Ana SayfaMealler › Mustafa İslamoğlu

Mustafa İslamoğlu

Bu mealle oku
Mustafa İslamoğlu meali ile okumaya başla
Enfal 1 / 75
1
SANA cihadın bahşettiği gelirler hakkında soruyorlar.[¹³²²] De ki: “Cihadın bahşettiği bütün gelirler Allah’a ve Elçisi’ne aittir.[¹³²³] Şu hâlde, Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve aranızdaki ilişkiyi düzgün tutun! Bir de Allah’a ve Elçisi’ne kulak verin: tabî, gerçekten inanıyorsanız!”[¹³²⁴] [1322] Enfâl: “Kişinin alması gereken miktara ilave olarak fazladan aldığı şey” ya da “vermesi gereken miktara ilave olarak fazladan verdiği şey”. Bu niteliğinden dolayı farz namazlar dışındaki namazlara da “nafile” adı verilmiştir. Enfâl, büyüğün küçüğe merhamet ve şefkatinin ifadesidir. Bu bağlamda “cihat sayesinde elde edilen lütuf ve nimet” vurgusu taşır. Şöyle sorulabilir: Niçin “ganimetler” anlamına gelen ğanâim değil de “bağış ve bahşiş” anlamına gelen enfâl? Ayrıca bir de “zahmetsiz savaş gelirleri” anlamına gelen ve fey’ adı verilen bir kalem vardır ki, fey’ hukuku Haşr 6-7’de dile getirilmiştir (İlgili notlara bkz). Bu sualin cevabı, âyetlerin vermek istediği dersle doğrudan alâkalıdır. Teknik olarak ganimetlerden söz edilmeye 41. âyetle başlanacaktır. Burada ise konunun ahlâkî boyutu, Allah-insan ilişkileri açısından ele alınmaktadır. Esasen mü’minler tarafından savaşta elde edilen mallar, bir ganimet değil bir tazminat ve tahsilattır. Çünkü onlar Müşrikler tarafından vatanlarını terke zorlanmışlar, onlar da yurtlarını terk ederken tüm mallarını Mekke’de bırakmışlardı (Krş: 22:40). [1323] Bu kalıp ifade, siyasal ve hukuki olgular çerçevesinde “kamu”ya tekabül eder. Burada ganimetin Allah’a ait kılınmasının anlamı budur. Bununla adeta, kamunun hukukunun Allah’ın güvencesinde olduğu, O’nun bu hukuku korumak için Allah Rasûlü’nü görevlendirdiği îmâ edilir. [1324] Zımnen: Can sınavından geçenler mal sınavında sınıfta kalmamalıdır.
M.İslamoğlu 8:1
2
Gerçek mü’minler şu kimselerdir ki; Allah hatırlatıldığı zaman kalpleri ürperir, kendilerine O’nun âyetleri okunduğu zaman imanları güçlenir ve daima Rablerine güvenirler.
M.İslamoğlu 8:2
3
Onlar namazı hakkını vererek kılarlar[¹³²⁵] ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan cömertçe sarf ederler.[¹³²⁶] [1325] Bkz: 2:3, not 6; 7:170, not 135. [1326] Yunfikûn’un türetildiği kök, “cömertçe” ilavesini kaçınılmaz kılmaktadır (Lisân). Namaz insanın Allah’a karşı sorumluluğu, zekât insanın topluma karşı sorumluluğudur. Bu iki kanattan biri kırılırsa, diğeriyle ruh kuşu miraç menziline uçamaz (İnfâk için ilk geçtiği 36:47’nin notuna bkz).
M.İslamoğlu 8:3
4
İşte onlardır hakkıyla iman edenler! Rableri katında saygınlığı olan rütbeler, sınırsız bir bağış ve görkemli bir rızık onları bekler.[¹³²⁷] [1327] Bu âyetler dışarıdaki savaşı kazananlara, içteki savaşı nasıl kazanacaklarının yolunu göstermektedir. Kerîm rızık, imanın verdiği özgüven ve mutluluktur. Kerîm sıfatı, türünün en kalitelisi için kullanılır. Sonradan cömertlik ve verdiğini hesaplamadan ve saymadan “veren” anlamı kazanmıştır. Kur’an’a göre Rab kerîmdir, Kur’an kerîmdir, vahiy meleği kerîmdir, Rasul kerîmdir, Arş kerîmdir ve cennet rızıkları kerîmdir.
