1
Elif-Lâm-Mîm-Sâd![¹¹⁵³]
[1153] Mânası konusunda sözün tükenmeyeceği bu harfler, Allah Rasûlü’nün aldığı vahyi tek bir harfini dahi zayi etmeden ilettiğinin lafzî şahididirler (Bkz: 68:1, not 1).
2
BİR sûre[¹¹⁵⁴] indirildi sana; artık bundan dolayı için daralmasın ki, onunla (insanları) uyarabilesin ve mü’minlere de (şu) öğüdü verebilesin:
[1154] Veya: “Bir ilâhî mesaj”. Zemahşerî, kitâbun ile kastedilenin bu sûre olduğunu söyler. Bunu, “bundan dolayı için daralmasın” ifadesi destekler. Bu yeni bir durumdur. Gerekçesi sûrenin muhtevasında aranmalıdır. Bizce bu, bir yandan Müşriklerin husumetine rağmen onlardan ümit kesmemeye davet (35. âyete bkz), öte yandan Âdem’e hasedinden şeytanlaşan İblis ve buzağıya tapan İsrâiloğulları kıssalarıyla daha hicret gerçekleşmeden Yahudilerin husumetini celbe ilişkindir. Üçüncü bir boyut da Müslümanların Yahudileşme tehlikesine dikkat çekmektir.
3
“Uyun Rabbinizin katından size indirilene! O’nun dışında birtakım otoritelere de asla uymayın!”[¹¹⁵⁵] Ne kadar da az ders alıyorsunuz![¹¹⁵⁶]
[1155] Zımnen: Kılavuzu vahiy olmayanın kılavuzu şeytan olur. Evliyanın “tâbi olmak” fiiliyle kullanıldığı bu bağlamdaki en uygun karşılığı “otorite”dir. [1156] Lafzen: ‘Hafızanızı ne kadar da az kullanıyorsunuz.’ Hafıza, geçmişe yönelik bilgilerin ve tecrübenin biriktiği yerdir. Hafızayı kullanmanın sonucu, yaşanmışlıklardan ders almaktır. Kur’an’da aynı kalıptan türetilen beş kavram vardır. Bunların her biri insanın aklını kullanma faaliyetinin farklı bir yönünü ifade eder. İşte o kavramlar ve aralarındaki ince anlam farkları: 1. Tezekkur, istikameti geçmişi gösteren düşüncedir ve hafızaya tekabül eder. 2. Tedebbur, istikameti gelecek olan ve tedbir üretmeyi hedefleyen düşüncedir. 3. Taakkul, bu ikisi arasında bağ kurmaktır. 4. Tefakkuh, bu üçünden elde edileni şimdi ve buradaya taşımaktır. 5. Tefekkur, bütün bu süreçlerin tümünü kapsar. Bunların hepsi de olumlu düşünmeyi içerir ve tefa‘ul babından gelir. Olumsuz kullanıldığı tek yerde ise tef‘îl babından (fekkera) gelir (Bkz: 74:18, ilgili notlar).
4
Biz nice (âsî) toplulukları helâk etmişizdir; kahredici gazabımız bir gece vakti ya da gün ortasında dinlenirken gelip çatıvermiştir.
5
Kahredici gazabımız kendilerine gelip çatınca, “Kesinlikle bizdik haksız olan, evet biz!” itirafından başka bir savunmaları olmayacaktır.
6
Hem kendilerine ilâhî mesaj gönderilenleri hem de (onlara) ilâhî mesajı iletmekle görevli olanları elbet hesaba çekeceğiz.
7
Ardından onlara (haklarındaki) bilgi arşivimizi mutlaka açacağız; hoş, onlardan hiç uzak olmadık ki…
8
Ölçme ve değerlendirme o gün hakkıyla gerçekleşir; sonuçta kimin sevabı tartıda ağır gelirse; işte onlar, evet onlardır sonsuz mutluluğa erenler.
9
Fakat sevabı tartıda hafif gelen kimseler var ya; işte onlar, mesajlarımıza ettikleri haksızlık yüzünden kendilerini harcayan kimselerdir.
10
(EY İNSANLAR!) Doğrusu sizi yeryüzüne yerleştirdik ve orada geçiminizi sağlayacak bir ortam hazırladık: (Bu gerçeğe rağmen) şükredenleriniz ne kadar da azdır!
