1
SEN ey nebî! Eşlerin(den Âişe ve Hafsa’nın) rızasını kazanmak için, neden Allah’ın helâl kıldığı şeyi kendine haram ediyorsun?[⁵¹⁶⁹] Yine de Allah çok bağışlayıcıdır, sınırsız merhamet kaynağıdır.
[5169] Asıl olanın serbestlik olup yasakların arızi olduğunu zımnen ifade eden A’râf 32 ışığında anlaşılmalıdır (Krş: 5:87-88; Hz. Yakub’un tahrimi için bkz: 3:93). Âyet açıkça Allah Rasûlü’nün helâl bir şeyi haram kılmasını yasaklamaktadır. Bu haram kılmanın sadece kendisiyle sınırlı olması ve eşlerini razı etme amacı taşıması da bu sonucu değiştirmemektedir. Allah Rasûlü’nün altın ve ipek yasağı, bir helâli haram kılma olarak değerlendirilemez. Cennette mü’minlere bahşedileceği ifade buyurulan bu iki güzellikten dünyada gönüllü olarak vazgeçme edebinin bir sonucu olsa gerektir (18:31; 22:23; 35:33). Bu yasağın bir sebebi de erkeklerin kadınlara benzemesinin önüne geçmektir. Zira Allah Rasûlü kadınlaşan erkekleri ve erkekleşen kadınları kınamıştır. Üç sahabinin parmağında altın yüzük gördüğünü söyleyen Mus’ab b. Sa‘d rivayeti bu çerçevede anlaşılabilir (Ebu Dâvud). Yine Abdurrahmân b. Avf’ın bit tutmuyor gerekçesiyle Nebi’den ipek gömlek için izin isteyip istediği izni alabilmesi de bunun göstergesidir. İlk nesiller “haram kılma” ile “yasaklama” arasındaki ayrımın çok iyi farkındaydı. Allah Rasûlü’nün yasakladığı şeyleri harrame’n-nebi (Nebi haram kıldı) kavramsallaştırmasıyla değil nehe’n-nebî (Nebi yasakladı) kavramsallaştırmasıyla nakletmelerinin sebebi bu olsa gerektir. Buna Allah Rasûlü’nün Hayber’in fethi ardından ehli eşek etini yasakladığını, yine pençeli ve etobur vahşi hayvanları ve gagalı leşçil kuşları yasakladığını ve bir satışta iki satışı yasakladığını bildiren haberler örnektir (Tirmizî, Buyu’ 18, no: 1231). Bunların hepsi de “Nebi haram kıldı” formuyla değil “Nebi yasakladı” formuyla gelir. Elbet kavramsallaştırmada bu titizlik ve hassasiyeti göstermeyen rivayetler de mevcuttur. İslâm şeriatının yasakları arasında olmayan bir şeyi yasaklamak, şer’an yasak değildir. Yasak olan şey, yasaklananı emretmektir. Hz. Ömer’in kadınların denkleri olmayanlarla evlendirilmesini yasaklaması buna örnektir (Serahsî, Mebsût IV, 196). Efendimiz bu hassasiyet dolayısıyla Elçiler Yılı’nda kendisine gelen kabilenin helâl hayvanların yüreğini yemeyi haram saydıklarını öğrenince “Yürek yemezseniz imanınız olmaz” demiştir. İnsanın haram kılması, Allah’ın eşya için koyduğu ilâhî hiyerarşiye müdâhale etmesidir. Bu âyetler bağlamında Allah Rasûlü uyarılmaktadır. Nitekim Allah Rasûlü haram-helal kılma konusunda vahyin tekelini tasdik ederek şöyle der: “Kur’an’ın helâl kıldığı hiç bir şeyi haram kılmadım, onun haram kıldığı hiç bir şeyi de helâl kılmadım.” (Müslim, Fedâilu’s-Sahabe, 95; Ebû Dâvud, Nikâh 12). Bu olay etrafındaki âyetler aynı zamanda insan rasul üzerinden muhatapların önder tasavvurunu inşâ etmektedir. Zımnen: Hatasız önder arayan ya rehbersiz kalarak, ya da önderi mükemmellik tuzağına düşürerek cezalandırılır.
2
Doğrusu Allah, (kendinizi gereksiz yere bağladığınız) yeminlerinizi bozup keffaretini verebileceğinizi size bildirir;[⁵¹⁷⁰] zira Allah sizin mevlânızdır:[⁵¹⁷¹] Ve her şeyi bilen,[⁵¹⁷²] her hükmü doğru olan sadece O’dur.