M.İslamoğlu 8:4
5
TIPKI,[¹³²⁸] Rabbin seni hakikat yoluna (savaşmak için) evinden çıkardığında inananlardan kimileri bundan nasıl hoşlanmadılarsa; [1328] Kemâ edatının kendinden öncesini değil, kendinden sonraki 6. âyeti gördüğüne ilişkin Taberî’nin Mücâhid’den naklettiği görüş daha tutarlıdır. Bu görüş ışığında Taberî’nin bu iki âyetin kazandığı anlamı mealen vermesi, kayda değer bir husustur.
M.İslamoğlu 8:5
6
gerçek ortaya çıktıktan sonra da, sanki sen onları göz göre göre ölüme sürüyormuşsun gibi, seninle tartışmaktan geri durmadılar.[¹³²⁹] [1329] Rivayetlerin aksine bu âyet Rasulullah’ın daha yola çıkarken kervan değil savaş için çıktığını ifade eder. Fakat bazılarının aklı kervanda kalmıştır.
M.İslamoğlu 8:6
7
Hani Allah, iki topluluktan birinin sizin elinize geçeceğine ilişkin vaadde bulunmuştu; siz ise korumasız olanın elinize düşmesini istiyordunuz. Ne ki Allah’ın muradı, kelâmı aracılığıyla[¹³³⁰] hakkı gerçekleştirmek ve kâfirlerin kökünü kurutmaktı;[¹³³¹] [1330] Hakkın gerçekleşmesinin savaşla değil, “ilâhî kelâm”ın taşıdığı hakikatin bilgisiyle olduğunun vurgulanması dikkat çekicidir. Savaş sadece “hakikat-insan” arasına gerilen engelleri kaldırabilir. [1331] Bu âyetin hiç kimsenin tahmin edemeyeceği muhteşem bir fütuhatı haber veren gaybî bir ihbar olduğuna tarih şahittir.
M.İslamoğlu 8:7
8
ki hakkın gerçek ve bâtılın sahte olduğu böylece ortaya çıksın: tabî ki, günahı tabiat hâline getirenler[¹³³²] istemese de! [1332] Mucrimûn: Aslı “kesip koparmak” anlamına gelen cerm. Cerîm, dalından koparıldığı için kuruyup gitmiş hurma (Lisân). Mucrim, “suç” anlamına gelen curmden isim. Doğaldır ki, Allah katında her “suç”, “günah” sınıfına girer ve işlenmesi yasaktır. Mucrimûn form olarak isimdir ve dilsel özelliği gereği “günahı tabiat hâline getirenler, boğazına kadar suça batanlar”, ölüp gitmiş biri için ise “günahı hayat tarzı hâline getirmiş olanlar” vurgusunu taşır (Krş: 28:78’in sonu).
M.İslamoğlu 8:8
9
Hani Rabbinizden imdat diliyordunuz;[¹³³³] bunun üzerine size şöyle icâbet etmişti: “Birbirini izleyen bin melekle imdadınıza yetişeceğim!” [1333] Zımnen: Kulun gücünün bittiği yerde Allah’ın yardımı yeter. O anın “bittim noktası” olduğunun delili, Rasulullah’ın şu duasıdır: “Allah’ım! Eğer şu bir avuç insanın yok olmasına izin verirsen, yeryüzünde kulluğu sana tahsis eden kimse kalmayacak!”
M.İslamoğlu 8:9
10
İmdi, Allah bunu yalnızca bir müjde olsun için, bu vesileyle içiniz ferahlayıp moraliniz yükselsin diye yaptı;[¹³³⁴] kaldı ki zafer garantili yardım, başkasından değil yalnızca Allah katındandır: Elbette Allah her işinde mükemmel olan, her hükmünde tam isabet edendir. [1334] Melekle yapılan yardımın nasıl anlaşılması gerektiğini açık ve net ifade eden cümleler. Yani: Allah yardımını, koyduğu yasaları gözeterek yapar. Mü’minlerin yüreklerini takviye, bunun ifadesidir. Akleden kalbe yapılan bu büyük yardımı —hâşâ- bir blöf gibi gören anlayış, insanın gücünü “kas kuvvetine” indirgeyen mekânik anlayıştır.
