1
De ki: “Bana vahyedildi ki,[⁵³⁴²] cinlerden[⁵³⁴³] bir kısmı (bu mesaja) kulak vererek, (dostlarına)[⁵³⁴⁴] şöyle dediler: “Gerçekten de biz olağanüstü güzellikte bir hitap dinledik;
[5342] “Bana vahyedildi” ifadesi, Allah Rasûlü’nün cinleri görmediğinin kesin delilidir. Zira Hz. Nebi’ye bu olay vahiyle haber verilmektedir. İblis’in cinlerden olduğuna, Kehf sûresinin 50. âyeti delildir. Cinlerin insanları gördüğü halde insanların cinleri görmediğini yine Kur’an haber verir (7:27). [5343] Cinlerle ilgili bkz: 34:12; 7:179 ve 46:29, ilgili notlar. Kur’an’da cinn gerçek bir çokanlamlı kelimedir. Kur’an’da duyularımıza kapalı olduğu için bize kendilerini dış duyular yoluyla değil de hissiyat yoluyla duyuran varlıklar (6:100 ve 37:158); esrarlı, gizemli, mevhum şeytanî güçler (7:38; 6:112; 11:119; 32:13); büyü sembolleri (2:102; 6:128, 130; 72:5-6); o zamana kadar görülmemiş, ilk defa görülen veya çok uzaktan gelenler (46:29-32; 72:1-17); ilk muhatapların tasavvurundaki folklorik ve mitolojik güçler (34:12-14; 21:82) gibi farklı anlamlarda kullanılır. Cinler insanın gözeneklerine nüfuz edici tarifsiz bir ateşten/enerjiden yaratılmıştır (15:27; 55:15). Şeytanlar cinlerin yoldan çıkmış olanlarıdır (18:50). Bir hadisten de meleklerin nûr’dan yaratıldığını öğreniyoruz. Nâr da nûr da hem lafzî hem zihnî açıdan birbirinden ayrı şeyler değildir. Ateşten hem ısı çıkar hem ışık. Buna göre ışık meleğe, ısı cine delâlet etmektedir. İnsan ve cin irade sahibi olma itibarıyla benzer, fakat bu dünyadaki hayat düzlemlerinin farklılıkları itibarıyla ayrı varlıklardır. Bunun içindir ki Kur’an’da insan ve cinlere kendi türlerinden rasuller gönderildiği ifade edilir (6:130). Eğer Ahkâf 29-32’den yola çıkarsak, ilk pasajda anlatılan olayın kahramanlarının Hz. Musa’ya inandığı ortaya çıkar. İnsan ve cinlere kendi türlerinden rasul gönderildiği ifade edildiğine göre, bu durumda burada cinn adıyla anılanlar insanlar olmalıdır. Şu halde bu âyetlerde geçen cinin anlamı “görünmeyen varlık” olmaktan çok “bölge insanının görmediği uzak mekânların insanları” olsa gerektir. Belki, Allah Rasûlü haberdar olmadan ve kendilerini görmeden onu dinledikleri için de cinn adını almış olabilirler. Allah en doğrusunu bilir. [5344] Veya: “(kendi kendilerine)”.
2
doğru bir bilinç İnşâ eden (bir hitab)… Böylece ona iman ettik: artık asla Rabbimizden başkasına ilâhlık yakıştırmayacağız;
3
ve şu bir hakikat ki,[⁵³⁴⁵] Rabbimizin şanı pek yücedir: O kendisine ne bir eş ne de çocuk edinmiştir.
[5345] Sûrenin 18. âyeti hariç, 3-19 arasındaki âyetlerin başında yer alan edatlar, inne veya enne şeklinde farklı okumaya açıktır. İnne okumak 1. âyetteki innâ semi‘nâya atıf olur ki, bu durumda konuşan cinlerdir. Enne okunması halinde atıfların mercileri farklılaşabilir.
4
Bir başka gerçek de, içimizdeki beyinsiz (kişilerin) Allah’a karşı sorumsuzca konuşması olmuştu.[⁵³⁴⁶]
[5346] Şatat, “uzak oldu” kökünden, “haddini aşan” anlamına gelir. Bu pasajı Ahkâf 29-32 ışığında anlarsak, Yahudilerin “Bizler Allah’ın çocukları ve can dostlarıyız” (5:18) türü sözler kastediliyor olsa gerektir. Bu netice 3. âyetin sonuyla da mutabıktır. Ayrıca ilk muhatapların Allah’la cinler arasında bir soy bağı kurmasına red olarak da anlaşılabilir (37:158).
