1
SEN ey ağır yük yüklenen[⁵³⁷⁴] (Nebi)!
[5374] Muzzemmilin aslı mutezemmil, “üste alınan şey” ile alâkalıdır. Muddessir de bunun aksi mânadadır: “alta alınan şey”. Zeml, iki aslî mânaya gelir: “Sırtına ağır bir yük yüklenmek” ve “ses”. Tezemmelenin karşılığı olan “üzerine elbise geçirdi”, mecazen “yük yükle(n)di” demek gibidir (Mekâyîs). Bu anlam, elbisenin/örtünün insana kattığı görece saygınlığı da kapsar. Eğer “ses” kök anlamını esas alırsak, mâna “ey kendisine seslenilen” olur. Bu kök anlamlar, tercih gerekçemizi teşkil eder. 5. âyet “ağır yük” ile vahyin kastedildiğini ortaya koyar. İniş nedeni olarak nakledilen rivayetlerde, Nebi, ilk vahyin ardından eşine dönerek “Beni örtün! Beni örtün!” demiştir. Gariptir ki bu rivayetin bazı versiyonlarında, Allah Rasûlü’ne, Hz. Âişe’nin yorganı altında yatarken bu âyetlerin geldiği nakledilir (Bkz. Zemahşerî, Nehaî’den Salebî ve Kurtubî). Bunun bir hata olduğu açıktır. Zira Hz. Âişe, ilk vahiy indiğinde, Allah Rasûlü’nün yanında olmak bir yana, en iyimser tahminle küçük bir çocuktu. Katâde (Taberî) ve Ferrâ’ya göre bu âyet, Allah Rasûlü’nün namaza hazırlık için giyinik oluşuna işarettir. Fakat bu da açıklayıcı değildir.
2
Kalk gecenin ilerleyen bir vaktinde![⁵³⁷⁵]
[5375] Kıyâmu’l-leyl, sadece “gece kalkışı”nı değil, “gecenin ayağa kalkışını” da ifade eder. Herkes uyurken, mü’min uyanmakla kalmayıp geceyi dahi uyandırır. İçerisinde namaz geçmiyorsa da, İnsan 26’nın delâletiyle kıyâmu’l-leyl namazı da kapsar. Ancak esas olan Kur’an’ı sindirerek okumaktır. Namaz ise Kur’an’ın içine konduğu kap mesabesindedir. Eğer daha sonra nâzil olmadıysa ‘Alak 9-10, Allah Rasûlü’nün bu sırada gündüz vakti de namaz kıldığına delâlet eder. Rivayetlerde Ukaz tarafında bir hurmalıkta namaz kıldığı nakledilir. Kıyamu’l-leyl, Allah Rasûlü için bir emirdir. Fakat bu emrin tüm mü’minleri kapsamadığı 20. âyetteki “mü’minlerden bir kısmı” ibaresinden açıkça anlaşılmaktadır.
3
Gece yarısı, ondan biraz eksilt
4
veya biraz ilave et; ve oku Kur’an’ı[⁵³⁷⁶] sindire sindire![⁵³⁷⁷]
[5376] Muhtemelen vahyin iniş sürecinde el-Kur’an kavramının ilk kullanıldığı yer. Genellikle mü’minlere hitaben kullanılır. Kâfirlerin muhatap alındığı yerlerde tezkire, zikr, zikrâ gibi sıfatlarla gelir. Kur’an, belirlilik takısıyla geldiği yerlerde özel isim olarak son vayhe delâlet eder. Belirsiz geldiği yerlerde bazen mastar mânası taşır ve “hitab” mânasına gelir (Bkz: 10:15, not 26). [5377] Tertîl: Kur’an’da sadece iki yerde kullanılır (diğeri 25:32). İkisi de vahyi anlama ve hayata aktarma bağlamında gelir. Tertîl, tebyîn ve tefrik ile açıklanır. Bir şeyin “intizam” ve “istikametine” delâlet eder. Hz. Âişe’nin tarifine göre tertîl, eğer biri harfleri saymak istese, sayabileceği kadar ağır okumaktır. Mufassal sûreleri (Kaf-Nas arası) bir gecede okuduğunu söyleyen birine İbn Mes’ud “Desene şiir döktürür gibi döktürmüşün” diye cevap verir (İbn Âşûr). Kur’an’ın Mushaf’a indirgenmesi gibi, tertil tecvide, tecvid telaffuza, kıraat ses sanatına indirgenmiştir. Tertil emrinin amacı, vahyin mânalarının akleden kalbe iyice hâkkedilmesidir (25:32). İsrâ 106, başkasına aktarırken de ağır ağır okumayı emreder. Bundan 7 yy. önce yaşamış büyük müfessir Kurtubî (ö. 1273) dahi tertilin yerini sadece güzel sesle okumanın almasından şikâyet eder.