[5170] Farada burada beyyene vurgusu taşır (İbn Âşûr). Bu âyet Bakara 224 ile birlikte anlaşılmalıdır. Üç tür yemin vardır: Yalan yere yemin (ğâmûs), gereksiz yere yemin (lağv), mübahı yasak kılan yemin. Buradaki üçüncüsüne girer. Keffaretin sebebi, yeminin Allah adına olmasıdır. Zımnen: Allah adına söz vermenin mutlaka bir bedeli vardır. Allah’tan başkası adına yemin yasaklanmıştır: “Biliniz ki Allah sizi babalarınız üzerine yemin etmekten nehyetti. Yemin etmek isteyen Allah adına yemin etsin ya da sussun (Buhârî ve Müslim). Allah’tan başkası adına, Allah adına yemin eder gibi yemin etmeyi Allah Rasûlü “şirk” olarak nitelendirmiştir (Ahmed b. Hanbel ve Hakim). [5171] Zımnen: Siz ise O’nun kulusunuz; yasağı efendi koyar, kul değil. [5172] Yani; sizin için gerçek yararın ne olduğunu O bildiği için, haram kılmak da, O’na mahsustur.
3
Hani, bir gün Nebî eşlerinden birini bir hadiseden[⁵¹⁷³] (dolayı) sırrına ortak etmişti;[⁵¹⁷⁴] fakat eşi bu sırrı ifşa edip Allah da onu (Nebî’ye) bildirince, (Nebî) o hadisenin bir kısmını (diğer eşine) de anlatmış, ama bir kısmından hiç söz etmemişti.[⁵¹⁷⁵] Nihayet (Nebî sır tutmayan) eşine yaptığı (yanlışı) bildirince, “Bunu sana kim haber verdi?” demişti.[⁵¹⁷⁶] (Nebî de), “Her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan haber verdi” diye cevap vermişti.[⁵¹⁷⁷]
[5173] Hadîs, bir eylemi bildiren hadsân’dan türetildiği için söze nisbeti mecazidir. Asıl mânası fiilidir ve “Bir olayı haber veren söz” demektir. [5174] Bu âyetin iniş nedenine dair haberler muhteliftir. Bir rivayete göre bu âyet, Allah Rasûlü’nün kendisinden sonra İslâm toplumunun liderliğini Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in üstleneceği sırrının ifşası üzerine nâzil olmuştur (Âlûsî). Bizce bu, âyetin ana konusu olan Allah Rasûlü’nün haram kılmasını açıklamaz. Tefsirlerde ayrıntısı anlatılan bal şerbeti rivayeti ise, aslında aşağıdaki ana olayın bir devamı gibi görünmektedir. Zira aşağıdaki olay olmadan, sırf bir bardak bal şerbetinden dolayı, hadise, hakkında âyet inecek kadar ciddi sonuçlar üretemezdi. Geriye bağlamla örtüşen şu olay kalıyor: Allah Rasûlü, oğlu İbrahim’in annesi Mısırlı Mariye ile, onun kaldığı hane uzakta olduğu için Hz. Hafsa’nın yokluğunda onun odasında birlikte olmuştur. Hz. Hafsa durumu fark eder ve tepki gösterir. Allah Rasûlü Hafsa’nın bu aşırı tepkisine karşı tepki olarak bir daha Mariye ile beraber olmayacağına dair yemin eder. Bu sırrını Hafsa’ya söyler ve durumu Âişe’ye söylememesini tembih eder. Allah Rasûlü’nün eşleri arasındaki saflaşmada Hafsa ile Âişe aynı safta yer almaktadır. Hafsa Allah Rasûlü’nün kendine verdiği sırrı aynı safta yer aldığı Âişe’ye ifşa eder. Olayın devamı âyette aktarıldığı gibi cereyan eder (Taberî ve İbn Kesir; ayrıca haberi Nesâî ve Taberânî rivayet etmişlerdir). Buhari şarihi İbn Hacer de Fethu’l-Bârî’de âyetin sebebi olarak bu şıkkı tercih etmiştir (VIII, 657). [5175] Azharahullahu ‘aleyh, “duruma el koyup oyunu bozunca” zımnî anlamını içerir. Muhtemelen Allah Rasûlü, yeminini bildirip o yemine neden olan olayı anlatmamıştı. [5176] İki ihtimal vardı: Ya Hz. Âişe, ya da vahiy meleği. Burada ele alınan, eşlerin birbirlerinin sırrını ifşa etmesinin büyük bir hata olduğudur. Onun için isimler arkaya atılmış, olayın kendisi değil, olaydan çıkarılacak ahlâkî ders öne alınmıştır. Amaç tarih yazmak değil, ahlâk inşâ etmektir. [5177] ‘Alîm ve Habîr, verilen örnek “söz” ve “olay” unsurunu ayrı ayrı içerdiği için birlikte gelmiştir. Açılımı: Sözlerin arkasında yatan maksadı bilendir, olayların arka planından haber alma işinde uzman olandır. Habîr ismi, hibre (uzmanlık) sahibine verilir.