5
Halbuki biz, ne insanların ne de cinlerin Allah’a iftira edeceğine asla ihtimal vermezdik.”[⁵³⁴⁷]
[5347] Zımnen: Böyle sanarak onları taklit ettik ve bu da bizi şirke sürükledi.
6
Hiç kuşku yok ki insanlardan bazıları[⁵³⁴⁸] cinlerden bazılarına sığınırlar, bu da onların (cinler karşısındaki) zillet verici edilgenliğini artırır.[⁵³⁴⁹]
[5348] Lafzen: “Bazı erkekler”. Buradaki ricâl, cinsiyeti tahdit için değil insiyyeti tekit içindir. Belki onların hayvanlar gibi iradesizler dünyasına değil, insanlar gibi iradeliler dünyasına ait olduğuna işaret eder. [5349] Zımnen: Cinler üzerinden kendi vehimlerinin oyuncağı oluyorlardı. Bu cinin kendisinden kaynaklanan bir etki değil, insanın ona yüklediği vehme dayalı anlamdan kaynaklanan bir etkiydi. Yani: İnsanlar görünmeyen varlıklarda güç vehmediyorlar, sonuçta evhamlarının esiri oluyorlardı. Bilinmezlik korkuyu, korku vehmi tetikliyor; kişi kendi kendini iradesizleştiriyordu (Krş: Elmalılı). Bu, irade emanetine ihanet eden insana Allah’ın bir cezasıydı. Özelde icat edilmiş Yahudi kimliğinin bir parçası haline gelen Babil büyücülüğüne atıf (Krş: 2:102). Bu âyetle, Allah Rasûlü’nün “Üfleyerek düğüm atan kimse sihir yapmıştır, sihir yapan şirk koşmuştur” dedikten sonra eklediği “kim bir şeye bağlanırsa, o ona havale edilir” (ve men te‘alleka şey’en vukkile ileyh) sözünü bu âyetle birlikte düşünmeli (Nesâi).
7
Öyle ki o sapık insanlar, tıpkı sizin sandığınız gibi Allah’ın hiç kimseyi elçi göndermeyeceğini[⁵³⁵⁰] sanmışlardı.[⁵³⁵¹]
[5350] Veya: “Yeniden diriltmeyeceğini”. Yahudilerin kendi dışındakilere risalet gelmeyeceğine dair inançlarına atıf. Bu söylem, insan neslinden umut kesmeye delâlet eder. [5351] 5 âyetteki ennâ zanennâdaki mütekellim zamirleri ile cinlerin ağzından sürdürülen söylem, 7. âyetteki zannû gaib ve zanentum muhatab zamirleriyle, yerini gerçek mütekellim olan Allah’a bırakmış gibidir. Aynı şey arkadan gelen pasajda da gerçekleşir. Zira 16-19’da konuşan doğrudan Allah’tır. Aslında zamirler ve mercileri arasındaki bu baş döndürücü değişiklik, ele alınan konuda “kim demiş”e değil, “neyi, niçin demiş”e kilitlenmemiz gerektiğini ihsas eder.
8
(Yine cinler şöyle dediler): “Gerçek şu ki biz göğü yokladık, ama onu tam donanımlı bir koruma ordusu ve tarifsiz bir göktaşı sağanağıyla dopdolu bulduk;[⁵³⁵²]
[5352] Krş: 15:17-18. Yahudi Kabbalizmine dayalı astrolojik çabalarla gaybî bilgiye ulaşmanın imkânsızlığı, dolayısıyla vahyin kaynağını bulandırma çabalarının sonuçsuz kalmaya mahkûm olduğu gerçeğine atıf. Krş: “Ona ancak temiz kılınanlar dokunabilir” (56:79).
9
halbuki vaktiyle biz onun uygun yerlerinde (haber) dinlemek için otururduk;[⁵³⁵³] ne var ki şimdi (bizden) her kim dinlemeye kalksa, derhal karşısında hedefe kilitli bir ateş topu buluyor.[⁵³⁵⁴]
[5353] Yahudilerin, kendi ırklarından bir rasul beklentisiyle astrolojiyi kullandıklarını îmâ. [5354] Zımnen: Kulak hırsızlıklarına dayalı sahte vahiyleri ve gelecekten haber verme girişimlerini gerçek vahyin nuru, güdümlü bir silah gibi avlayıp geçersiz kılıyor.
