Ana SayfaMealler › Mustafa İslamoğlu

Mustafa İslamoğlu

Bu mealle oku
Mustafa İslamoğlu meali ile okumaya başla
Müddessir 1 / 56
1
SEN ey içine kapanan kişi![⁵⁴⁰⁰] [5400] Zımnen: İçine kapanıp yatan, uzlete çekilen kişi... Muddessir kelimesinin türetildiği tedessera fiili, “alta alınan şey” ile ilgilidir. Hatırlanacağı gibi Muzzemmilin türetildiği tezemmele de “üste alınan şey” ile ilgiliydi. “Erkek devenin dişi deveyi altına almasına” tedessera’l-fahlu’n-nâkate denilir. Tedessera’r-raculu feresehû, “Adam atına bindi” demektir. Mecazen sahibi sırtına bindiği için, ed-desr “çok mal” demektir. Yine hadiste geçen zehebe eshabu’d-dusûri bi’l-ucûr (Mal sahipleri ecrin tamamını alıp götürdü) hadisi de bu anlamı teyit eder (Mekâyîs ve Müfredât). Kelime bu yatağı izleyerek “değerin üzerine binmeyi, uzanmayı” ifade eder.
M.İslamoğlu 74:1
2
Kalk ve (insanları) uyar![⁵⁴⁰¹] [5401] “Çünkü sen muhteşem bir ahlâka/yaratılışa sahipsin” (68:4) ile birlikte bu âyetin zımnî vurgusu şudur: Ey yatan iyi! Yatan iyi olmak yetmez! Kalk ve uyar ki, iyilik de ayağa kalksın!
M.İslamoğlu 74:2
3
Sadece Rabbini yücelt![⁵⁴⁰²] [5402] Müslüman hayatının kodlarından olan tekbir (Allahu Ekber) bu emrin dile gelişidir. Ekber ism-i tafdil olarak “en büyük”, sıfat olarak tazim ve tekrim vurgusuyla “tek büyük” veya “büyüklükte eşsiz” anlamına gelir. Tekbirde sıfat mânası daha uygundur. Bu âyet namazdaki tekbire delâlet etse gerektir.
M.İslamoğlu 74:3
4
Elbiseni temiz tut![⁵⁴⁰³] [5403] Siyâb lafzen “elbise”, mecazen elbisenin örttüğü “beden”dir. Bu âyet maddî temizliği, bir sonraki âyet mânevî temizliği emreder. Namaz abdesti, bu emrin neticesi olsa gerektir. Bu âyetler hem misyon hem vizyon İnşâ etmektedir.
M.İslamoğlu 74:4
5
Bütün pisliklerden uzak dur![⁵⁴⁰⁴] [5404] Yani: Mânevî tüm pisliklerden. Ricz “azap ve necaset”, rucz “put ve şirk” mânasına gelir. Fehcur, heceranın emridir. Heceranın emri ile hâceranın emri arasındaki fark şudur: Birincisinin amacı bir şeyin özüyle alâkayı kesmek için yola çıkmak (25:30); ikincisinin amacı, bir şeye kavuşmak için yola çıkmaktır.
M.İslamoğlu 74:5
6
İyilik yapmayı kazanç kapısı haline getirme![⁵⁴⁰⁵] [5405] Veya: “(Allah için) yaptığın iyiliği çok görme!” el-Mennu, yardım edenin yardım alana iyiliğini hatırlatması, bir tür baş kakıncı yapması. Zemahşerî, Hasan Basri’nin okuyuşuna dayanarak şöyle der: “Hasan Basri bunu vela temnun testeksiru şeklinde lafzen merfu fakat hal olmak üzere mahallen mansub okumuştur. Yani “çok görerek verme; verdiğini çok sanarak verme” veya “daha çoğunu umarak vermezlik etme” anlamına gelir. Bu âyet istiksârı yasaklar. İstiksâr, bir kimsenin daha fazlasını alma beklentisiyle vermesidir. Bu mantığı “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” sözü iyi özetler.
M.İslamoğlu 74:6
7
Rabbin[⁵⁴⁰⁶] hatırına sabret![⁵⁴⁰⁷] [5406] Rabbike, “Senin Rabbin” anlamına gelir. Nebi’nin Rab tarafından ‘benimsendiği’ni gösterir. Bunu yanlış anlayan Mekke inkârcıları, uzun süre “Muhammed’in Rabbi” demeyi sürdürmüşlerdi. [5407] Lâm geçişlilik için alındığında: “Rabbine sabret”, yani “Rabbinin (İnşâsına) sabret”. Tercihimiz lâmın gerekçe vurgusuna dayanır ve devamındaki âyetlerle uyumludur. Zımnen: Onların tavırlarına karşı Rabbin hatırına sabret.