M.İslamoğlu 8:10
11
Hani o zaman, O’nun inayetinden bir güvence olarak sizi bir iç sükunetinin çepeçevre kuşatmasını sağlamış ve üzerinize gökten tarifsiz bir yağmur indirmişti[¹³³⁵] ki, onunla sizi temizlesin, (iç dünyanızı kirleten) şeytan kirinden[¹³³⁶] sizi arındırsın, yüreklerinizi güçlendirip ayaklarınızı onunla sabit kılsın. [1335] Evet, bu bildik tanıdık yağmur (el-mâ’) değil, “tarifsiz bir yağmur” (mâen) idi. Zira bu yağmur maddî eksiklik olan “susuzluğu” değil, mânevî eksiklik olan “susuzluk korkusunu” yendi ve böylece kalplerdeki kiri yıkadı. [1336] “Şeytan kiri” ya da “pisliği” tefsirlerin dediği gibi cünüplük hâli olamaz. Zira cünüplük hâlini, Yahudi kültürünün etkisiyle “pis olma” şeklinde telakki eden Ebu Hüreyre’ye itiraz eden Allah Rasûlü; “Hiç mü’min pis olur mu?” demiştir. Buradaki kir veya pislik, insana Allah yolunda mücadeleden kaçmasını telkin eden (âyet 15-16) duygu ve düşünce kirliliğidir.
M.İslamoğlu 8:11
12
Hani o zaman Rabbin meleklere, “Elbet Ben de sizinle beraberim!” mesajını (iletmelerini) bildirdi:[¹³³⁷] Haydi, imanda sebat edenlere direnç ve moral verin; Ben, inkârda direnenlerin yüreklerine korku salacağım! Haydi, vurun boyunlarının üstüne!.. Kopartın onların (silah tutan) tüm parmaklarını!..”[¹³³⁸] [1337] Lafzen: “Rabbin meleklere … mesajını iletti”. Doğaldır ki korkan melekler değil, inananlardı (Râzî). [1338] Meleklerin yardımı, meleklerin göğüs göğüse çatışmaya katıldığı şeklinde anlaşılamaz. Bunu söyleyen bir tek âyet yoktur. Söz konusu yardım bu sûrenin 10, 11 ve 44. âyetleri; ayrıca Yâsîn sûresindeki “kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik, zaten Biz daha önce de asla (bir ordu) indirmiş değiliz” (28) âyeti ışığında anlaşılmalıdır.
M.İslamoğlu 8:12
13
Bu, onların Allah ve Elçisi’ne karşı konuşlanmaları[¹³³⁹] yüzündendir; ve kim Allah ve Rasulü’ne karşı konuşlanırsa, iyi bilsin ki Allah’ın cezalandırması pek şiddetlidir.[¹³⁴⁰] [1339] Şâkkû: “karşısında yer aldı, ona karşı konuşlandı” mânasına gelir (Râzî). [1340] Allah yolunda savaş meşruiyetini, insanın mutluluğu ile insan arasına gerilen engeli kaldırma amacından alır. Böyle bir savaşın amacı asla inanç dayatma, güç gösterisi, egemenlik tutkusu ve toprak kaygısı olamaz.
M.İslamoğlu 8:13
14
Bu sizin için (ey inkârcılar)! Haydi, tadın onu! Bir de ayrıca, inkârda (sonuna kadar) direnenler için (âhirette) ateş azabı var!
M.İslamoğlu 8:14
15
SİZ ey iman edenler! Savaşta, inkârda direnenlerin kalabalık ordusuyla karşılaştığınızda sakın ardınızı dönüp kaçmayın!
M.İslamoğlu 8:15
16
Nitekim o gün -taktik gereği olmaksızın ya da diğer bir birliğe katılma amacı taşımaksızın- kim ardını dönüp kaçarsa, kesinlikle o Allah’ın gazabına muhatap olacak ve meskeni (de) cehennem olacaktır: o ne berbat bir ikametgâhtır.