10
Ve anladık ki, gerçekte biz (gaybı) bilmiyormuşuz; (mesela) şu yerdekilere şer mi murad edilmiş, yoksa Rableri onları doğru bir bilince ulaştırmayı mı murad etmiş?[⁵³⁵⁵]
[5355] Şer meçhul kiple gelirken, hayrın Allah’a isnat edilmesi dikkat çekicidir.
11
Nitekim bizden iyi olanlar var, ama bizden öyle olmayanlar da var: zaten öteden beri biz hep birbirine aykırı yollar izlemişiz.[⁵³⁵⁶]
[5356] Yani: Yahudice bir kibrin sonucu olan, toptan kurtuluş tezinin geçersiz olduğunu anladık. Zımnen: Kendi içimizde yollarımız ayrıyken, menzilimiz nasıl bir olur?
12
Ve nihayet aklımız kesti ki, yeryüzünde asla Allah’a üstün gelemeyiz ve O’ndan asla kaçıp kurtulamayız.
13
İşte tam da bu yüzden biz, ilâhî rehberliği işitir işitmez ona inandık; artık kim Rabbine inanırsa, o ne bir ziyana uğrar, ne de gazaba.[⁵³⁵⁷]
[5357] Bölge Yahudilerine Muhammedî davete inanmada geç kalmama îmâsı. Zımnen: Uzaktaki Yahudiler inandı da, yakındaki Yahudiler inanmayacak mı?
14
Bununla beraber, içimizden Allah’a tam teslim olanlar da var, kendisine kötülük edenler de; ama her kim Allah’a teslim olursa, işte onlar doğru bir bilinç İnşâ etmenin hakkını verenlerdir.
15
Kendisine kötülük edenlere gelince: sonunda onlar cehenneme odun olacaklar.”
16
İmdi, eğer onlar yolda doğru dürüst giderlerse, elbet Biz de onları bitimsiz bir suyla sularız;[⁵³⁵⁸]
[5358] Burada, “Cinlerin su ile ne alâkası olabilir ki?” denilebilir. Muhtemel cevabı, gerçek birçokanlamlı kavram olan el-cinnin taşıdığı muhtemel anlamlar içinde aramak gerekir. 1. âyetin 2. notuna bkz. Gerçek anlamı “görünmeyen varlıklar” olan bu kavram, mecazen “uzaklardan gelen, bölgede tanınmayan, ender görülen garip kimseler” anlamına da gelir. Allahu a‘lem. (İnsan ve cinlere kendi türlerinde elçi gönderildiğiyle ilgili bkz: 6:130).
17
(bunu, nimet) içinde yüzdürerek sınamak için (yaparız); ama Rabbinin vahyinden yüz çeviren kimseyi de pek zorlu bir mahrumiyete mahkûm ederiz.
18
“Yine (bana vahyedildi ki),[⁵³⁵⁹] kesinlikle ibadethaneler[⁵³⁶⁰] Allah’a mahsustur;[⁵³⁶¹] öyleyse Allah’ın yanı sıra başka hiç kimseye yalvarıp yakarmayın!”
[5359] İttifakla bu âyet 1. âyetin başına hamledilmiştir. Parantez içi açıklamanın gerekçesi budur. [5360] Veya: “ibadetler/kulluk”; ya da “ibadet zamanları”; yahut “secde organları”. Mesâcid; hem mescid hem de mescedin çoğulu olabilir. Alternatif anlamlar, ikinci ihtimale binaendir. Burada ilk akla gelen başta Hubel olmak üzere putlarla doldurulan Kâbe’dir. Araplarda taştan putlara tapma geleneği, İsmailî Arapların düşmanları tarafından Mekke’den sürüldükleri çok eski zamanlara kadar gider. Kâbe’den ayrılmak zorunda kalan İsmaililer, giderken Kâbe’nin anısını canlı tutmak için ondan birer parça taş götürmüşler, sonraki nesiller bunları tapınılan nesnelere dönüştürmüşlerdir. [5361] Cu‘ilet liye’l-‘ardu mesciden ve tahûran (Bana yeryüzü temiz haliyle mescid kılındı) hadisine göre yeryüzünün tamamı âyetin kapsamına girer. Bu durumda anlam, “Yeryüzü Allah’a/O’na kulluğa mahsustur” olur. Hasan Basri’nin tercihi de budur.
