1
MUTLAK hükümranlık kudret elinde bulunan (Allah) ne yüce, ne ulu bir bereket kaynağıdır; ve O her şeye kâdirdir.[⁵¹⁹⁷]
[5197] Tebârake için bkz: 7:54, not 42. Onun otoritesinin büyüklüğü, âyetin sonunda gelen Kadîr isminin delâlet ettiği kudretiyle birlikte anlaşılmalıdır.
2
O, ölümü ve hayatı hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için yaratmıştır:[⁵¹⁹⁸] O mutlak üstün ve yüce olandır, eşsiz ve benzersiz bağışlayandır.
[5198] Ölümü yaratması, hem canlıların can verilmeden önceki elementer kökenine, hem varlığın zıddı olan yokluğa delâlet eder (Krş: 2:28). Zımnen: Ölüm de hayat gibi O’nun otoritesine tâbidir. Ölen O’nun otoritesinden çıkamaz, hayata gelmemiş olan O’nun mülkü haricinde kalamaz. Eğer yokluk kendi başına bir gerçekse onu da Allah yaratmıştır, değilse zaten konuşmaya değmez... Âyette ölüm hayattan önce gelmiştir. Şu halde ölüm “yokluk” mudur? Hem evet, hem hayır. İnsanın ölümü için Kur’an’da iki kavram kullanılır: cesede nisbetle mevt, ruha nisbetle teveffi. Beden ölür, ruh teveffi ettirilir. Bu durumda cevap şöyle olur: Eğer teveffi olmasaydı ölüm yokluk olurdu. Zımnen şu imayı da içerir: Hayata ve diriye saygılı olun, ölüme ve ölüye de saygılı olun. Zira onu da Allah yarattı. Varlık kevn ve fesad/oluş ve bozuluş âlemidir. İnsan bedeninde ve kâinatta her an kevn ve fesad tecelli etmektedir (3:185). Sınav daha iyi olmanın aracıdır. İnsanı kemale doğru yürütmek için, Allah insana imtihan sûretinde ikram etmiştir.
3
O, yedi göğü eşsiz bir uyum içinde[⁵¹⁹⁹] yaratmıştır;[⁵²⁰⁰] Rahmân’ın yaratışında bir düzensizlik göremezsin; haydi, çevir gözünü de bir bak bakalım: bir kusur ve başıboşluk görebilecek misin?[⁵²⁰¹]
[5199] Veya tıbâkan’ı, tabak ya da tabaka’nın çoğulu sayarak: “kat kat, tabaka tabaka”. Tercihimiz, kelimenin tâbeka’dan mastar oluşuna dayanmaktadır. [5200] Halk; takdîr, îcâd ve ibdâ mânalarının tümünü içerir. Takdîr, varın sınırlarını ve dozunu belirleme, yani bir “tahdit”tir. Zehiri ilaç yapan dozdur. Îcâd, yokluğu mümkün olanı vardan var etmektir. İbda’, yoktan var etmektir. Ben idraki bizim arzımızdır. Vahiy, akıl ve beş duyu bizim yedi kat göğümüzdür. Bu göklerden bize inzal olur. Bu inzal ya Rahmanî ya şeytanîdir. Beş duyumuzu ve aklımızı en yüksek gök olan vahyin rahmeti altına tutarsak, bu rahmet akla baharı insana cenneti müjdeler (Yedi kat gök’e dair çok ayrıntılı ve felsefî bir yorum için bkz: Elmalılı, VII, 5161-5181). [5201] Futûr, “delik, gedik, boşluk, yırtık, yarık, çatlak” anlamında kusur (30:30 not 36; 35:1, not 1).
4
Sonra tekrar tekrar çevir gözünü de bir bak;[⁵²⁰²] bakışın yılgın ve bezgin[⁵²⁰³] bir şekilde sana geri dönecektir.
[5202] İdrak tek, göz çifttir. İki göz bir idrake açılır: yamuk bakan doğru idrak edemez. [5203] Veya: “şaşkın ve hayretler içinde”.