M.İslamoğlu 8:16
17
Hem onları siz öldürmediniz; fakat onları asıl Allah öldürdü.[¹³⁴¹] Attığın zaman da atan sen değildin,[¹³⁴²] ama asıl Allah attı.[¹³⁴³] Zira O, inananları (sonucunu) inayetiyle takdir ettiği güzel bir sınava tâbi tuttu: şüphesiz Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir. [1341] Kur’an’da Allah’a katl değil, hep mevt isnat edildiği hâlde bu âyet istisna teşkil eder. Bir sonraki cümlenin ışığında mecazî bir vurguya sahiptir. Zımnen, “İman gücüyle savaşıp öldürüyorsunuz” demektir. [1342] Metinde ve lem termi değil, mâ rameyte geldi. Tercihimiz bu farkı çeviriye yansıtma çabasının ürünüdür. [1343] Bu ibare beşer dilinin imkânlarını zorlayan bir belâgat şaheseridir. Ne Allah’ı idrakin ve hayatın dışına süren mutlak tenzih ne de Allah’ı kişileştiren mutlak teşbih… Zira birincisi aklın vehmi, ikincisi duyuların vehmidir. Bu ikisi arasındaki dengeyi işte bu âyet temsil eder. Kim attı? Kul mu, Allah mı? Her şey “sen attın” ile “Allah attı” arasında gidip geliyor, olup bitiyor. “Atma” aynı cümlede hem kula hem Allah’a isnat ediliyor. Kulun atması mecazî, Allah’ın atması hakiki oluyor. Ortada bir çelişki yok. Çelişki bunu anlamakta zorlanan insanın zihninde. Vahiy akla, aşkın olanı idrakin yönünü gösteriyor. Zımnen: Ey akıl! Onu anlamak istiyorsan yaratandan yaratılana doğru bir seyir takip et! Mutlak Zât’a nisbetle Allah’ın atması da mecaz ve teşbih oluyor. Muhatap teşbihte ölçüyü kaçırmasın diye âyet muhteşem bir final ile son buluyor: “Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir” (Âlemlerin Rabbi Allah, s. 82-83). Hayat ve hakikatin mucizevî karmaşası böylece “hayat kitabına” da yansımış oluyor. Sözün özü: Ey muhatap! Allah hayata her an müdahildir; sebebe değil müsebbibe, cama değil camdan bakarsan şu gerçeği görürsün: Allah’a yakın olursan, O senin elin ayağın, gözün kulağın olur. O’nunla atar ve tutarsın, O’nunla görür ve duyarsın…
M.İslamoğlu 8:17
18
Bu (da) sizin için (ey inananlar): İşte Allah, inkâr edenlerin tuzağını (böyle) boşa çıkarır![¹³⁴⁴] [1344] 14. âyet inkârcılara hitap ediyordu, bu ise inananlara hitap ediyor.
M.İslamoğlu 8:18
19
Siz ey fetih isteyenler! İşte fetih ayağınıza gelmiştir![¹³⁴⁵] Şimdi, eğer bir son verirseniz bu sizler için daha hayırlıdır.[¹³⁴⁶] Yok eğer dönerseniz biz de döneriz;[¹³⁴⁷] ve ne kadar kalabalık olursa olsun topluluğunuz size hiçbir yarar sağlamaz: (Herkes) iyi bilsin ki Allah mü’minlerle beraberdir. [1345] Bu âyet kime hitap etmektedir: 14. âyetin muhatabı olan inkârda direnenlere mi, yoksa hemen üstteki 18. âyetin muhatabı olan imanda sebat gösterenlere mi? Bize göre bu âyetin muhatabı özel bir sınıf değildir. Nasıl ki 25. âyetin dile getirdiği potansiyel sapma ihtimali yalnızca bir kesime has (hâssah) kılınamazsa, bu âyet de özelleştirilemez. Bu âyet hem inananlara, hem inkâr edenlere hem de imanla inkâr arasında gidip gelenlere hitap etmektedir. Mü’minler fetih istiyorlardı, bu bir fetihti: İmanla insan arasındaki engel kalkmış ve imanın önü açılmıştı. Müşrikler fetih istiyorlardı, bu da 70. âyette işaret edildiği gibi onlar için bir yürek fethiydi. Gücün verdiği gururun ve kör inadın bir perde gibi kapattığı vicdanlarının örtüsünü açmış ve onları imanla yüz yüze getirmişti. Gerisi kendi tercihleriydi (Bkz: 8.70). [1346] İnananlara: “Eğer işi tadında bırakırsanız.” Sûrenin başındaki şu ağır azarın tam da hatırlanacağı yer: “Şu hâlde, Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve aranızdaki ilişkiyi düzgün tutun; bir de Allah’a ve Elçisi’ne kulak verin: tabi gerçekten inanıyorsanız” (âyet 1). İşi tadında bırakmak, bir “yürek fethi” amacını taşıması gereken savunma savaşını, ganimet ve işgal için yapılan bir saldırı savaşına dönüştürmemek anlamını taşıyordu. Böyle yaparlarsa, ganimet ve esir yerine, “Rableri katında saygınlığı olan rütbeler, sınırsız bir bağış ve görkemli bir rızık” (âyet 4) elde edeceklerdi. İnkârcılara: “İnkârda inada bir son verin” çağrısı. Onlar da eğer küfürde inada son verirlerse, yürekleri İslâma açılacak ve inananlara yapılan vaadlerin hepsine onlar da ortak olacaklardı.. [1347] İnananlara: Eğer yüce ve ahlâkî amaçlardan yüz çevirip dünyevî ve basit çıkarlara yönelirseniz, Ben de emrinize âmâde kıldığım güçlerimle birlikte sizden desteğimi çekerim. İnkârcılara: Eğer siz bu inadınızdan döner ve hakikati kabullenip kendinize gelirseniz, Ben de rahmetim ve bağışımla size yönelir, sizi çarptıracağım cezadan dönerim.