M.İslamoğlu 74:7
8
Ve (şu haberi ilet): (Sur) borusuna üflendiği zaman;
M.İslamoğlu 74:8
9
evet işte o gün, pek zor bir gün olacaktır,
M.İslamoğlu 74:9
10
kâfirlerin tümü için hiç de kolay olmayacaktır.[⁵⁴⁰⁸] [5408] el-Kâfirîn: “Hakikati inkâra saplananlar”. Nüzul sürecinde kullanıldığı ilk yer burasıdır. “Örtmek, kapatmak” anlamındaki kufrden türetilir. Kefera vahyin başında “şükretti” anlamındaki şekeranın zıddı olarak kullanıldığı halde, ilerleyen süreçte “iman etti” anlamındaki âmene’nin zıddı olarak kullanılmaya başlamıştır. Çiftçi tohumun üstünü toprakla örttüğü için kâfir diye adlandırılır (Bkz: 57:20). Cahiliyye döneminde “iyilik edene teşekkür etmeyen” mânasında kullanılan kâfir, Kur’an’da hem “hakikati inkâr eden” hem de “nimeti örten nankör” anlamına kullanılır (17:8; 39;7; 5:67). Birincisi ‘imanın’ reddini, ikincisi ‘iman ahlâkının’ reddini ifade eder. Her ikisi de hakikatin inkârıdır. Bu nedenle küfrü “imanın zıddı” olarak tarif eden İbn Fâris “Çünkü o hakikati örtmektir” der. Şu halde birine kâfir demek için ona mutlaka hakikatin sunulmuş olması ve onun da kendisine sunulan hakikati kesin bir dille inkâr etmiş olması gerekir (Bkz: Gazzali, Faysalu’t-Tefrika, Dımaşk, 1407, III, 144). Kâfir sözcüğünün ism-i fail kalıbı olduğu dikkate alınırsa, “hakikati inkârı kendisine hayat tarzı olarak seçen” vurgusunu taşır.
M.İslamoğlu 74:10
11
BENİ tek başıma yarattığımla başbaşa bırak![⁵⁴⁰⁹] [5409] Veya: “Tek olarak yarattığımı Benimle başbaşa bırak!” Vahîden tümleci zernîyi de halaktuyu da nitelediği için hem “tek başına, yalnız yarattığım” (Krş: 6:94), hem de “tek başıma yarattığım” anlamlarını verir.
M.İslamoğlu 74:11
12
Ki, geniş maddî imkânlar vermiştim ona!
M.İslamoğlu 74:12
13
Bir de (cömertliğimin) şahitleri olan çocuklar…
M.İslamoğlu 74:13
14
Ve onu bir (bebek gibi) eleyip belemiştim;[⁵⁴¹⁰] [5410] Veya serbest bir biçimde: “Ona daha neler neler vermiştim”. Mehd, “beşik” anlamına gelir. Birini bebek gibi eleyip belemek için bebek olmasına gerek yoktur. Bunun anlamı şudur: hiçbir sıkıntı çektirmemiştim.
M.İslamoğlu 74:14
15
şimdi de kalkmış hırsla daha fazlasını istiyor.
M.İslamoğlu 74:15
16
Öyle yağma yok![⁵⁴¹¹] Madem ki o, âyetlerimizi inatla (inkâra) saplanmıştır; [5411] Kellânın bu bağlama en uygun vurgusu bizce budur (Bkz: 96:6, ilk not.).
M.İslamoğlu 74:16
17
Ben de onu sarp yokuşa süreceğim.
M.İslamoğlu 74:17
18
Çünkü o (vahiy hakkında)[⁵⁴¹²] sığ ve yanlış düşündü,[⁵⁴¹³] ölçüp biçti; [5412] Bu pasaj tümüyle vahiy hakkındadır ve üzerinde fikir yürütülen de vahiydir. Bu âyetler vahye yamuk ve sığ bakan herkesi kapsar. Fakat bu tipin vahyin nüzul ortamındaki prototipi Velid b. Muğire’dir. Bu Arap dil ve belâgat dâhisi, Kur’an karşısında yaşadığı derin iç çatışma ve tereddütle sabahlara kadar kıskançlıktan kıvranıyordu (Bkz: 100:3, not 3). [5413] Tefkîr, kesinlikle tefekkurden farklıdır. Zira tefekkur kullanıldığı 15 yerin tamamında olumluyken, sadece burada kullanılan tefkîr olumsuzdur. Tefekkurü tefkîrden ayıran, birincisinin ait olduğu kalıp gereği özdeşleşmeyi ve derinleşmeyi gerektirmesindendir. Zira tefa‘ul babı “tekellüf” babıdır. Bu yüzden tefkîri “sığ ve yanlış düşünce” olarak çevirdik.