5
Çünkü Biz, sana ağır bir söz indireceğiz;
6
elbet (şu) gece dirilişi[⁵³⁷⁸] var ya: işte o pek derin bir iz bırakır[⁵³⁷⁹] ve okuyuş açısından daha bir etkilidir;[⁵³⁸⁰]
[5378] Gece kalkışı, bir bakıma “gece dirilişi”dir. Nâşie, ölü toprağın canlanıp yeşermesini ifade eder. Kur’an, kuraklığın ardından yağan rahmet gibidir; ölü kalplere can verir. [5379] Veya: “uygun, uyumlu”. Tercihimiz Katâde’nin açıklamasına dayanmaktadır (Taberî). [5380] İbn Cinni bu ibareden, lafza değil mânaya itibar olunduğu sonucunu çıkarır.
7
kaldı ki gündüzün, seni bekleyen bir yığın görev vardır.[⁵³⁸¹]
[5381] Veya: “(Uyku ihtiyacını gidereceğin) uzun bir zaman var”.
8
İmdi, Rabbinin adını an ve bütün varlığını O’na vakfet!
9
O doğunun da batının da Rabbidir; O’ndan başka ilâh yoktur: Öyleyse kendini yalnızca O’na emanet et![⁵³⁸²]
[5382] Zımnen: Doğu İran’ın, batı Roma’nın değildir. Oralar da dahil, her yer Allah’ındır. Bkz: “Bilin ki yer-yurt Allah’ındır, kullarından tercih edeni/tercih ettiğini oraya mirasçı kılar.” (7:128). Kur’an mü’minlerine daha o günden hedef göstermektedir. Râzî der ki: “Hiçbir kalemin gücü bu âyeti tefsire kafi gelmez”.
10
Ve onların söyleyebilecekleri her şeye karşı sabırla diren[⁵³⁸³] ve güzellikle uzaklaş onlar(ın çirkin tavırların)dan;
[5383] Sabrın nüzûl sürecinde ilk geçtiği yer. Kur’an’da üç edatla birlikte kullanılır ve üç ayrı anlama gelir: Sabera ‘alâ.. “.. karşı göğüs gerdi”, sabera ‘an.. “.. rağmen hakta direndi”, sabera li.. “.. için sebat etti”. Burada birinci anlamda kullanılmıştır.
11
ve Bana bırak refah içinde yüzdükleri halde yalanlayanları;[⁵³⁸⁴] onlara az bir süre daha tanı![⁵³⁸⁵]
[5384] Zımnen: Gündemini düşmanın belirlemesin, artık senin gündemini vahiy belirleyecektir. [5385] Zımnen: Bu zaman zarfında belki akılları başlarına gelir. Aksi durumda ne olacağını merak edenler unutmasınlar ki...
