1
GÖKLERDE olan şeyler de, yerde olan şeyler de Allah adına hareket ederler:[⁵¹²⁵] mutlak otorite O’na aittir, övgülerin tamamı da O’na aittir; zira O her şeye kadirdir.[⁵¹²⁶]
[5125] Benzer bir âyet ve tesbîhi çevirimizle ilgili bkz: 59:1, not 1. Muzari gelmesi, bu tesbîhin süreklilik ve yenilenen vasfına delâlet eder. Zımnen: Ey insan! Bu kâinat muhteşem varlık ilâhîsini dillendiriyor: bu koroya sen de katıl! [5126] Zımnen: O’nun kudretine, O’nun adına hareket eden şu kâinat şahittir.
2
Sizi yaratan O’dur; ama içinizden hakikati inkâr eden de, hakikate iman eden de var: ve Allah yaptığınız her şeyi görendir.[⁵¹²⁷]
[5127] Basîr, Semî’siz geldiği zaman, özellikle ilâhî bilginin kuşatıcılığını ifade eder.
3
Gökleri ve yeri gerçek bir amaç uğruna[⁵¹²⁸] O yarattı; ve size O şekil verdi, üstelik şeklinizi en güzel biçimde takdir etti; ama (o sûret de fanidir), her halükârda dönüş O’nadır.
[5128] Bi’l-hakk ile ilgili bkz: 14:19, not 20 ve 21:18, not 19.
4
O, göklerde ve yerde olan her şeyi bilir; yine gizlediklerinizi ve açıkladıklarınızı da bilir: zira Allah gönüllerdeki (en mahrem) sırları bilendir.[⁵¹²⁹]
[5129] Zâtu’s-sudûr için bkz: 8:43, not 49.
5
DAHA önceden inkâra gömülüp gidenlerin haberi size gelmedi mi? Onlar da yaptıklarının kötü sonuçlarını (daha burada) tattılar; ve (ötede) onların hakkı elem verici bir azaptır.[⁵¹³⁰]
[5130] ‘Azâbın kök anlamı “mahrum bırakmak”tır (Bkz: 68:33, not 29).
6
Böyledir, çünkü elçileri kendilerine hakikatin apaçık belgeleriyle gelmiş, fakat onlar “Bize ölümlü biri mi yol gösterecek?”[⁵¹³¹] demişlerdi. İşte böylece küfre saptılar ve (haktan) yüzçevirdiler. Ama Allah (kimseye) muhtaç değildi: zira Allah kendi kendine yetendir, tüm övgülere layık olandır.
[5131] İnsana güvensizlik üzerine oturan her inanç ve düşünceyi mahkûm eden bir âyet. Zımnen: O kadar kirlendiler ki, kendi kirlenmişliklerine bakıp insan soyundan umut kestiler. Onun için insandan bir elçiyi güvenilmez buldular. Sözün özü: İyilerin yaptığı en büyük iyilik, iyilikleriyle bizzat insan soyuna olan güveni artırmalarıdır. Elçilerin misyonu budur. Kötülerin yaptığı en büyük kötülük, kötülükleriyle insan soyuna olan güveni zedeleyip insanlığın yüz karası olmalarıdır.
7
Hakikati inkâra şartlanmış olanlar yeniden diriltilmeyeceklerini iddia ettiler.[⁵¹³²] De ki: “Hayır! Rabbime andolsun ki kesinlikle diriltileceksiniz; sonra yaptıklarınız bir bir aktarılacaktır: zira bu Allah’a çok kolaydır.
[5132] Za‘m ve zu‘m, “insanın kendisini ikna ettiği tumturaklı yalan” anlamına gelir. Kur’an’da geçtiği 14 yerde de olumsuz mânada kullanılır. Şureyh, “Her şeyin kinayesi var, yalanın kinayesi za‘mdır” der.
8
Şu halde (ey insanlar!) Allah’a, Elçi’sine ve indirdiğimiz nura inanın: Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
9
Toplanma günü geldiğinde[⁵¹³³] O sizi bir araya toplayacaktır. O gün, kazananın ve kaybedenin ortaya çıktığı gündür.[⁵¹³⁴] Ama kim Allah’a iman eder ve Allah rızası için iyi davranışta bulunursa, onun kötülüklerini örteriz; onu zemininden ırmaklar akan cennetlere -orada ebedî kalmak üzere- sokarız: işte gerçek büyük başarı budur.