5
Doğrusu[⁵²⁰⁴] Biz, en yakın göğü kandillerle süsledik;[⁵²⁰⁵] onları, şeytan(lığa soyunan)lar[⁵²⁰⁶] için gayba dair spekülasyon aracı kıldık;[⁵²⁰⁷] ve onlara layık yakıp kavuran[⁵²⁰⁸] bir azap hazırladık;
[5204] Zımnen: Kâhinlerin, medyumların, falcıların söylediği yalan; doğrusu şu ki… (Krş: 37:6-7; 15:16-17.) [5205] es-Semâu’d-dunyâ ile kâinat da kastedilmiş olabilir, “ay altı âlem” de denilen atmosfer içi gök de. Bu takdirde, “kandiller”, yıldızların orada olmasına değil, ışıklarının orada görülmesine hamlolunur. Bunlar meteor olarak da düşünülebilirse de, Sâffât sûresinin 6. âyeti bu ihtimali dışlamaktadır. [5206] Yani, “uzak oldu” kökünden türetilen şeytan isminin de tedai ettirdiği gibi, “hakikatten uzaklaşan, haddini aşan ve en sonunda kendine yabancılaşan insanlar için kullanılır. [5207] Rucûm, tıpkı mahluk mânasına kullanılan halk gibi, mef’ul mânasına mastardır. Gaybî konulara dair spekülasyon, tahmin, zan ifade eder. (Bkz: racmen bi’l-ğayb 18:22.) Kur’an her tür gaybdan haber verme teşebbüsünü şeytanlık olarak mahkûm etmiştir. [5208] Sa‘îr, “tutuşturulmuş, kızgın”. Si’r, “bir şeyin fiyatı”. Zımnen: Cehennem ne kadar ucuz da alınsa yine de pahalıdır: el yakar, yürek yakar. Cennet ne kadar pahalı da alınsa yine de ucuzdur.
6
zira Rablerine karşı (böyle) nankörlük yapanları Cehennem azabı beklemektedir: ne berbat bir son duraktır.
7
Onlar oraya atıldıklarında, onun kaynayış homurtusunu işitecekler;
8
neredeyse öfkeden patlayacak… Günahkârların atıldığı her seferinde bekçiler, “Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?” diye soracaklar.
9
“Evet, doğrusu bize bir uyarıcı gelmişti; fakat biz onu yalanlamıştık ve ‘Allah hiçbir şey indirmemiştir;[⁵²⁰⁹] siz (elçiler) büyük bir sapıklık içindesiniz’[⁵²¹⁰] demiştik” itirafında bulunacaklar.
[5209] Bu ibâre, Tanrı’nın varlığını inkâr eden Ateizm’i değil, Tanrı’yı kabul etmekle birlikte O’nun mesaj indirdiğini, elçi gönderdiğini, hayata müdahil olduğunu inkâr eden Deizm ve Sekülarizmi de mahkûm eder. [5210] Bu son cümle inkârcılara değil de, Allah’a veya Cehennem bekçilerine ait olarak da anlaşılabilir.
10
Ve “Eğer biz (vahyi) işitmiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şimdi kavurucu ateşe müstahak olanlar arasında bulunmazdık”[⁵²¹¹] diyecekler.
[5211] Zımnen: “Kendimizi yakacak ateşe en yüksek bedeli ödeyenler arasında bulunmazdık”. Burada iki değil üç unsur var: Vahiy, akıl ve çevre. İmam Cafer’e atfedilen şöyle bir söz vardır: Peygamber insanın dışındaki akıl, akıl insanın içindeki peygamberdir. Duyularımızın ötesini akıl ile, aklımızın ötesini vahiy ile kavrayabiliriz. Burada duyuları “çevre” temsil etse gerektir. Cenneti hak edenlerin arasında olmak, duyuların doğru kullanımı açısından doğru kullanılan akıl ve doğru anlaşılan vahiy kadar önemlidir. Allah’tan ödünç değerler alma (ilm) ve onlarla Allah-insan-kâinatın hakikatine dair doğru hükümlere ulaşma (hikmet) konusunda her fert (âdem) aynı hakka sahiptir. Bu âyet Kelâm ilminin ortaya attığı hüsün-kubuh meselesine (teodise) dair son sözü söyleyen bir âyettir.