M.İslamoğlu 74:18
19
kahrolası,[⁵⁴¹⁴] nasıl da ölçüp biçti! [5414] Kutile, Kur’an’da geldiği her yerde kahır ve yergi ifade eder.
M.İslamoğlu 74:19
20
Bir daha canı çıkası, nasıl da ölçüp biçti!
M.İslamoğlu 74:20
21
Sonra (etrafı) süzdü;
M.İslamoğlu 74:21
22
ardından surat astı ve rengi attı.
M.İslamoğlu 74:22
23
En sonunda (hakikate) sırtını döndü ve kibir âbidesi kesildi.[⁵⁴¹⁵] [5415] İdbar, istikbarın sebebi ve tevellinin sonucudur. Bu üç hal (tevelli-idbar-istikbar), kâfirin küfründe inadının üç aşamasıdır. Tevellîye karşı mü’minin tavrı i’râddır. Nisâ 63’ün de gösterdiği gibi i’râd, ilişki kesmeyi değil kontrollü ilişkiyi ifade eder. Fakat idbara karşı ilişki kesme (zerhum) önerilmektedir (70:17 ve 42). Müstekbirin yeri ise cehennemdir.
M.İslamoğlu 74:23
24
Nihayet şöyle dedi: “Bu sadece geçmişten miras kalan bir büyüdür,[⁵⁴¹⁶] [5416] Veya: “göz kamaştırıcı bir büyüdür”. Sihr, nüzul sürecinde ilk kez burada geçer (Krş: 2:102, not 5; 7:116, not 4). Dilde “gizli bir sebeple insanın gözünü ya da gönlünü yanıltan şey” demektir. Görenin görüleni olduğundan farklı algılamasıdır. Görülen, aslında görüldüğü gibi değildir. Eğer dişi keçinin memesi dolu dolu göründüğü halde sütü az çıkarsa Araplar ‘anzun meshurun derler. Sabahın alaca karanlığına sehar (seher), seherde yenen Ramazan yemeğine de aynı kökten gelen “sahur” ismi verilmiştir. Seher, karanlıkla aydınlığın birbirine karışmış olması halidir ki, hakikatle hayalin, hakla bâtılın, gerçekle yalanın birbirine karıştığı hali çağrıştırır. Sihir, sebebi bilinmeyen herhangi bir şey olarak da tanımlanmıştır. Yukarıdaki birinci tanım özneyi (gören), bu ikinci tanım da nesneyi (görülen) esas alan tanımlardır ve ikisi de birbirini tamamlar. İster özne açısından ister nesne açısından tanımlansın, sihir her halükârda hakikatin zıddı olan hayali, ilmin zıddı olan cehaleti, yakînin zıddı olan zannı ve itminanın zıddı olan vehmi ifade eder. Bunlar bazen görenden, bazen görülenden bazen de her ikisinden kaynaklanır. Mesela “Eğer onlara gökten bir kapı aralasak da onlar oraya çıkacak olsalardı ‘Herhalde gözlerimiz döndürüldü, biz sihirlenmiş bir topluluğuz’ derlerdi.” (15:14-15) âyetinde geçen “sihir” gören açısındandır. Çünkü kaynağı hakikat olduğu halde gören farklı algılamıştır. ”Bazı sözler büyüdür” hadisinde de dinleyen açısındandır. Bu anlamda Türkçe’de “İki söz, bir büyü” atasözü vardır ve tabi ki mecazdır. Şu âyette ise hem gören hem de görülen açısındandır: “(Musa) bir de ne görsün: Onların ipleri ve değnekleri, yaptıkları sihir marifetiyle, ona hızla akıyormuş gibi göründü (yuhayyelu ileyhi)” (7: 116; 20:66). Velid, Allah Rasûlü’nün ömründe sihre örnek gösterecek bir olağan dışılık bulamayınca “Ebeveynle evladın arasını ayırıyor” dedi. Hiç şüphesiz müşrikler bu vahye sözlü bir sihir olarak bakıyorlardı.