[5133] Lâmın vakit bildirme işlevine dayanarak. [5134] Veya: “Kayıp ve aldanışın şiddetle hissedileceği gündür”. İşteşli fiil olan teğâbun, iki tarafın birbirini aldatmasını ifade eder. Bu bab bazen fiilin şiddetine delâlet eder. el-Ğabn, bir mala değerinden az paha biçmektir. Bizce bu işteşli fiil, âhiretteki aldanışın çift yönlü doğasına delâlet eder. Yani her aldatma özünde bir “kendini aldatma”dır; yani aldanmadır.
10
Hakikati inkâr eden ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince: işte onlar içerisinde kalıcı oldukları ateşin yoldaşıdırlar: ve bu, ne berbat bir son duraktır.
11
ALLAH’IN izni olmadıkça,[⁵¹³⁵] (insanın) başına hiçbir musibet gelmez;[⁵¹³⁶] ve her kim Allah’a inanıp güvenirse, O onun (akleden) kalbine rehberlik eder:[⁵¹³⁷] zira Allah her şeyi hakkıyla bilendir.[⁵¹³⁸]
[5135] el-İzn, özneye yapacağı eylem için hareket serbestisi tanımak ve bunu “bildirmek” demektir. Emrin aksine iznde muhayyerlik vardır. İzin verilen özne o izni kullanmayabilir. Bu bağlamda, âlemde cari olan sebep-sonuç ilişkilerine delâlet eder. Âlemin nizamı bu ilâhî sünnetle kaimdir. Sonuçları sebeplere bağlamış, sebepleri daha üst sebeplere bağlamıştır. Ancak bu bağ zorunlu değildir. Bunu söylemek, Allah’ı koyduğu yasaların hâkimi değil mahkûmu sanmaktır. O dilerse bu bağı koparıp daha üst bir sebebe bağlar. Dilerse doğrudan müdâhale eder. Hadid 22, musibetlerin sebep-sonuç ilişkisine bağlı olduğunun ifadesidir. Bakara 155-156 bu âyetin beyanıdır. İllâ bi-iznillâhın alternatif ibâreleri şunlar olabilir: illâ bi-meşîetillâh (ancak Allah’ın dilemesiyle), illâ billâh (ancak Allah sayesinde), illâ bi-merdâtillâh (ancak Allah’ın evet demesiyle), illâ bi-kaderillâh (ancak Allah’ın koyduğu yasayla)… İzin, meşîetten ayrıdır. Kulun başına musibetin ancak Allah’ın izniyle gelmesi kulun izin istemesini gerektirir. Kulun izin istemesi ise şu üç yolla olur: 1) İradeyi kullanması: Bu takdirde musibet kulun seçimi olur. 2) İddiada bulunması: iman en büyük iddiadır, ondan iddiasını isbat istenmiştir ve musibete izin verilmiştir. 3) Dua etmesi: icâbetten önce musibete izin verilip sınanmıştır. [5136] Musîbet, başa gelen yarar ve zararın her ikisi için de kullanılır. Bu yüzden Nisâ 79’da hasenenin karşılığı musibet değil seyyiedir. Fakat genelde zarara atıfla kullanılmıştır. [5137] Önce kul iman eder, sonra Allah kalbini yönlendirir. Bu imanda “güven” anlamı mündemiçtir. Vahyin tümünde kalp üzerinde tasarruf Allah’a nisbet edilir. Netice: kulun kalbine Allah rehberlik ederse acıyı bal eyler, musibeti muhabbete katık eder. [5138] O’nun bilgisi mutlaktır. Öğrenmek için değil öğretmek için sınar. Bu âyet, inkâra şartlanmış aklın “Eğer Müslümanların bize bir üstünlüğü olsaydı başlarına musibet gelmezdi” mantığı üzerine nâzil olmuştur (Kurtubî).
12
Allah’a itaat edin ve Elçi’ye de itaat edin![⁵¹³⁹] Ama eğer yüz çevirirseniz, o takdirde Elçi’mize düşen (vahyi) açık ve net olarak tebliğ etmektir.