19
Ne var ki Allah’ın kulu O’na davete kalkmayagörsün; hemen yek vücut olup üzerine çullanıverirlerdi.
20
Oysa onun söylediği (sadece) şuydu:[⁵³⁶²] “Ben yalnızca Rabbime yalvarıp yakarırım ve O’ndan başka hiç kimseye ilâhlık yakıştırmam.”[⁵³⁶³]
[5362] Veya: “de ki”. Tercihimiz, çoğunluğun kâle okuyuşuna dayanmaktadır. [5363] Bu âyet açıkça Allah’tan başkalarına duayı şirk olarak nitelemektedir.
21
DE Kİ: “Ne zarar (ve yarar) verebilirim, ne de hidayet (ve dalâlete) götürebilirim.”[⁵³⁶⁴]
[5364] Zımnen: “Ben bile bunları yapamazken, cinlerin yaptığına nasıl inanabilirsiniz?”
22
De ki: “Şu bir gerçek ki, ne beni Allah’a karşı kimse koruyabilir ne de ben O’nun dışında bir sığınak bulabilirim;
23
tabii Allah’tan gelen görevi ve O’nun mesajlarını iletme hali başka…”[⁵³⁶⁵] Artık kim Allah’a ve Elçi’sine karşı gelirse, iyi bilsin ki onun payına içinde ebedî kalacağı Cehennem düşecektir.
[5365] Zımnen: İnsanın başına gelenlerin sebebi görünmeyen varlıklar değil, kendi sorumsuzluğudur.
24
TEHDİT edildikleri azabı görünceye kadar yolları var;[⁵³⁶⁶] işte o zaman, kimin yardıma daha muhtaç ve sayıca az olduğunu anlayacaklar.[⁵³⁶⁷]
[5366] Hattâ, izâ ile birlikte cümle başında geldiğinde “söz başı” olduğuna delâlet eder. Âyeti paragraf başı yapmamızın gerekçesi budur. [5367] Allah’a görünmeyen varlıklardan yardımcı, eş, ortak ve evlat tasavvur etmenin arkasındaki zehirli ve hasta bilince işaret. Bu, Allah’ın muhtaç olduğunu vehmetmenin yanında, tevhid akidesinin temeli olan Allah’ın tekliğini bir zaafmış gibi tersinden anlamayı da getiriyor. Yani: Cinleri bir tek olan Allah’a ortak koşanlar, böyle yapmakla Allah’ı güçlendirmiş mi oluyorlar?
25
De ki: “Keşke bilseydim tehdit edildiğiniz azap yakın mı, yoksa Rabbim onu bir müddet daha erteledi mi?”[⁵³⁶⁸]
[5368] Zımnen: Ama bilmiyorum. Bunu ben bile bilemezken, görünmeyen varlıkların bildiğine nasıl inanırsınız?
26
Gaybı (sadece) O bilir ve O gaybına kimseyi bütünüyle[⁵³⁶⁹] muttali kılmaz;
[5369] ‘Alâ edatının “istila” anlamına dayanarak.
27
razı olduğu elçi[⁵³⁷⁰] müstesna… Bu takdirde de O, önünden ve arkasından o (vahyi)[⁵³⁷¹] koruma altına alarak hedefine ulaştırır.[⁵³⁷²]
[5370] Tekvir sûresinin 19. âyeti ışığında, “elçi” ile burada vahiy meleği kastedilmiş olsa gerektir. Bir sonraki âyette ise “elçiler” kastedilmektedir. Vahyin, kaynağından hedefine ulaşırken cinlerin/şeytanların tasallutundan korunduğuna delâlet eder. [5371] Bu âyetler sûrenin ana konusu olan vahiyle ve onun ilâhî koruma altında oluşuyla ilgilidir. [5372] Zımnen: Vahiy kaynağından hedefine varıncaya kadar ilâhî gözetim altındadır.
28
O’nun böyle yapması, (rasullerin) tebliğ ettiklerinin Rablerinin risaleti olduğunu; dahası ellerindeki (vahyi) çepeçevre kuşattığını ve her şeyi tek tek sayarak muhafaza altına aldığını belirtmek içindir.[⁵³⁷³]
[5373] Bu âyet vahyin her türlü saldırıdan, özellikle de cinlerin tasallutundan korunmuş olduğunu ifade eder. Bizce sûrelerin başındaki mukatta’âtın verdiği mesajların ilki budur (Bkz: 68:1, not 1).