkında değildiler. Burada Necran veya bir başka mekânda mü’minlere yönelik yakma işkencesinin faillerinin aslında imanı yakmaya çalışmakla ebedî hayatta kendilerini yaktıkları dile getirilmektedir.
7
zira mü’minlere yaptıkları kendi başlarına gelmiştir.[⁵⁶⁵⁶]
[5656] Yani: kendileri yaptıklarını yaşamış ve şahit olmuşlardır. Bizce, tarihî rivayetlerin bağlamına bu âyetle dönülmekte, bu ve müteakip âyetle muhtemelen Necran’da Zunüvas’ın mü’minleri imanından döndürmek için yaptığı işkenceye atıfta bulunulmaktadır.
8
O (zalimler) başka bir sebeple değil, sadece yücelikte eşsiz ve hamdin tümüne lâyık olan[⁵⁶⁵⁷] Allah’a imanda ısrar ettikleri için onlardan intikam[⁵⁶⁵⁸] almışlardır.[⁵⁶⁵⁹]
[5657] Aziz ve Hamid isimlerinin ihsas ettirdiği mâna şudur: Kâfirin imanından dolayı mü’mine saldırısı, özünde Allah’a saldırıdır. Fakat Allah Aziz’dir, hiçbir saldırıdan etkilenmeyecek kadar üstün ve yücedir. Mü’min, imanından dolayı baskıya uğruyorsa, bu sızlanılacak değil hamdedilecek bir olaydır. Zira 1) İmanı Allah tarafından sınanmaya lâyık görülmüş ve ilâhî ilgiye mazhar olmuştur. 2) O mü’min bu sınav sayesinde ecir sahibi olmuştur. Bu tüm hamdlerin kendine mahsus olduğu Allah’a hamd etmeyi gerektirir. [5658] Enkera “reddetti”, nekame “reddedip cezalandırdı” anlamına gelir. [5659] Tefsirlerin çoğu bu pasajla tarihsel olaylar arasında bire bir bağ kurarlar. Fakat anlatılanlar çeşitli, birbirine zıt ve hatta çelişkilidir. İnanca baskı olayının yaşandığı yer konusunda farklı rivayetler vardır. Necran, Suriye, Sümer, Babil, Filistin, Habeşiştan, Anadolu bunlar arasındadır. İnanca yönelik zulmü, bu yerlere bağlı olarak Necran’ın Yahudi (veya putperest) kralı Zunüvas İsevi mü’minlere, Nemrud Hz. İbrahim’e, Babil kralı Nabukadnazar sürgündeki Yahudilere (Eski Ahid, Daniel, 3:19-21), Romalı Antonyus İsevilere karşı yapmıştır. Mesela müfessir Beğavi sondan ikinci şıkkı tercih eder. Bunlar arasında en makul olanı miladî 523 yılında vuku bulduğu nakledilen Himyer kralı Zunüvas’ın İsevî mü’minlere karşı uyguladığı korkunç zulümdür. Rivayete göre Zunüvas, inancından vazgeçmeyen mü’minleri kazdırdığı ateş dolu hendeklerde yakmıştır. Son zamanlarda bulunan tarihi bir belge, yukarıdaki bilgileri destekler mahiyettedir. Bu belge, Yahudilerin 2000 İsevi’yi bir mabedde topladıktan sonra mabedin çevresine odun yığarak içindekilerle birlikte yaktıklarını anlatmaktadır. (İrfan Şehid, The Martyrs of Nejran: New Documents, 1971, sh. 46 vd.) Hilafeti döneminde Hz. Ömer’in mazlumların hatırasına felaket mahalline bir cami inşâ ettirmesi de bu bulguları teyit eder.
9
O Allah ki, göklerin ve yerin hâkimiyeti sadece O’na aittir; üstelik Allah her şeye şahittir.
10
Bakın, mü’min erkekler ve mü’min kadınlara işkence yapıp da sonra pişman olmayanlar var ya: elbet onlar cehennem azabına müstahaklar ve onların hakkı harlı ateşin azabına mahkûm olmaktır.[⁵⁶⁶⁰]
[5660] Yan yana kullanılan “cehennem azabı” ve “ateş azabı” vav bağlacının mahiyetinden dolayı iki ayrı şey olmak durumundadır (Bkz: 49:1, not 1’in devamı). “O halde bu ikisini birbirinden ayıran nedir?” sorusunun doğru cevabı, cehennem ve ‘azab kelimelerinin kök anlamlarında gizlidir (Bkz: ‘azab için ilk kullanıldığı 68:33, not 29 ve cehennem için 89:23, not 19).