4
(Âişe ve Hafsa’ya de ki): “Eğer siz ikiniz Allah’a tevbe ederseniz (iyi olur); doğrusu her ikinizin de kalpleri kaymıştır![⁵¹⁷⁸] Siz ikiniz eğer ona karşı dayanışma içine girerseniz, unutmayın ki Allah, evet onun dostu O’dur; buna ilaveten Cebrail, salih mü’minler ve hepsinden öte melekler de (onun) destekçileridir.[⁵¹⁷⁹]
[5178] Kalbâkumâ yerine çoğul gelmesi, Hz. Âişe ve Hafsa cephesine dizilen diğer eşleri de kapsadığına delâlet edebilir. Kayan kalplere Allah rehberlik etmektedir: “Kim Allah’a inanıp güvenirse, Allah onun (akleden) kalbine rehberlik eder” (64:11). Allah Rasûlü’nün “Allah’ım! Kalbimi dinin üzre sabit kıl!” duası da bu çerçevede anlaşılmalıdır. [5179] Zımnen: Allah maddî-manevî güçleri Nebî için seferber eder. Şu hadis bu âyetin tefsiri sadedinde zikredilebilir: Allah Rasûlü atalarının dini üzre öldüğü rivayet edilen vefakâr amcası Ebu Talib ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Onun ailesi benim velilerim değildir. Benim velim Allah ve mü’minlerin salih olanlarıdır. (Buhârî, Edeb, 73; Müslim, İman, 197)
5
Farz edin ki o sizi boşadı; bu takdirde O’nun Rabbi sizden çok daha hayırlı eşler verebilir: Allah’a tam teslim olan, O’na tam güvenip inanan, O’nun iradesini gerçekleştirmek için gönülden itaat eden, hatada ısrar etmeyen, yalnız O’na kulluk eden, hayır yolunda koşan, dul ya da[⁵¹⁸⁰] bakire eşler…
[5180] Bazılarının “sekiz vavı” adını verdiği bu vav (ki bu dilci İbn Haleveyh’in icadıdır ve otoriteler tarafından garip bulunmuştur), sayılan diğer niteliklerden —ki onların hepsi bir arada bulunabilir- son ikisinin aynı anda birarada bulunamayacağını ifade eder (Zemahşerî). Yani: “ya dul ya da bakire eşler”…
6
SİZ ey iman edenler! Kendinizi ve yakınlarınızı yakıtı insanlar ve taşlar olan tarifsiz bir ateşten koruyunuz![⁵¹⁸¹] Ona memur melekler kararlı ve tavizsizdirler; hiçbir buyruğunda Allah’a karşı gelmezler ve kendilerine emredileni yaparlar.[⁵¹⁸²]
[5181] Bu âyetle yüklenen sorumluluğu yerine getirmeyen aile reislerinin, Hesap Günü nasıl eşlerinden ve çocuklarından kaçacak delik arayacağı hakikatini ‘Abese sûresinin 35-36. âyetlerinden öğrenmekteyiz (Bkz: 80:36, 20. notun devamı). Nâranın belirsizliği, bu ateşin hiç umulmadık yer ve zamanda (dünyada da olabilir) insanı yakabileceğine delâlet eder. Eğer kendinizi ve yakınlarınızı korumazsanız, yaşadığınız mekânlar cehenneme döner ve o cehennemin yakıtı da o mekânların yapı malzemesi ve içinde yaşayan insanlar olur. Zımnen: Her ev, ya cennetin dünyadaki şubesi ya da cehennemin dünyadaki şubesidir. [5182] Meleklerin insanlar gibi isyan etme özelliğinden uzak oldukları buradan anlaşılmaktadır.
7
Siz ey küfürde ısrar edenler! Bugün mazeret ileri sürmeyin! Şimdi sadece yapmış olduklarınızın karşılığını göreceksiniz.