11
Doğrusu sizi yarattık, sonra sizi biçimlendirdik, ardından meleklere dedik ki: “Âdem(oğlu) lehine[¹¹⁵⁷] emre âmâde olun!”[¹¹⁵⁸] Hemen emre âmâde oldular,[¹¹⁵⁹] İblis hariç:[¹¹⁶⁰] o emre âmâde olanlar arasında yer almadı.[¹¹⁶¹]
[1157] Lâm’ın lâm-ı leh vurgusuyla. [1158] Bu âyette açık ve net olarak Âdem, Âdemoğlu/insanoğlu yerine kullanılmıştır. “Sizi .. sizi..” ile başlayan hitap birden “..ve Âdem’e dedik ki..” şekline dönüşür. Bu Kur’an’ın sembolik dil özelliğinin harika bir örneğidir. Adeta, “Onlar Kur’an üzerinde derinliğine düşünmüyorlar mı?” ilâhî emrinin sebebini ifade eder. [1159] Maksada ilişkin bir okuma, Âdem’e secde eden meleklerin gök değil yer melekleri olduğunu söyleyenleri doğrular niteliktedir (Bkz: Râzî). Buradaki secdenin namaz secdesi olmadığı açıktır. Bu secde ya “İradesi sayesinde bilme ve tanımlama yeteneği bahşedilen insana saygılarını sunmak” ya da “Âdemoğlunun yaşamı ve iyiliği için yardımcı ve âmâde olmak” anlamına gelir. Çünkü sucûd’un dildeki karşılığı “önünde eğilmek, emrine âmâde olmak, saygı sunmak”tır. [1160] Zımnen: Allah’tan umut kesmek İblisleşmektir (Bkz: 2:34, not 57). [1161] Melekler ve şeytanlar arasındaki fark için bkz: 15:27, not 23.
12
(Allah) sordu: “Sana emrettiğim zaman seni emre âmâde olmaktan alıkoyan neydi?” (İblis) cevap verdi: “Ben ondan üstünüm; (çünkü) beni ateşten yarattın, oysa onu balçıktan yarattın!”[¹¹⁶²]
[1162] Halk hem yoktan hem vardan yaratmayı ifade eder. Şeytanın polemiği, akılcı fakat akıllı değildir. İlkel bir materyalizm olarak adlandırılabilecek bu tavrın en tipik özelliği, kişinin, kendi dahlinin olmadığı doğuştan gelen bir değeri üstünlük ölçüsü olarak sunmasıdır. Bu mantıkla, “ben üstünüm çünkü falan ırka mensubum”, “ben üstünüm çünkü cinsiyetim şu” türü bir mantık arasında hiçbir fark yoktur. Sözün özü: Şeytan ırkçılığın piridir.
13
(Allah): “Öyleyse in o bulunduğun yerden!” dedi, “Çünkü o (makamda) büyüklük taslamak senin haddine düşmez! Hadi, çık git artık! Çünkü sen aşağılık birisin!”
14
(İblis) dedi ki: “Yeniden diriliş gününe kadar bana süre tanı!”
15
(Allah) “Sen zaten süre tanınmışlardan birisin!” buyurdu.[¹¹⁶³]
[1163] İbarenin yapısı, İblis’in talebinin gerçekleştiğini değil, hasılı tahsil ettiğini gösteriyor.
16
(Ve İblis) şöyle dedi: “Madem ki sen beni saptırdın,[¹¹⁶⁴] yemin olsun ki ben de senin dosdoğru yolunun üzerine oturup onlar için pusu kuracağım;
[1164] İblis burada Allah’a iftira etmektedir. Zımnen: Yanlış tercihini Allah’a nisbet ederek sorumluluğunu inkâr eden kişi iblisleşir. Buna karşılık, 11:34’te “Allah’ın azdırması” türünden ibareler, “(Allah) yoldan çıkmışlardan başkasını saptırmaz” (2:26) âyeti ışığında anlaşılmalıdır.
17
sonra da hem doğrudan ve açıktan, hem de dolaylı ve sinsice, hem sûret-i haktan görünerek hem de zaafları ve güdüleri kullanarak[¹¹⁶⁵] sokulacağım onlara: Ve Sen onların çoğunu, şükreden kimseler arasında bulmayacaksın.”
[1165] Lafzen: “..ellerinin arasından/önlerinden ve arkalarından, sağlarından ve de sollarından”. Min beyni eydihim ibaresi bu bağlamda “açıktan, göz göre göre, doğrudan”, min halfihim ibaresi de bunun karşıtı olarak “gizli, sinsice, dolaylı yoldan” anlamına gelir (Râğıb). İblis’in “sağlardan ve sollardan sokulmasının” doğruya en yakın anlamı Taberî’nin de tercihi olan yukarıdaki anlam gibi görünüyor. Âyette üst ve alt cihetlerin anılmamış olması, İblis’in şeytanî becerisine rağmen atlatılabilir ve savuşturulabilir olduğuna delâlet eder.
18
(Allah): “Aşağılanmış ve dışlanmış bir hâlde defol oradan!” dedi; “onlardan kim sana uyarsa, unutmayın ki cehennemi tıka basa sizlerle dolduracağım!”
