Ana SayfaMealler › Mustafa İslamoğlu

Mustafa İslamoğlu

Bu mealle oku
Mustafa İslamoğlu meali ile okumaya başla
İnsan 1 / 31
1
İnsanın[⁵⁴⁶⁰] üzerinden, (o tarih sahnesine çıkıncaya kadar), tüm zamanlar içinden belirsiz ve uzun bir süre geçmemiş miydi (ki), henüz o (bu süre zarfında) anılmaya değer bir şey bile değildi?[⁵⁴⁶¹] [5460] İns-cinn karşıtlığı için bkz: 6:112, not 94. İbn Abbas İnsânı “unutmak” mânasındaki nisyana nisbet etmiştir. Ona göre insan, Allah’la yaptığı sözleşmeyi unuttuğu için bu adı almıştır (Taberî, 15:26’nın tefsirinde). [5461] İstifham-ı takriri olan hel etâ (geçmemiş miydi), aslında kad etâ (elbet geçmişti) gibi tekit vurgusu taşır. Bunun anlamı şudur: soru, aynı zamanda cevabın ta kendisidir. Bununla insanın yokluktan varlık âlemine çıkışı da, ruh üflenmeden önceki beşer hali de kastedilmiş olabilir. Birinci ihtimalde âyet, Allah’ın varlığının bedihiliğine delâlet eder. Zira, yokun varlığı faile bağlıdır. Fakat âyet “hiçbir şey değildi” demek yerine “anılmaya değer bir şey değildi” diyerek ikinci ihtimali doğrulamaktadır. Yani beşer, kendisini irade ve akıl sahibi kılan ruh üfleninceye kadar anılacak bir isme sahip olmayı hak etmemişti. Doğal olarak daha eşyaya isim verme yeteneğine de (Krş: 2:31) sahip değildi.
M.İslamoğlu 76:1
2
İnsanoğlunu katmerli bir karışım olan hayat tohumundan Biz yarattık;[⁵⁴⁶²] sınava tâbi tutmayı (diledik)[⁵⁴⁶³] ve ardından ona işitme ve görme yeteneği verdik.[⁵⁴⁶⁴] [5462] İnsan türüne giren herkesi kapsadığı için, Âdem’in de türünün tüm üyeleri gibi nutfeden yaratıldığı anlaşılır (Bkz: 4:1; krş. Elmalılı). [5463] Hayatın ve ölümün yaratılış amacının sınav oluşuyla ilgili bkz: 67:2. [5464] İşitme ve görme, anlama ve akletmeden kinayedir.
M.İslamoğlu 76:2
3
Elbet onu (amacına ulaştıracak olan) doğru yola Biz yönelttik: ister şükreder, ister nankörlük eder.[⁵⁴⁶⁵] [5465] İki ahlâkî kavram olan şükür ve nankörlüğün akidevi karşılıkları iman ve küfürdür. Birleşik immâ (in+mâ) edatı, şart ve nefy’den oluşur. Bu, “şıkların dayandığı asıl yoksa şıkların hiçbiri yok” demektir. Yani “insanın küfrü tercih etme yeteneği olmasaydı, şükür yeteneği de olmazdı” anlamına gelir. İrade şükrün de küfrün de şartı ve sebebidir. İnsan, insan olmadan önce beşer idi. Âdemiyet sadece vahşiyyetin değil melekiyyetin de mukabilidir.
M.İslamoğlu 76:3
4
En sonunda (inkârı tercih eden) kâfirler için tarifi imkânsız zincirler, tasmalar ve kışkırtılmış çılgın bir ateşi Biz hazırladık.[⁵⁴⁶⁶] [5466] Sa‘r, ateşi “yakmak, tutuşturmak, kışkırtmak, alevi yükseltmek” anlamlarına gelir. Kışkırtılmış bir ateşe benzediği için saldırgan deliliğe de es-su‘r adı verilir (Mekâyîs). Dolayısıyla sa‘ir normal bir ateş değil “çılgın bir ateş” ya da “çıldırtan bir ateş”tir. Zincir suçluluğu, tasma Allah’tan başkasına kulluğu, ateş derin pişmanlığı ve yürek yangınını simgeler.
M.İslamoğlu 76:4
5
Elbet iyiler[⁵⁴⁶⁷] de hoş kokulu çiçek özü katkılı tarifsiz bir kadehten içecekler:[⁵⁴⁶⁸] [5467] Ebrâr (t: berr), Hasan Basrî tarafından “mahlukatı incitmeyen, şerre razı olmayan” diye tanımlanır. [5468] İçinde gam ve keder olmayan kalıcı bir haz ve neşeyi simgeler. Kâfûr, bazı kısımlarının üzerinden 200 yıl geçtikten sonra damıtılarak olağanüstü güzel bir içecek elde edilen ağaç. Âyette geçen ve “kadeh” mânasına gelen ke’s ile ilgili bir açıklama için bkz. 37:45, not 19.