8
Siz ey iman edenler! Samimi bir kalp ile tevbe ederek içten bir sadâkatle Allah’a yönelin![⁵¹⁸³] Umulur ki[⁵¹⁸⁴] Rabbiniz günahlarınızı örter ve Allah’ın Nebî ve ona katılarak iman edenleri mahcup etmeyeceği o gün, sizi zemininden ırmakların aktığı cennetlere koyar: Onlar önlerinden ve sağlarından ışık saçarlar ve şöyle dua ederler: “Rabbimiz! Nurumuzu tamamla ve bizi bağışla: çünkü sen her şeye kadirsin![⁵¹⁸⁵]
[5183] Nasûh, vezin gereği hem samimi olan, hem de sahibini samimi kılan tevbe demektir. Nasuh tevbe sütün memeye dönmemesi gibi, o günaha tekrar dönmemektir. Nisâ 18 ışığında, ölüm gelinceye kadar günah işleyip de ölümü görünce “artık tevbe ettim” diyene tevbe yoktur (Tevbe için bkz: 2:37, not 64). Günaha aldırmamak günah işlemekten daha büyük günahtır. İşlediği günahı Allah’ın bile affedemeyeceğini düşünmekse ondan da beter günahtır. Bir serçenin gagasındaki çamur okyanusu ne kadar kirletirse, Allah’ın rahmet okyanusunu tüm insanlığın günahı da o kadar kirletir. [5184] ‘Asâ, temenni edatı: 1) Allah’ın tevbeyi kabul etmek zorunda olmadığını, 2) kabulünü ümit etmenin tevbenin edebinden olduğunu, 3) suç işlemeyenle işleyen arasında herhalde bir fark olacağını ifade eder. [5185] Bu âyet cennetin -dolayısıyla âhiretin-, insan tekâmülünün bir parçası olduğunu gösterir. Zira eksik olan tamamlanır. Cennet insanın manevi tekâmülünde eksik kalanın ‘tamamlanacağı’ son duraktır.
9
SEN ey Nebî! İnkâr edenlerle ve münafıklarla cihad et[⁵¹⁸⁶] ve onlara karşı tavizsiz ol![⁵¹⁸⁷] (Böyle giderlerse) varacakları yer cehennemdir: Varıp durulacak ne berbat bir yerdir orası!
[5186] Cihadın savaştan farklı bir şey olduğunun bir diğer kanıtı (Krş: 25:51 ve notu). Zira Nebi, münafıklarla savaşmamış, nifakla cihad etmiştir. Nifakla cihad, ince bir siyasetle nifakın maskesini düşürmek, zararını önlemektir. [5187] Allah Rasûlü’nün davranışları sürekli ilâhî kontrol altında tutuluyor. Bir başka durumda affedici ve hoşgörülü olması istenirken (64:14), burada sertleşmesi isteniyor.
10
Allah nankörlük edenlere, Nûh’un karısı ile Lût’un karısını misal verdi;[⁵¹⁸⁸] Bu ikisi iki iyi kulumuzun nikâhı altındaydılar; fakat kocaların(ın misyonların)a ihanet etmişlerdi.[⁵¹⁸⁹] (Bu iki kadına) “Ateşe girenlerle birlikte siz de girin!” denildiği (gün), iki (kocanın) varlığı da, onları Allah’ın cezasına uğramaktan asla koruyamadı.[⁵¹⁹⁰]
[5188] Burada verilen örnekler “küfredenlere” ve “iman edenlere” verilmiştir. Dolayısıyla örnekler kadın ya da erkek herhangi bir cinse değil doğrudan insanadır. İnsanın davranışlarında bireysel sorumluluğunu dile getiren ahlâkî bir inşâ amaçlanmaktadır. [5189] Buradaki ihanet, aile ismetine değil, Enfâl 27’de kullanıldığı gibi, inanca ve misyona ihanettir. Tersi bir iddia, mesnetsizdir, iftira riski taşır. Ancak boğulan oğulun Hz. Nûh’un eşinin eski kocasından olması ihtimal dışı değildir. [5190] Allah Rasûlü yakınlarını şöyle uyarırdı: “Ey Muhammed’in kızı Fatıma! Kendini ateşten koru! Nefsini Allah’ın elinden satın al! Vallahi Allah’tan gelebilecek bir şeyin önüne geçip seni ben bile koruyamam” (Buhari, Menakıb 65:12; Müslim, Tefsir 89:1). Bu nebevi hassasiyet, bu gibi âyetlerin Allah Rasûlü’nün hayatındaki yansıması olarak görülmelidir. Ayrıca bu tür haberler, “hadis ilmi” çerçevesinde “Kur’an’ın desteklediği rivayetler” olarak tasnif edilmelidir.