19
Ve (sana gelince) Ey Âdem! Sen ve eşin hasbahçede yerleşin, canınızın istediği her şeyden yiyin, ama sakın şu ağaca yaklaşayım demeyin: sonra zalimlerden olursunuz!
20
Bunun üzerine, şeytan onlara (o zamana değin) cinsellikleri[¹¹⁶⁶] hakkında henüz farkına varmadıkları şeyi ifşa etmek için fısıldadı ve “Rabbinizin sizi bu ağaçtan uzak tutması, başka değil, sadece siz (ondan yiyince) iki melek (gibi) olursunuz ya da ölümsüzleşirsiniz de ondandır” dedi.[¹¹⁶⁷]
[1166] Sev’e, cinsel organdan kinaye olan bu kullanım, en temelde “cinsel güdülere” bir atıftır (Krş: Lisân ve Müfredât). [1167] Zımnen: Mükemmel yaratılmamış olan insanoğlunun mükemmelleşme arzusu, şeytanın kullanacağı bir tuzaktır. Bu tuzağa düşen İblisleşir ve cennetten olur. Âdem gibi kusurunu bilense itiraf eder ve cenneti bulur.
21
Ve her ikisine yeminler etti: “İnanın ki ben, ikiniz için de kesinlikle samimi duygular besleyen biriyim.”
22
İşte böylece onları aldanışa sürükleyecek telkinlerde bulundu. Bunun üzerine onlar o ağaçtan tadar tatmaz cinselliklerinin farkettiler ve başladılar has bahçenin yapraklarıyla üzerlerini örtmeye.[¹¹⁶⁸] Rableri de ikisine birden şöyle seslendi: “Ben ikinizi de o ağaçtan men etmemiş miydim? Ve ben ikinize ‘Kesinlikle şeytan sizin için ayan açık bir düşmandır!’[¹¹⁶⁹] dememiş miydim?”
[1168] Sorumluluğunu unutan insanın cinsel dürtülerinin emrine gireceğinin simgesel bir dille anlatımı. Mücâhid’e göre bu kıssada kullanılan dil semboliktir. Âdem ve eşinin elbiselerinden murat, insanî sorumluluk ve saygınlığın ifadesi olan ve 26. âyette dile gelen “takvâ elbisesi”dir (Taberî, sûrenin 26. âyetinin tefsirinde). Bu kıssayı Âdemoğlu’nun kıssası olarak alırsak, bu mecazın her insanın büluğ çağını temsil ettiği sonucuna varabiliriz. [1169] Lâm ve sıfat tamlamasının unsurlarının belirsizliği çevirimizin gerekçesidir. Buradaki zımnî mesaj: insanoğlu bir öteki olmadan yapamaz. Madem öyle, o hâlde alın size gerçek bir öteki! Şeytanın insanoğlunun ötekisi olduğu o kadar açık ki, bunun isbatı için zahmete gerek yok. Vahiy şeytanı insanın ötekisi olarak ilan etmekle, insanı hemcinslerini ötekileştirmekten kurtarmaktadır. Zira insan düşman bir öteki olmadan yapamaz. Eğer sağlıklı bir şeytan tasavvuruna sahip değilse, kendi cinslerini ötekileştirir. İnsan ötekileştirdiği insanı şeytanlaştırır. Ötekileştirme bu sınırda da durmaz. Kendi türünü ötekileştiren şaşkın insan, sonunda kendini ötekileştirir. İşte insanın kendi kendisinin şeytanı olma süreci böyle gerçekleşir.
23
Her ikisi de dediler ki: “Rabbimiz! Biz kendi kendimize zulmetmişiz; eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, kesinlikle kaybedenler arasına gireriz!”
24
(Allah) buyurdu: “Birbirinize düşman olarak çıkıp gidin![¹¹⁷⁰] Zira yeryüzünde, geçici bir hayat alanı ve tadımlık bir haz sizi bekliyor.”
[1170] Hubût (ihbitû) ile inzal arasında fark vardır. İnzal, “ikram olarak iniş”, hubût ise özellikle insan için “düşüş ve alçalış” vurgusunu taşır (Râğıb). Kur’an’da demirin, evcil hayvanların, yağmurun, adâleti temsil eden mizanın ve daha bir çok şeyin “indirildiğinin” (inzâl) ifade edilmesi, öncelikle “ikram edildiğinin” ifade edilmesi anlamına gelir.
25
(Ve) dedi ki: “Orada yaşayacak ve orada öleceksiniz; nihayet oradan (âhiret yolculuğuna) çıkarılacaksınız.”[¹¹⁷¹]
[1171] Kıssadan hisse zımnen: Allah’ın emirlerine karşı gelen insan, bunun bedelini elindeki değerleri kaybederek öder. Âdem-İblis kıssası, iradeyi kullanmadan ahlâkî sorumluluğun gelişmeyeceğini îmâ eder.