11
Böylece günahlarını itiraf etmiş oldular: Olmaz olsun o harlı ateş ashabı!
12
Beri yanda, Rablerine -O ğaybî bir hakikat olmasına karşın- derin bir saygı duyanlara gelince: Onları tarifsiz bir bağış ve büyük bir ödül beklemektedir.
13
İNANCINIZI[⁵²¹²] ister gizleyin ister açığa vurun; unutmayın ki O gönüllerin en mahrem sırlarını bilendir.[⁵²¹³]
[5212] Lafzen: “sözünüzü”. Başlangıç vavı, çeviriye mâna olarak değil paragraf başı işleviyle yansımıştır. [5213] Bir önceki âyetteki gaybî bir hakikat olan Allah’a iman ile bağlantılı. Allah’ın gaybî bir hakikat olması gerçeğini kavrayamadıkları için O’nu yok sayanlar çıkabilir. Adem-i vicdan ile adem-i vücut lazım gelmez. Yani birileri bulamadı veya göremedi diye bir hakikat yok olmaz. 10. âyetteki itirafın, gerçeği tam yansıtmadığı iması da var: Allah onların sadece vahyi işitmediklerini ve anlamaya yanaşmadıklarını değil, bunların ardında yatan gerçek sebebi de bilir. O, tasavvurdur. Zatu’s-sudûr, tasavvurata tekabül eder. Oradaki yanlış, akla, dile ve nihayet eyleme yansır. 11. âyetteki “günah”, işte eyleme yansıyan o sonuçtur.
14
Bakın, Yaratan bilmez mi hiç?[⁵²¹⁴] Ki ilmiyle her şeye nüfuz eden, her şeyden haberdar olan O’dur.[⁵²¹⁵]
[5214] Veya: “O, yarattığını bilmez mi hiç?” Men halakanın, ya’lemu fiilinin hem faili hem mef’ulü olabileceğine dayanarak. [5215] el-Latîfu’l-habîr için bkz: 31:16, not 20.
15
Yeryüzünü sizin için emre âmâde kılan O’dur;[⁵²¹⁶] artık onun her tarafını dolaşın[⁵²¹⁷] ve O’nun rızkından nasiplenin: ama O’na döndürüleceğinizi asla (unutmayın)!
[5216] Yeryüzü zillden türetilmiş olan zelîl değil, zullden türetilmiş olan zelûldür. Mesela at zelûl, katır zelîldir. Köpeklerin bir kısmı zeluldür bir kısmı zelil, kurt ne zeluldür ne zelil, tilki sadece zelildir. [5217] Lafzen: “Omuzlarına binin”.
16
Gökte olduğunu (sandığınız) Zât’ın,[⁵²¹⁸] sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden emin misiniz? O zaman, bir de bakmışsınız ki (arz) çalkalanmaya başlamış.
[5218] Lafzen: “gökte olanın...” Bu ifade, vahyin ilk muhatabı olan soyutlama yeteneği gelişmemiş ortalama bir Arabın Allah tasavvurunu ele vermektedir. Elbette Allah için zaman ve mekân söz konusu değildir. Allah’ın yarattıklarının hiçbirine hiçbir hususta benzemezliği bir ilkedir ve “O’nun gibisinin benzeri olamaz.” (42:11) âyetine dayanır. (Gökten gelebilecek belaya ilişkin bkz: 29:34.)
17
Veya gökte olanın, sizin üzerinize bir bela kasırgası salmayacağından emin misiniz? Artık uyarım nasıl olurmuş, o zaman anlayacaksınız.
18
Doğrusu, onlardan önce de yalanlayanlar olmuştu, ama Beni inkâr nasılmış gördüler.[⁵²¹⁹]
[5219] Nekîrî, hem “beni inkâr” hem de “benim inkârım” anlamlarının her ikisini birden içerir.