12
(Onların hakkından geliriz), çünkü yanımızda prangalar ve gözleri fal taşı gibi açan bir ateş var;[⁵³⁸⁶]
[5386] Muhtemelen cahîm sözcüğünün ilk geçtiği yer burası. Semantik dönüşümler sonucu “şiddetli ateş” anlamını kazanan kelimenin etimolojik kökeni ‘göze yansıyan’ ya da ‘gözden yansıyan’ duyusal bir yanış ve yakışla ilgilidir. Muhatabını gözü aracığıyla yüreğini yakıp tutuşturmaya cahmetu’l-‘ayn denilir. Bazı durumlarda gözler tutuşturulmuş iki meşale gibi yanar ve yakar. Gördüğü karşısında dehşete düşerek “gözleri faltaşı gibi açılan kişi” için cahhame’r-racul denilir (Mekâyîs ve Lisân).
13
boğaza düğümlenen berbat bir yiyecek ve elemi tarifsiz bir azap var;[⁵³⁸⁷]
[5387] İnsanın dünyadayken aklına ve ruhuna vurduğu pranga ve çektirdiği eziyetin âhirette azaba dönüşeceğini ifade eder. Râzî’nin dediği gibi burada sayılan dört hal, insanın dünyada yaptıklarının âhiretteki ruhî sonuçlarıdır. Bir seferinde Allah Rasûlü bu âyeti okurken “Allah!” diye haykırmıştı. Hasan Basri bu âyeti okuduktan sonra yeme içmeden kesilmiş, dostları ancak üç gün sonra bir şeyler yedirebilmişti.
14
o gün yerler ve dağlar dehşetli sarsılacak; ve sonunda dağlar kum yığınına dönüşerek eriyip akacak.
15
İMDİ bakın, tıpkı Firavun’a[⁵³⁸⁸] bir elçi[⁵³⁸⁹] gönderdiğimiz gibi, size de önünüzde hakikate şahitlik eden bir elçi gönderdik;[⁵³⁹⁰]
[5388] İniş sürecinde ilk geçtiği yer. Zımnen: Ey Müşrikler! Muhammed, Musa’nın izinden gidiyor; eğer ona karşı çıkarsanız, siz de Firavun’un izinden gitmiş olursunuz. [5389] Rasulen kelimesinin belirsiz gelmesi, inkârcıların inkârının Allah Rasûlü’nün şahsına değil makamına olduğunu gösterir. Nihaî tahlilde bu inkâr elçiyi seçen Allah’a yöneliktir. [5390] Hâkim Allah, sanık insan, mahkeme Din Günü. Peki şahit kim? İşte büyük muhakemenin son halkası da böylece tamamlanarak şahidin elçiler olduğu vurgulanmış olur: “Elbet Biz seni, bir şahit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik” (33:45; ayrıca 48:8)
16
fakat Firavun elçiye karşı geldi; bunun üzerine biz de onu fena halde enseledik.[⁵³⁹¹]
[5391] Vebîl: “Havası çarpan yer, çamaşır dövülen odun, zehirli gıda” (Mekâyîs). Bu bağlamda “fena, şiddetli, çarpıcı” mânasına gelir. Zımnen: Vahye Firavun gibi davranan, onun akıbetini paylaşmaya hazır olsun.
17
Şu halde eğer inkâr ederseniz, yeni doğan bebeleri ak saçlı ihtiyarlara[⁵³⁹²] döndüren o gün nasıl korunacaksınız?
[5392] Arap dilinde daha önce kullanıldığına şahit olunmamış edebî ve mecazî bir ifade. Son Saat’in dehşeti için bkz: 22:1-2.
18
Gök, bu sebeple çatlamış bir çekirdek (gibi yeni bir doğuma gebedîr); böylece O’nun vaadi gerçekleşmiş olacaktır.[⁵³⁹³]
[5393] el-Fatr, “dikeyine yarılmak”. Râğıb’ın dediği gibi bu yarılma yıkım için de olur yapım için de (Müfredât). Allahu a’lem, buradaki vaad, İnfitâr sûresinin girişinde tasvir edilen yeniden oluşla açıklanabilir.