M.İslamoğlu 76:5
6
(bunların doldurulduğu) öyle bir göze var ki, Allah’ın has kulları gürül gürül çıkartacakları bu kaynaktan içecekler.
M.İslamoğlu 76:6
7
(O has kullar ki;) üzerlerine vacip kıldıkları hayrı yerine getirirler[⁵⁴⁶⁹] ve şerri kahredici bir virüs gibi yayılan günün kaygısını taşırlar;[⁵⁴⁷⁰] [5469] “Adak” mânasına gelen nezr, “hayrı kendine vacip kılmak” demektir. [5470] Mustatîrâ kelimesine bu bağlamda verilebilecek en uygun karşılık.
M.İslamoğlu 76:7
8
ve kendi istek ve arzularına rağmen[⁵⁴⁷¹] muhtaçlara,[⁵⁴⁷²] yetimlere[⁵⁴⁷³] ve esirlere yemek yedirirler;[⁵⁴⁷⁴] [5471] Veya: “seve seve”. [5472] Miskîn: kendi kendine kazanmaktan âciz olan. [5473] Yetîm: kazananı ölmüş, kendisi de kazanmaktan âciz olan. [5474] Esîr: özgürlükten mahrum herkes. Hem lafzen hem de mecazen “zor şartların esiri olan kimseler” anlamına gelir.
M.İslamoğlu 76:8
9
(kendi kendilerine derler ki): “Biz size sadece Allah için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz.
M.İslamoğlu 76:9
10
Elbet biz yüzleri astırıp kaşları çattıran bir günde Rabbimizden korkarız.”
M.İslamoğlu 76:10
11
Bu yüzden Allah onları bu günün dehşetinden koruyacak ve onların (yüzlerine) nûr, (yüreklerine) sürûr koyacak;
M.İslamoğlu 76:11
12
ve sabırlarına karşılık onlara cennet bahçeleri ve tarifi imkânsız özgür bir (hayat) bahşedecek.[⁵⁴⁷⁵] [5475] Veya: “Tüm kinlerinden kurtulup özgür kalacaklar”. Harîr, “özgürlük” anlamındaki hurrden türetilmiştir. İbn Fâris’in bu kelimeye verdiği karşılık şudur: el-harîr: ve huve’l-mahrûr ellezî tedahalehu ğayzun min emrin nezele bih (Başına gelen bir işten dolayı içini kaplayan kinden kurtulan kimse). Bu mâna, cennetliklerin kinden tamamen arındırılmasını da çağrıştırmaktadır (Bkz: 7:43; 15:47). Bu kelimeye genellikle verilen “ipek” karşılığı da hürriyetle ilişkilidir. Zira ipek giysi özgürlük ve soyluluğun simgesi gibi görülürdü. Bu yüzden harîri, kelimenin belirsiz formunu da dikkate alarak “tarifi imkânsız özgür bir (hayat)” diye çevirdik. Âyette iki şey vaad edilmektedir: “cennet ve harir”. Hariri özellikle “libas”tan bağımsız olarak geldiği bu makamda “ipek” diye çevirmek eşi olan “cennet”le mütenasip görünmemektedir. Kaldı ki cennette ipek zaten vardır. Bu bağlamda harîr ile cennet kadar değerli olan, maddî-mânevî anlamlarıyla “mutlak, mükemmel özgürlüğün” kastedilmiş olması hem Kur’an’ın belâgatine hem ilâhî ikramın mahiyetine hem de harîrin cennet ile eşleştirilmesinin münasebetine daha uygundur. Allahu a‘lem.
M.İslamoğlu 76:12
13
Orada divanlara[⁵⁴⁷⁶] sere serpe uzanacaklar; ne sıcağa ne soğuğa maruz kalacaklar;[⁵⁴⁷⁷] [5476] Erâik, (t. erîke) “taze gelin karyolası”. [5477] Lafzen: “Ne güneşi ne soğuğu görecekler”, veya Sa’leb’e dayanarak “Ne güneşi, ne Ay’ı görecekler”. Bu son mânaya göre cennet ışığını ne güneşten ne Ay’dan alacak. Cennetlikler cennetin ışığı/nuru olacaklar.