26
EY ÂDEMOĞULLARI! Size katımızdan, hem çıplaklığınızı örtmek hem de zarafet ve güzellik[¹¹⁷²] aracı olmak üzere giysi (yapma yeteneği) bahşettik; fakat takvâ elbisesi var ya: işte o en hayırlı olandır.[¹¹⁷³] Bunlar da Allah’ın âyetlerindendir; belki insanlar ders alırlar.
[1172] Sadece burada geçen rîş, kuşların tüy ve teleklerine verilen isimdir. İnsana ve eşyaya estetik ve güzellik katan her şey için, özelikle giysi ve örtü için kullanılır (Esâs ve Müfredât). [1173] Zımnen: Takvâ, sorumluluk bilinci olarak örtünmenin ruhudur. Takvâsız bir örtünme ruhsuz bir cesettir. Âyet giyinmenin doğuştan medenî olan insanın tabiatı gereği olduğunu ifade eder. Amaç, karşıt cinslerin birbirleriyle ilişkiyi cinsiyet üzerinden değil şahsiyet üzerinden kurmalarıdır. Aksi hâlde ilişki zehirlenir ve bu ilişkiden hasıl olacak katma değer yok olur. Medenî olan Nur 31 ve Ahzab 59’daki tesettür düzenlemeleri, bu âyetle fıtri temelleri gösterilen örtünme sürecinin görünürlüğe ilişkin kemalini ifade eder.
27
Ey Âdemoğulları! Tıpkı atalarınızın hasbahçeden çıkışına sebep olduğu gibi, şeytanın sizi şaşırtmasına fırsat vermeyin: Cinselliklerini keşfetmeleri için, her ikisinin örtüden yoksun bırak(ılmasını sağla)mıştı. Hiç kuşkunuz olmasın ki, o ve avanesi sizin kendilerini hiç göremeyeceğiniz bir boyuttan sizi görüyorlar! Çünkü Biz şeytanları, (hakkıyla) iman etmeyenlere otorite[¹¹⁷⁴] kılarız.
[1174] Evliya bu bağlamda “otorite” vurgusuna sahiptir (Bkz: âyet 3, not 3). Şeytanların, hakkıyla iman etmeyenlere, Allah’a güvenmemelerinin bir cezası olarak nasıl otorite kullandığını Fussilet 25 ve Zuhruf 36. âyetler açık ve net bir biçimde beyan etmektedir.
28
Ve ne zaman çirkin bir iş işleseler, (hemen) “Biz atalarımızı da bu iş üzerinde bulduk; demek ki[¹¹⁷⁵] bunu bize Allah emretmiş” derler. De ki: “Şu kesin: Allah çirkin bir şeyi emretmez. Yoksa Allah’a, hiç bilmediğiniz bir şeyi mi yakıştırıyorsunuz?”
[1175] Ve bağlacına bu bağlamda verilebilecek en uygun karşılık.
29
De ki: “Benim Rabbim, sadece doğru olanın yapılmasını emretmiştir: O hâlde siz, Allah’a sadâkatinizi isbat için giriştiğiniz her eylemde bütün varlığınızla O’na yönelin[¹¹⁷⁶] ve dini yalnızca O’na has kılarak ta yürekten yalvarın. Başlangıçta sizi O yarattığı gibi, sonunda da yine O’na döneceksiniz.”
[1176] Mescidin üç anlamı vardır: İsm-i zaman, ism-i mekân, masdar-mîmî. Burada kelimenin mimli masdar vurgusunun bağlama uygun en münasip açılımı bize böyle göründü. Buradaki vech (yüz), Kur’an’ın bir çok yerinde “zatı, varlığı” anlamında kullanılır. Yüz insanın ‘logo’sudur. Buradaki vech ile En’âm 79’daki vech’in anlamı aynıdır: Kişinin bütün varlığıyla Allah’a yönelmesi. Âyette geçen mescid sadece “secde yeri/zamanı” anlamına gelmez. Bu kavramın anlam alanına, namaz ve tavaf gibi doğrudan ibadetlerle, düşünce üretimi ve içtihat gibi dolaylı ibadetlere varana dek ibadete dönüşebilen her şey girer (Menâr).
30
O, bazılarını doğru yola sevk edecek; fakat bazıları için de doğru yoldan sapmak kaçınılmaz hâle gelecek: Çünkü onlar Allah’ı bırakıp şeytan(î duyguların)ın hâkimiyetine girecek; üstelik doğru yolu bulduklarını sanarak…
Sonraki 30 ayet →