M.İslamoğlu 8:19
20
SİZ ey iman edenler! Allah’a ve O’nun Elçisi’ne bağlılığınızı gösterin; (O’nun mesajını) işittiğiniz hâlde O’ndan yüz çevirmeyin!
M.İslamoğlu 8:20
21
Bir de kulak asmadıkları hâlde “İşittik!” diyenler gibi olmayın![¹³⁴⁸] [1348] Burada hitap üçüncü bir gruba yönelmektedir: Mesaj kendisine ulaştığı hâlde gereğini yerine getirmeyen, ona boyun eğmeyenler…
M.İslamoğlu 8:21
22
İyi bilin ki, Allah katında canlıların en şerlisi aklını kullanmayan (gerçek) sağır ve dilsizlerdir.
M.İslamoğlu 8:22
23
Hem eğer Allah onlarda iyi bir hâl ve gidiş görseydi, onların işitmelerini sağlardı; ne ki eğer onların işitmelerini sağlasaydı bile, onlar inatçı inkârlarıyla yine yüz çevirirlerdi.[¹³⁴⁹] [1349] Yani: Onların sapması kaderleri değil tercihleridir. Parmaklarıyla kulaklarını tıkayanlar, gerçeği duymamayı mazeret olarak sunamazlar.
M.İslamoğlu 8:23
24
Siz ey iman edenler! O sizi hayat bahşeden bir (diril)işe davet ettiğinde,[¹³⁵⁰] Allah’a ve Elçi’ye icabet edin! Zira iyi bilin ki Allah kişiyle kalbinin (eğilimleri) arasına sürekli müdâhale eder;[¹³⁵¹] akıbet O’nun huzurunda toplanacaksınız. [1350] Vahye göre “ölüm” dünyadan kopmak değil, hakikatten kopmaktır. [1351] Bu “müdâhale”, ilâhî yönlendirmeyi ifade eden “hidayet”in ta kendisidir. Bunu radar örneğiyle açıklayabiliriz. Kalp, adının da çağrıştırdığı gibi radara benzer: Bilinç üstü, bilinçaltı, bilinç ve duygulardan gelen iyi kötü her sinyali tarar. İyi-kötü ve hak-bâtıl; aldığı her görüntüyü kendi aynasında yansıtır. Allah’ın kişi ile kalbi arasına müdâhalesi, yanlış görüntünün bilinç ekranına yansımaması için Allah’ın o görüntü ile kalbin arasına engel koymasıdır. Zira Hûd 43’ün de gösterdiği gibi el-havl “engel” anlamına gelir. Sonuçta, insanın kalbi o engel sayesinde kaymaktan korunur.
M.İslamoğlu 8:24
25
Ve öylesine çetin bir sınava karşı tetikte ve tedbirli olun ki, o içinizden yalnızca zulmetmede ısrarlı kimselere[¹³⁵²] musallat olmakla kalmayacaktır.[¹³⁵³] Ve iyi bilin ki Allah’ın azabı pek şiddetlidir. [1352] Zalemû zımnen “Bilinci altüst olmuş kimseler” imasını taşır (Bkz: 7:148, not 109). [1353] Söz geliminden: “..içinizden kötülüğe karşı aktif olmayan pasif iyileri de kuşatacaktır”. Zımnen: Pasif iyi aktif kötünün destekçisidir. İbn Cinni le tusibenne olarak okumuştur. Bu durumda anlamı şöyle olur: “…o içinizden yalnızca bilinci alt üst olmuş kimselere mutlaka musallat edilecektir” (İtkân II, 230).