M.İslamoğlu 76:13
14
zira cennetin (kutlu) gölgesi[⁵⁴⁷⁸] üzerlerine düşecek, oranın salkımları emre âmâde kılınacak.[⁵⁴⁷⁹] [5478] Bir başka ifadesiyle: Cennetin sayesinde sayebân olacaklar. Buradaki gölge, cennet teriminin de ifade ettiği gibi semasının yeşilliklerle kaplı olduğuna delâlet eder. Güneşi ve Ay’ı görmemelerinin ilk anlamı budur. [5479] Zımnen: Onlar dünyadayken Allah’ın emrine âmâde oldukları için.
M.İslamoğlu 76:14
15
Gümüş (parlaklığında) kaplar ve billur gibi kupalarla kendilerine servis yapılacak;[⁵⁴⁸⁰] [5480] Bir sonraki kavârîra min fiddatin ibaresinden, bu ibarenin bi âniyetin ve ekvâbin min fiddatin kânet kavârîrâ şeklinde anlamlandırılması gerektiğini anlıyoruz. Kânet burada teşbih edatı işlevi görür. Yutâfu ‘aleyhim, bu bağlamda “servis yapılacak” anlamına gelir. Tâfe ‘aleyh, hem “servis yaptı” anlamına “birinin etrafında fır döndü” hem de “kendini bir şeyin içinde buldu, başa bir iş geldi” anlamına kullanılır. Kalem 19’da bu ikinci anlamda kullanılmıştır. Tercihimizin gerekçesi budur. Âniye’nin tekili ina’ kalbi, kalp Kâbe’yi temsil eder. Kalp hem tavaf eder, hem tavaf edilir.
M.İslamoğlu 76:15
16
öyle gümüşî billurlar ki, onların hacmini tamamen kendileri takdir edecek.
M.İslamoğlu 76:16
17
Orada zencefil türü bir şeyle tatlandırılmış dolu kadehlerle suvarılacaklar:[⁵⁴⁸¹] [5481] Zencebîl (Farsça: zencefil), ilk muhatapların çok hoşlandığı bir tatlandırıcı. İbadetler de tatlandırılır: Namaz huşu ile, infak yardım ettiğine aynı zamanda teşekkür de ederek, oruç sadaka ile, hac marifet ve şuur ile tatlandırılır.
M.İslamoğlu 76:17
18
(Ebedî saadetin) kaynağı[⁵⁴⁸²] olan oraya yüceltilen[⁵⁴⁸³] bir yol ara![⁵⁴⁸⁴] [5482] ‘Aynen: “Kaynak, göz, su, casus, kuyu” anlamındaki ‘ayn’dan. İrfan ilminde “muhabbet”, burhan ilminde “cevher”, beyan ilminde “kendi cinsi” mânasına gelir. Burada “Ebedî saadetin kaynağı” vurgusunu taşır. [5483] Veya: “İsimlendirilen”. Tusemmâ, hem “işaret, simge, alem” anlamına gelen vesm, hem de “yücelmek, yükselmek” anlamına gelen sumuv mastarına nisbet edilir. Doğrusu, kelimenin kök olarak sumuv’den türediğidir. Bir şeyin ismi müsemmasının zâtını zihindeki diğer varlıklar içinden çekip öne çıkarır. Çoğulu olan esmâ’ hemzeli geldiğine göre simv kalıbından gelmiş olmalıdır. Aksi halde çoğulu evsâm gelirdi. Tercihimizin gerekçesi budur. [5484] Arap diline ilk kez Kur’an’la girdiği düşünülen selsebil kelimesinin nasıl anlaşılacağı tartışılmıştır. Dişil ve alem oluşu dolayısıyla ğayr-ı munsarıf olması gerektiği için isim olması uzak bir ihtimaldir (Zemahşerî). Geriye ya “içimi kolay” veya “akışı güçlü” anlamına sıfat, ya da “yolu sor/ara” anlamına iki kelime olduğunu kabul etmemiz gerekir ki, tercihimiz olan bu sonuncu okuma Hz. Ali’ye nisbet edilmiştir (Keşşaf ve Râzî).
M.İslamoğlu 76:18
19
Kendilerine kalıcı gençlik[⁵⁴⁸⁵] iksiri servisi yapılacak:[⁵⁴⁸⁶] Sen o (cennetlik)leri göreceğin zaman, sanki saçılmış tarifsiz inciler sanacaksın;[⁵⁴⁸⁷] [5485] Veya: “Ölümsüz gençler servis yapacaklar.” Vildân, (t. velîd) “sabi, hep taze, genç” veya mastar mânasıyla “ebedî, kalıcı gençlik” (Ayrıca bkz: 56:17, not 9). [5486] Tâfe ‘aleyh için 15. âyetin ilgili açıklamasına bkz. [5487] Zımnen: Dünya çölündeki insan kumu, tıpkı bir istiridye veya midyenin bağrına düşer gibi Rabbani terbiyenin bağrına düşünce, cennete girmeyi hak eden bir cennet incisi olup çıkacaktır.