[5139] İmanla eylem arasındaki hiyerarşiye tekabül eder. Rasul’e itaatin gerekçesi Allah’a itaattir.
13
Allah, kendisinden başka ilâh olmayandır: O halde mü’minler yalnızca Allah’a güvenip dayansınlar!
14
SİZ ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar var. Onlara karşı dikkatli olun. Bununla birlikte affedici, hoşgörülü ve bağışlayıcı olursanız,[⁵¹⁴⁰] bilin ki Allah da tarifsiz bir bağışlayıcı, eşsiz bir merhamet kaynağıdır.[⁵¹⁴¹]
[5140] el-‘Afv, azarlasa da cezadan vazgeçmek; es-safh, azardan da cezadan da vazgeçmek; el-ğafr (mağfiret) günahı tamamen silip affettiğini bile hissettirmemektir. [5141] Zımnen: İmanınıza değil de “sizin şahsınıza” (lekum) düşmanlık ediyorlarsa, dikkatli olmakla birlikte affedici olun.
15
Mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan aracından ibârettir.[⁵¹⁴²] Asıl büyük ödül, Allah katındadır.
[5142] el-Fetnu, madenin cevherini cürufundan ayırmak için ergitilme işlemi ve bu işlemin yapıldığı pota (Bkz: 5:41). Sizi Allah bu potada eritiyor ki, cevherinizle cürufunuz seçilip ayrılsın. Zımnen: Mal ve çocuklarınızı Allah’a tercih ederseniz cevherinize yazık edersiniz. Hz. Ömer Huzeyfe’ye, “Nasıl sabahladın?” diye sorar. Huzeyfe, “Fitneyi sevip gerçeği yererek” der. Ömer, “Nasıl yani?” deyince; “Çocuğumu sevdim, ölümü yerdim” cevabını verir (İbn Âşûr).
16
Şu halde, ne kadar gücünüz yetiyorsa Allah’a karşı o kadar sorumlu davranın: hem (O’nu) dinleyin, hem (O’na) itaat edin! Ve kendi hayrınıza olmak üzere infak edin![⁵¹⁴³] Kim kişiliğinin (zaafı olan) açgözlülükten (infak ile) korunursa, ebedî kurtuluşa nail olanlar işte onlardır.[⁵¹⁴⁴]
[5143] Zımnen: Allah için vermek, gerçekte vermek değil almaktır (İnfak için bkz: 36:47, not 35). [5144] Şuhhun nefse izafe edilmesi, açgözlülüğün insanın beşerî zaaflarından olduğuna delâlet eder. Buhl kendi elindekini başkasından esirgemek, şuhh başkasının elindekine göz dikmektir (Bkz: 113:5, not 8). Şuhhun panzehiri infaktır.
17
Eğer Allah’a güzel bir borç verirseniz, (Allah) kat kat artırarak size döndürecek ve sizi bağışlayacaktır:[⁵¹⁴⁵] Zira Allah tüm şükürleri hak eden tek otoritedir,[⁵¹⁴⁶] (nankörlüğü) cezalandırmada acele etmeyendir;[⁵¹⁴⁷]
[5145] Kişi güvendiğine borç verir. Güven imandan çok iman ahlâkıyla alâkalıdır. İman edip de güvenmemek, iman ahlâkından yoksun olmaktır. Zımnen: Ey insan! İsmail’i göz kırpmadan veren İbrahim gibi bir gönüle sahip ol ki, İsmail’e ilaveten İshak’a da nail olasın! [5146] Şekûr kalıbını diğer kalıplardan ayrıcalıklı kılan husus, bu kalıbın “bir fiilin üzerinde otorite” olana delâlet etmesidir (Furûk, s. 26). Eğer burada olduğu gibi şükredilen için kullanılırsa “tüm şükürleri hak eden tek otorite”, şükreden için kullanılırsa “şükrünü eda etmek için var gücünü harcayan kişi” mânasına gelir. [5147] Parantez içi açıklamalarımız, Halîm isminin Şekûr ile birlikte kullanılmasından kaynaklanan vurguyu ortaya çıkarma amaçlıdır.
18
O, idraki aşan hakikatlerin de, idrak alanına giren gerçeklerin de sırrına vâkıf olandır; Her işinde mükemmel, her hükmünde tam isabet edendir.