M.İslamoğlu 74:24
25
bu sadece ölümlü bir insan sözüdür.”
M.İslamoğlu 74:25
26
Onu Sekar’a[⁵⁴¹⁷] yaslayacağım.[⁵⁴¹⁸] [5417] Nüzul sürecinde Cehennem’den Sekar adıyla ilk burada söz edilir. Kelime, Kamer 48’de bir kez daha görülür ve yerini cehennemin diğer isimlerine bırakarak kullanımdan çekilir. “Ateşle kızarmak, ateşi yansıtmak” köküne nisbet edilir (Mekâyîs ve Müfredât). Sekar’la 29. âyetteki levvâhanın anlam alanı şaşırtıcı bir biçimde örtüşmektedir (Bkz: 29. âyetin 21 nolu notu). [5418] el-Islâ’: “yakmak için yaslamak” veya “yanmak için yaslanmak”.
M.İslamoğlu 74:26
27
Sekar’ın ne olduğunu nasıl bilebilirsin ki sen?
M.İslamoğlu 74:27
28
O ne (diri) bırakır, ne de (ölüme) terk eder;[⁵⁴¹⁹] [5419] Krş: “Orada ne tam ölebilir ne de tam yaşayabilir”; veya serbest bir çeviriyle: “Orada ölemez ki yaşasın” (20:74 ve 87:13).
M.İslamoğlu 74:28
29
o insana kendi özünü gösterir;[⁵⁴²⁰] [5420] Veya: “insan türünü aslına döndürür” ya da “beşer için bir ekrandır”. Levvâha’nın türetildiği lâha fiili “yansıttı, parladı, gördü, gösterdi, rengini belli etti” demektir. Serap, deniz ve havaya da yansıtan özelliği nedeniyle levha denir (Mekâyîs). Levh, “parlak ve düz satıh” anlamına geldiği gibi, “acıdan dolayı bir şeyin özündeki değişiklik” anlamına da gelir. Zımnen: Cehennem maskeleri yakacak ve emanet edilen ruhunu ne hale getirdiğini insana açık bir biçimde gösterecektir. Özetle: insan, kendine verdiği zararı cehennem ekranında seyredecektir.
M.İslamoğlu 74:29
30
onun üzerinde on dokuz (melek/e) vardır.[⁵⁴²¹] [5421] Parantez içi “melek/meleke” açıklamamız, bir sonraki âyetin girişine dayanmaktadır. ‘Aleyhadaki zamir cehennemlik nefse gidebilir. Bu durumda, insanın inkâr ile öldürdüğü melekelerine bir atıf var demektir. İbn Mes’ud, 19 harften oluşan besmele ile bu âyet arasında bağ kurmuş, cehenneme karşı besmeleyle korunmayı tavsiye etmiştir (Kurtubî I, 92). Enes b. Malik ‘aşerı ‘aşûr şeklinde çoğul olarak okumuştur. Bu durumda rakam 90 sayısını ifade eder (Râzî). Şöyle bir yorum da yapılmıştır: 19 birler basamağının en yüksek sayısı olan 9 ile onlar basamağının en düşük sayısı olan 10’un toplamıdır. Tüm sayıları kapsar (Maverdi, en-Nüket, VI. 144). Bazı irfan okulu mensupları, haftanın gün ve yılın ay sayılarının toplamı olduğu için 19’un sürekli akan zaman çevrimini ifade ettiğine kaildirler. Sözün özü: 19 sayısı üzerine rakamsal spekülasyona dayalı her yorum, arkadan gelen “onların sayısını, inkârda ısrar edenler için bir sınav yaptık” (31) âyetine çarpar. Sayıların sultasını red için bir sonraki âyet şöyle der: “Rabbinin ordularını O’ndan başka kimse bilemez”. Müteşabihattan olan on dokuz rakamının gerekçeleri bir sonraki âyette sayılmıştır. Bunların başında “Onların sayısını küfürde ısrar edenler için bir sınav kılmıştır” gerekçesi gelir. Bu âyet müşriklerin Yahudilere aracılık yaptığı soruya bir cevap olarak gelmiştir. Sayısal bir değeri ifadeden çok, kalpleri İslâm’a ısındırma amacı taşımaktadır. Kur’an “şifreli” bir söz değil, kendi ifadesiyle ‘mübin’ bir hitaptır. Maksadı da, bir sonraki âyette açıkça ifade edildiği gibi uyarı ve öğüt yoluyla hidayete yöneltmektir.
M.İslamoğlu 74:30