19
İşte bu, uyarı dolu bir öğüttür: artık isteyen, Rabbine ulaştıran bir yol tutar[⁵³⁹⁴]
[5394] Krş: “Mutlak hakikate (atıf olan bu mesaj) Rabbinizdendir; artık isteyen iman etsin, isteyen inkâr etsin!” (18:29)
20
(EY NEBİ!) Elbet Rabbin, senin ve yanındakilerden bir kısmının[⁵³⁹⁵] gecenin üçte ikisinden daha azını, ve yarısını, ve üçte birini uyanık geçirdiğini bilmektedir.[⁵³⁹⁶] Gecenin ve gündüzün miktarını belirleyen Allah, sizin onun üstesinden gelemeyeceğinizi de bilmiş ve size rahmetiyle yönelmiştir.[⁵³⁹⁷] Artık Kur’an’dan kolayınıza geldiği kadar okuyun! Allah, ileriki zamanlarda[⁵³⁹⁸] içinizden hastalar, Allah’ın verdiği rızkı aramak için yola koyulanlar, Allah yolunda savaşa çıkan daha başkalarının olacağını bilir. Şu halde ondan, kolayınıza geldiği kadar okuyun, namazınızı kılın, arınıp yücelmek için ödenmesi gereken bedeli ödeyin[⁵³⁹⁹] ve Allah’a güzel bir borç verin; zira kendi adınıza ne hayır işlerseniz, Allah katında onu daha hayırlı ve daha büyük bir ödül olarak bulursunuz. İmdi Allah’tan mağfiret dileyin: İyi bilin ki Allah, tarifsiz bir bağışlayıcı, eşsiz bir merhamet kaynağıdır.
[5395] Min harfinin teb‘idiyye vurgusuyla. Beyaniyye vurgusuyla “yanındakilerin” anlamına gelir. [5396] Zımnen: Sûrenin başında verilen emri uyguladığını bilmektedir. Sûrenin 4. âyetindeki ev edatının seçenek mânası olan “ya da” değil, ve bağlacı olduğuna bu âyet delildir. Bu durumda, Allah Rasûlü’nün ve bazı mü’minlerin, emir hafifletilmeden gece üç kez uykularını böldükleri sonucuna ulaşılır. [5397] Lafzen: “Sayamayacağınızı”. Zımnen: Geceyi uzatamazsınız, kendinizi zorlamayın ve ilâhî yasaları gözetin! Allah Rasûlü’nün nafile ibadette kendini zorlayan birine “Sen usanmazsan Allah usanmaz” demesi, bu mesajın alındığını gösterir. [5398] Seyekunudeki sin edatı, gelecek ifade eder. Bu bir önceden haber vermedir. Sırf zekât ve cihaddan söz ettiği için âyetin Medine’de indiği iddialarına, kuşkuyla bakılmalıdır. [5399] Bu âyet, muhtemelen Kur’an’da zekâtın “verme” yardımcı fiiliyle kullanıldığı ilk yerdir. Zekât Kur’an’da hem “vermek” yardımcı fiiliyle (âtu’z-zekât), hem “yapmak” yardımcı fiiliyle (lizzekâti fâilûn), hem de yardımcı fiilsiz olarak tezekka, yetezekka, zekka (91:9) formlarında gelir. Yalnızca “karşılıksız harcamak” değil, ondan daha öte “arınmak için fedakârlık etmek”, “arınmak için bedel ödemek” anlamlarına gelir. Bu da zekâtın sadaka ile buluştuğu yerdir. Bu mânanın en belirgin olduğu âyet şudur: “Onların (Allah’a sadâkatlerini ifade için) mallarından bir miktar sadaka al; bu sayede, onların temizlenmelerine ve inkişafına yol açmış olursun” (9:103). Burada, verilen şey sadaka olarak adlandırılmakta, sadakanın amacının da zekât (arınma) olduğu vurgulanmaktadır. Bizce âtu’z-zekât formları, “arınmanın bedelini ödeyin” anlamına gelir ki, bu bedeli de sünnet açıklamıştır (Bkz: 7:156; 27:3).