M.İslamoğlu 8:25
26
Ve hatırlayın ki bir zamanlar siz yeryüzünde ezilen bir azınlıktınız; insanların sizi etnik temizliğe tâbi tutmasından[¹³⁵⁴] endişe ederdiniz! Böyleyken O size sığınak oldu, sizi yardımıyla güçlendirdi ve size güzel ve temiz rızıklar bahşetti: belki şükredersiniz.[¹³⁵⁵] [1354] Lafzen: “..kapıp götürmesinden”. [1355] “Allah, bir zorluktan sonra bir kolaylık ihsan edecektir.” (65:7) âyetinin müjdelediği gibi yokluk ve muhalefetle imtihanın kaçınılmaz sonucu varlık ve iktidarla imtihandır.
M.İslamoğlu 8:26
27
Siz ey iman edenler! Allah’a ve Elçi’ye ihanet etmeyin! Sonra, korumanız gereken değerlere bile bile ihanet etmiş olursunuz.[¹³⁵⁶] [1356] Bu ibarenin, takdirî bir ilave olmaksızın anlamı budur. İbn Abbas ikinci tehûnû’nun başında bir nehy la’sı takdir ederek okumuştur. Hemen arkadan gelen 29. âyetin ‘insanlık’ durumuyla ilgili evrensel mesajı, bu pasajın anlamını tarihsel olanla sınırlandıran tüm yaklaşımları geçersiz kılmaktadır. Aslında âyette geçen emânât, başta 33:72’de geçen ve en doğru yorumla insanın seçme yeteneğine tekabül eden “emanet” olmak üzere, korumakla yükümlü olduğu fıtrî, aklî, iradî, fizikî, imanî olmak üzere maddî ve mânevî tüm değerleri içerir. Zımnen: İnsanın Allah’a ve O’nun Elçisi’ne ihaneti kendi doğasına ihanetle eşdeğerdir.
M.İslamoğlu 8:27
28
Zira aklınızdan çıkarmayın ki, mallarınız ve çocuklarınız birer sınav aracıdır;[¹³⁵⁷] ve bilin ki Allah nezdinde muazzam bir ecir vardır! [1357] Kelimenin “ergitme potası” (el-fetnu) mânasından yola çıkarak: Evlat ve servet sizin potanızdır, Allah o potada sizin cevherinizi cürufunuzdan ayırır: siz cürufa değil cevhere çıkmaya bakın! Bunun için de terbiyenin ateşinden geçmek lazım. Altın ateşlerde sınanmadan gerdanlara takılmıyor. Kişinin çocukları ve malı kendini saflaştıran bir “pota” olma istidadı taşıyor. Buradan çıkan sonuç şudur: Ebeveynler çocuklarını terbiye ettiklerini düşünürler, fakat çocukları üzerinden kendileri terbiye edilirler. İşte âyette ifade buyurulan mal ve evladın kişi için fitne olma gerçeği budur.
M.İslamoğlu 8:28
29
Siz ey iman edenler! Eğer Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle hareket ederseniz, size hakkı bâtıldan ayıracak bir ayrım gücü verir;[¹³⁵⁸] dahası kötülüklerinizin üzerini örter ve sizi bağışlar; çünkü Allah’tır sınırsız lütuf, sonsuz kerem sahibi olan! [1358] Zımnen: Bu seçip ayıran akıl sayesinde evlat ve servet gibi nimetler ile nimetin fitnesini birbirinden ayırır, birinciyi talep ederken ikinciden uzak durursunuz.
M.İslamoğlu 8:29
30
HANİ bir zaman da inkârda direnenler senin önünü kesmek, öldürmek ya da sürgün etmek için sana tuzaklar kuruyorlardı. Nitekim onlar hep tuzak kurmuşlar, Allah da onların tuzağını sürekli boşa çıkarmıştır; zira Allah tuzakları boşa çıkaranların en hayırlısıdır.[¹³⁵⁹] [1359] Lafzen: “Allah da onlara tuzak kurmuştur; zira Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.” Bu lafzî anlamdaki “hayır”, Allah’ın kurduğu tuzağın insanınkine benzemeyip, hep onun hayrına olduğu şeklinde anlaşılmalıdır (Râzî).
M.İslamoğlu 8:30