11
Şüphesiz iman eden ve Allah’ın razı olacağı davranışlarda bulunanları da, zemininden ırmaklar akan cennetler bekleyecektir: işte büyük başarı budur.
12
ŞÜPHESİZ Rabbinin kıskıvrak yakalaması pek çetindir;
13
çünkü O, evet O’dur yoktan var eden ve o yaratmayı sürekli tekrar eden de yine O’dur.[⁵⁶⁶¹]
[5661] Zımnen: Soluk alan bir canlı gibi, atom altı parçacık düzeyinde hayatın sürekli bir alış-verişle yenilenmesini sağlayan O’dur. Veya: yoktan var ettiği gibi yeniden yaratacak olan O’dur.
14
Ve mutlak bağış sahibi, hep seven ve sınırsızca sevilmeye lâyık olan O’dur;[⁵⁶⁶²]
[5662] İbareyi bir sıfat tamlaması olarak görürsek, zımnen: O Ğafur olduğu için Vedûd değil, Vedûd olduğu için Ğafur’dur. Yani sonsuzca seven ve sevilen olduğu için çok bağışlayandır. Bağışlaması sevgisinin sonucudur.
15
Ulu arşın sahibidir, şanı pek yücedir.
16
O, dilediği her şeyi yapan tek zattır.
17
MALUM orduların olayından haberin var mı?[⁵⁶⁶³]
[5663] Hadisi çevirimizin gerekçesi için bkz: 66:3, not 5. Takrirî istifhamın bir sonucu olarak “haberin var mı?” sorusu, aslında “mutlaka haberin vardır” vurgusunu taşır.
18
Firavun’un ve Semud kavminin (ordularından)?[⁵⁶⁶⁴]
[5664] Firavun ve Semud kavmi. Biri sapık örgütlü güce, diğeri sapık topluma örnektir. Birincisi inanca devlet baskısını, ikincisi inanca toplumsal baskıyı temsil eder.
19
Maalesef[⁵⁶⁶⁵] inkârı önyargı haline getirenler yalanlamakta ısrar etmişlerdir;
[5665] Bel edatının bu bağlamdaki en uygun karşılığı budur. Çevirimiz boyunca edatların farklı vurgularına atıf yaptık. Bu, edatların, Rummâni’nin iddia ettiği gibi birbirinin eşanlamlısı olduğu anlamına asla gelmez, fakat çokanlamlı edatların varlığı da bir gerçektir.
20
Allah ise onları hiç hesaba katmadıkları yerden çepeçevre kuşatandır.
21
Hepsinden öte bu şanlı-şerefli bir hitaptır;[⁵⁶⁶⁶]
[5666] Mecîd sıfatı, formu gereği, hem “özünde şerefli olan” ve hem de hayatını onunla İnşâ edene “şeref ve onur katan” anlamlarının her ikisini de içerir (Krş: 50:1)
22
tarifsiz bir hafızada koruma altına alınmıştır.[⁵⁶⁶⁷]
[5667] Yani: ne cin ne şeytan o kaynağı bulandıramaz. Kitâbun mubîn ve imâmun mubîn diye de anılan Levh-i Mahfuz (“akıl sır ermez bir korunmuş anakart” veya “sınırsız merkezi bellek”), vahiy dahil bütün bir varlık âlemine dair ilâhî bilginin kayıtlı tabiatını ifade eder. Tıpkı insan hafızası gibi bu kayıt, kâğıtla kalemle izah edilemez. Zaten levhin mahfûzindeki belirsizlik, onun akla hayale sığmayan bir “merkezî hafıza” olduğunu ifade eder ve bu yapısıyla, “Allah Rasûlü’nün vahyi yazdırdığı sayfalardır” türünden bir yorumun imkânını dilsel olarak daha baştan yok eder. (Kitâbin mubînindeki lugavî belirsizlik ve lafzî apaçıklığın oluşturduğu tezata dair bir açıklama için bkz: 11:6, not 11.)