11
İman edenlere ise Allah, Firavun’un karısını örnek göstermiştir: Hani o demişti ki: “Rabbim! Lûtf u kereminden bana cennette sade bir ev ihsan et;[⁵¹⁹¹] beni Firavun’dan, onun (çirkin) icraatından ve şu zalim kavmin (elinden) kurtar!”[⁵¹⁹²]
[5191] Firavun’un, inkâr etmesine ödül olarak karısı için yaptırmayı vaad ettiği görkemli saraya ya da piramide karşılık. [5192] Gerçek kurtuluş, küfürden kurtuluştur. Kocasından şikâyet eden tüm mü’min kadınlara zımnen: “Firavun’dan daha beter değil ya”.
12
İmran’ın kızı Meryem’i de (misal vermiştir):[⁵¹⁹³] O (Meryem) ki iffetini korumuş, buna karşılık Biz de ona[⁵¹⁹⁴] ruhumuzdan üflemiştik; o da Rabbinin kelimelerini ve O’nun kitaplarını[⁵¹⁹⁵] gönülden tasdik etmişti: zira o, Allah’ın iradesini gerçekleştirmek için gönülden itaat edenlerden biriydi.[⁵¹⁹⁶]
[5193] Bu “İmran”, Âl-i İmran 33’te geçen kişi ile aynı olmalıdır. İmran, Meryem’in babası olabileceği gibi, sülalenin kurucu ismi sayılan Musa ve Harun’un babaları İmran (Amram) da olabilir. Sami geleneğinde kişi kavminin büyüğüyle anılırdı. Tıpkı her insanın “Âdemoğlu” olarak anılması gibi. Benzer bir durum “Ey Harun (soyu)nun kız kardeşi!” (19:28) ifadesi için de geçerlidir. [5194] Bu âyetin anlamı, iki şeye bağlı olarak değişir: 1) Rûh ile neyin kastedildiği. 2) Fîhideki “o” zamirinin neyi/kimi gösterdiği. Rûh iki anlama gelebilir: 1) Vahiy veya vahiy meleği. Kur’an açıkça Meryem’e vahiy meleği ile vahyedildiğini beyan eder (3:42-43; 19:17). 2) Hayat soluğu. Eğer rûh ile “hayat soluğu” kastedilmişse, bu durumda fîhideki zamirin neyi/kimi gösterdiğine bakılır. Eğer zamir anne karnındaki cenini (İsa) gösteriyorsa, burada özel bir durum yoktur. Bu, tüm insanları kapsayan genel ilâhî yasayı ifade eder (Krş: 15:29; 38:72; 32:9). Eğer Meryem’in rahmine (fercine) hamledilirse mâna “onun rahmine üfledik” olur. Eğer zamir Meryem’in kendisine giderse, bu takdirde Enbiya 91’deki fîhâ ile birlikte değerlendirilmelidir. Enbiya 91’de dişil gelen burada eril gelmiştir. İbn Mes’ud’un bunu da fîhâ okuduğunu görmezden gelirsek, Meryem’in istisnai bir biçimde her iki cinsiyeti de birlikte temsil ettiği sonucuna varılır. Bu sonucun, çift cinsiyetlilikle bir alakası yoktur. (Krş: Elmalılı, Âl-i İmran 59’un tefsiri). Bu takdirde, “Rabbi onu bir çiçek gibi yetiştirdi” (3:37) ibâresini mecaza değil hakikate hamledip, Meryem’in üreme sisteminin mucizevî bir biçimde bitkilerin eşeyli üreme sistemine veya diyamer (ebeveynli) üremeye değil de monomer (tek asıllı/analı) üremeye benzediği yorumuna ulaşılabilir. Allahu a’lem. [5195] Çoğunluğun okuyuşuna göre kitabihi. Bununla oğlu İsa’ya indirilen vahiy kastedilmiş olabileceği gibi, babasız bir erkek çocuğu doğuracağına dair ilâhî takdir (kitâben mef‘ûlâ kabilinden) de kastedilmiş olabilir. [5196] Çevirimiz, 5. âyette de sayılan iyi vasıflardan kânitîn sözcüğünün açılımıdır. Dişil form olan kânitât yerine eril formda gelmesi (aynı durum 3:43’teki râki‘în için de geçerlidir), Meryem’in yiğitliğine delâlet edebileceği gibi, onun istisnai bir üriner sisteme sahip oluşuna da atıf olabilir (Bir önceki nota bkz).