19
Onlar, üzerlerinde kanat çırpıp uçan sıra sıra dizili kuşları düşünmezler mi?[⁵²²⁰] Onları O sonsuz rahmet sahibinden başka havada tutan yok:[⁵²²¹] Şüphesiz O, her şeyi görmektedir.[⁵²²²]
[5220] Saff için bkz: 61:4. [5221] Zımnen: Rahmân’ın koyduğu yasalar sayesinde… Hava dinamiğine atıf. Tabiat yasaları ilâhî rahmetin eseri. Bu âyet o yasaları keşfe teşvik iması taşır. [5222] Âyetin son cümlesi Allah’ın kendi koyduğu yasaları gözettiğini ihsas eder.
20
Ya da O Rahmândan başka, size yardım edip sizin için askerlik yapacak birileri mi varmış? (Bu hakikati) inkâr edenler, başka değil, sadece sonu kestirilemeyen bir aldanış içindedirler.[⁵²²³]
[5223] Ğurûr sözcüğündeki belirsizlik, “sonu kestirilemeyen” ile mânaya yansımıştır. Zımnen: Tabiat yasalarını Allah’ı yok sayarak anlamaya çalışmak, faili inkâr ederek fiile yönelmektir. Bu aldanıştır.
21
Yahut (Allah) rızkınızı keserse, size rızık sağlayacak birileri mi varmış? Ama hayır, onlar küstahça bir kibir ve nefret içinde debelenmekteler.
22
Ne yani, şimdi yürürken yüzünü yere eğerek yürüyen kimse,[⁵²²⁴] hedefe dosdoğru yolda düzgün yürüyen kimseden daha iyi mi ulaşır?
[5224] Yani: Bir adım ötesini dahi göremeyen, bir nefes sonra kendisini neyin beklediğini bilmekten aciz olan insan... Zımnen: Parçayı gören insanoğluna düşen bütünü gören Allah’a teslim olmaktır.
23
DE Kİ: “O’dur sizi inşâ eden; size işitme duyusu, gözler ve (akleden) kalpler bahşeden: Ne kadar da azınız şükrediyor!”
24
De ki: “O’dur sizi yeryüzünde yayıp çoğaltan: en sonunda O’na döndürüleceksiniz.”
25
Ama onlar, “Bu vaad ne zaman gerçekleşecek, eğer sözünüze sadıksanız (haber verin de görelim)!” diye meydan okuyorlar.
26
De ki: “Onun bilgisi sadece Allah katındadır! Ben ise, yalnızca onu olduğu gibi ileten bir uyarıcıyım.”
27
Fakat onun çok yakın olduğunu gördükleri zaman, inkâra şartlanmış olanların suratları asılacak; dahası kendilerine denilecek ki: “İşte (gelmeyeceğini) iddia edip durduğunuz (gün) budur!”
28
De ki: “Hiç düşündünüz mü? Allah beni ve benimle beraber olanların ölümünü takdir etse ya da bize rahmet edip (yaşatsa: ikisi de hayırdır).[⁵²²⁵] Fakat (söyler misiniz), siz inkârcıları acıklı bir azabın pençesinden kim kurtaracak?”
[5225] Yani: Biz yaşasak da ölsek de bizim için hayırdır. İyi bir insanın ömrünün uzaması, iyiliklerini artıracağı için “rahmet”tir.
29
De ki: “(İşte kurtaracak olan) O Rahmân’dır! Biz O’na iman ettik ve O’na güvendik. (Size gelince:) kimin apaçık bir sapıklıkta olduğunu günü gelince öğreneceksiniz.”
30
De ki: “Hiç düşündünüz mü? Eğer suyunuz (yeryüzünden) tamamen çekiliverse, size tertemiz kaynak sularını kim getirecek?”[⁵²²⁶]
[5226] Su hayattır, su canlıdır, su âyettir: hayat en büyük âyettir. Bu âyetlerin indiği tarihte bir gün gelip insanlığın yeryüzünün su rezervlerini hoyratça tüketeceği, ırmakları kurutacağı, denizleri kirleteceği kimsenin hayaline dahi gelmezdi, ama oldu. Bu âyet Kur’an’ın gaybî ihbarlarından sadece biridir.