M.İslamoğlu 76:19
20
Nereden bakacak olsan, sınırsız bir nimet deryası ve görkemli bir iktidar göreceksin.[⁵⁴⁸⁸] [5488] Ebedî saadet diyarında sevginin sonsuz iktidarıdır bu iktidar.
M.İslamoğlu 76:20
21
Onların üzerinde yemyeşil, capcanlı[⁵⁴⁸⁹] ipek elbiseler, atlastan kaftanlar bulunacak; ve onlar tarifsiz gümüşten künyeler-bilezikler takınacak;[⁵⁴⁹⁰] dahası Rableri onlara temiz ve temizleyici olan tarifsiz bir içecek ikram edecek.[⁵⁴⁹¹] [5489] Hudrun, lafzen “yeşil” rengi, mecazen “canlılığı” ifade eder. Akleden kalbi diri tuttukları için bunun alâmetini üzerlerinde taşıyacaklar. [5490] Ruhlarını ubudiyet ve ibadetle özgür kıldıkları, yüreklerinin bileğine kelepçe takmadıkları için bileklerine cennet takısı takılacak. Burada “gümüş” olarak geçen bilezikler, Kehf 31 ve Fâtır 33’te altın olarak geçer. Altın ve gümüş değeri sembolize eder. Aynı şeyin iki ayrı cins olması, mü’minin makbul amelleri arasındaki kalite farkının cennete yansıyacağına delâlet eder. Altının güneş ışığını, gümüşün ay ışığını temsil edişinden yola çıkarak, birincisinin gün ışığı gibi doğrudan, ikincisinin ay ışığı gibi dolaylı sevabı temsil ettiği de düşünülebilir. [5491] Fe‘ûl vezni, hem fail hem mef‘ûle delâlet eder. Zımnen: İçlerini tüm korku, kaygı, endişe, kin ve kirden yıkayan bir içecek sunacak.
M.İslamoğlu 76:21
22
(Kendilerine): “Bunlar size ödül olarak verilmiştir; ve (bu uğurdaki) üstün gayretiniz (Allah) tarafından fazlasıyla karşılanmıştır” (denilecek).
M.İslamoğlu 76:22
23
ELBET BİZ, evet Biziz Kur’an’ı sana tedricî bir süreç içinde indirmekte olan;
M.İslamoğlu 76:23
24
artık Rabbinin hükmünü sabırla bekle ve onlardan hiçbir günahkâr veya nanköre uyma!
M.İslamoğlu 76:24
25
Rabbinin ismini sabah(tan) akşam(a dek) yad et![⁵⁴⁹²] [5492] Bukraten ve asîlâ, bir günün tüm gündüzünü, hatta tamamını kapsar. Farz ve nafile namazlar, dua ve istiğfar, davet ve tebliğ, Allah adına yapılan her şey buradaki zikre dahildir.
M.İslamoğlu 76:25
26
Ve gecenin bir vaktinde O’na secde et! Yine uzun geceler boyu O’nu tesbih edip şanını yücelt!
M.İslamoğlu 76:26
27
Ne var ki şu (nankör) adamlar[⁵⁴⁹³] hemen şimdi ve burada olanı seviyorlar da, zor bir günü arkalarına atıyorlar. [5493] Hâ-ulâ’, çok söz edildiği için Allah Rasûlü’nün zihnini meşgul eden müşrik elebaşlara delâlet eder.
M.İslamoğlu 76:27
28
Onları Biz yarattık ve bütünün parçaları arasında sımsıkı bir bağ kurduk;[⁵⁴⁹⁴] ve Biz istediğimizde de onları benzerleriyle kökten değiştiririz. [5494] Veya: “parçaları birbirine raptettik”. Duygu, düşünce ve eylemleri arasında. Âyet insan bedeni ile bağlantılı olarak okunursa, “organlarını mafsallarla bağladık” anlamına gelir.
M.İslamoğlu 76:28
29
BÜTÜN bunlar bir öğüt ve uyarıdır: Şu halde isteyen Rabbine varan bir yol tutsun!
M.İslamoğlu 76:29
30
Bu sayede siz, zaten Allah’ın istediğini istemiş (olursunuz):[⁵⁴⁹⁵] elbette Allah her şeyi bilendir, hep hikmetle hükmedendir. [5495] Veya: “Zaten Allah (dilemenizi) dilemese siz asla dileyemezdiniz.” Tercihimizin gerekçesi açıktır: “O kullarının nankörlüğünden razı olmaz, fakat şükredecek olursanız, işte O sizin bu tavrınızdan razı olur.” (39:7)
M.İslamoğlu 76:30