1
GÖKLERDE olanlar da, yerde olanlar da mutlak otorite sahibi, mukaddes, her işinde mükemmel ve her hükmünde tam isabet sahibi Allah için hareket ederler.[⁵⁰⁹⁴]
[5094] Benzer bir âyet, tesbih ile ilgili bir not ve âyetin sonundaki esmanın bağlamla münasebeti için bkz: 59:1. Bu, kozmik ilâhîye katılım çağrısıdır. Zımnen: Ya sen ey insan! Sen kim adına hareket ediyorsun? el-Melik ve el-Kuddûs Allah’ın hayata aktif ve aktüel müdâhalesine, el-‘Azîz insanı vahiy ile onurlandırmasına (43:44); el-Hakîm de, her hükmünün mutlak doğru oluşuna delâlet eder.
2
Ümmilere, âyetlerini kendilerine okumak, arındırmak, kitabı ve doğru hüküm vermeyi öğretmek için, içlerinden bir Elçi gönderen O’dur. Oysa onlar önceden derin bir sapıklık içinde yaşıyorlardı.[⁵⁰⁹⁵]
[5095] “Ümmiler”, İbn Abbas’ın da isabetle açıkladığı gibi, kitap ehlinin dışında kalan tüm Araplardır. Ümmilik, Tevrat ve İncil gibi bir kitaba tabi olmamaktır. Okur-yazar olup olmaması fark etmez. “Ümmi” kavramına “okur-yazar olmama” anlamı, sonradan tedarik edilmiş yanlış bir anlamdır. Bu anlam kayması, sonrakilerin, “Mûcizât-ı Nebî” listesine bir madde daha ilave etme arzusundan kaynaklanmıştır. Hikmet Kur’an’da, hüküm verirken iyiyi kötüden ayırma yeteneği olan furkân’a (2:53); bu yetenekle doğru hüküm vermeye (17:39); insanı doğru yola yönelten muhakemeye (21:48) delâlet eder.
3
Üstelik onlar arasında henüz onlara katılmamış (ama katılmayı bekleyen) daha başkaları da var:[⁵⁰⁹⁶] Mutlak üstün ve yüce olan,[⁵⁰⁹⁷] her hükmü mutlak doğru olan sadece O’dur.
[5096] Bu, vahyin verdiği gaybî bir ihbardır. Mücahid, “başkaları” ile nebevi davetin muhatabı olan tüm insanlığın kastedildiğini söyler. Bu haberin gerçekleşip, Muhammedî davetin kısa zamanda yeryüzünün dört bucağındaki sayısız kadın ve erkeğin yüreğine ulaştığına tarih şahit olmuştur. [5097] el-Azîz isminin bağlamla münasebeti şudur: İnsanlığın tümü Allah’a sırt dönse, O’nun yüceliğine zerrece halel gelmez.
4
İşte bu, Allah’ın hak edene/tercih ettiğine bahşettiği lütfudur:[⁵⁰⁹⁸] Zira Allah büyük lütuf sahibidir.
[5098] Yahudice bir “seçilmiş kavim” düşüncesini zımnen red. İman etmek kulun Allah’a lütfu değil, Allah’ın kula lütfudur (Krş: 49:17).
5
TEVRAT’I taşıma sorumluluğu kendilerine verilip de onu taşıma sorumluluğunu yerine getirmeyenlerin durumu, kitaplar yüklenmiş (fakat sırtındakinin değerinden bihaber olan) eşeğin durumu gibidir.[⁵⁰⁹⁹] Allah’ın âyetlerini yalanlayan toplumun temsil ettiği şey ne kötüdür! Ve Allah zalim bir topluma rehberliğini bahşetmez.
[5099] “Tevrat’ı taşımak” iki anlama gelebilir: 1) Hafızada taşımak: Bu takdirde anlam şu olur: Tevrat’ı hafızasında taşıyıp da onu hayata taşımayan ve yaşamayanlar, kitap yüklü eşek gibidirler. Bu hakikatin müslümanlardaki karşılığı açıktır: ‘Kur’an’ı hafızasında taşıyan bir hafız olup da onu hayatında taşıyıp yaşamayanlar, kitap yüklü eşek gibidirler.’ 2) Tâbût’ta taşımak: Tâbût, İsrailoğullarının ‘kutsal emanetleri’ içinde taşıdıkları ahit sandığıdır. O emanetler içinde Tevrat da vardı. Onu omuzlarında taşırlar, onun için savaşırlar ve hatta ölürler, fakat açıp okumazlardı. Zira onlar Tevrat’ı “Kutsal Kitap” (dokunulmaz kitap) ilan etmişlerdi. O artık her önüne gelenin ulaşamayacağı bir kitaptı. O kitabın içinde ne yazdığının bilinmemesi, kitaba müdâhaleyi kolaylaştırdı. Din adamları tayfası, o kitaba keyiflerince eklemeler yaptılar, istediklerini yazdılar, istediklerini bozdular (2:79). Bu şekilde Tevrat, yüzyıllar boyunca gelenin müdâhale edebildiği ucu açık bir kitap olarak kaldı. Bu hakikatin müslümanlardaki karşılığı zımnen şudur: ‘Kur’an’ı ‘kutsal kitap’ (dokunulmaz kitap) ilan edip de onu ulaşılmazlaştıran ve yalnız” (mehcûr) bırakanlar, kitap yüklü eşek gibidirler.’ Yahudiler bölge Araplarını “kitapsız” (ümmî) oldukları için küçümsüyorlardı (Bkz: 2. âyet). “Kitap yüklü eşekler” nitelemesi, bu tekebbürün temelsizliğini dile getirir.
6
De ki: “Ey Yahudiler![⁵¹⁰⁰] Eğer siz, öteki bütün insanları[⁵¹⁰¹] dışlayarak sadece kendinizin Allah’ın evliyası olduğunu iddia ediyorsanız, haydi ölümü temenni etsenize; tabi eğer iddianızda sadıksanız?”[⁵¹⁰²]
[5100] Yahudiliğin, icat edilmiş sentetik bir kimlik olduğu gerçeğinden yola çıkarak bu hitap; “Ey Yahudileşen İsrailoğulları!” vurgusuyla da anlaşılabilir (Bkz: 6:146, not 127) [5101] Min dûni’n-nâs, Yahudilerin kendileri dışındaki herkesi ifade eden goyim (kavimler, öteki, kâfir, başkası) tasavvurunu ele veren bir ibâredir. [5102] Yani: Allah’ın velisi olduğunu iddia eden dünyevîleşmez, aksine bir an önce dostuna kavuşmayı diler. Fakat siz Hesap Günü’ne inanmıyor, ölümden köşe bucak kaçıyorsunuz.
7
Elleriyle yaptıkları yüzünden asla (ölümü) temenni etmeyeceklerdir: Allah zulme gömülüp gidenleri çok iyi bilmektedir.
8
De ki: Bakın, şu kendisinden kaçtığınız ölüm var ya, işte o sizi mutlaka yakalayacaktır. Ardından idraki aşan ve idrak edilebilen tüm hakikatleri bilene döndürüleceksiniz: ve size yapıp ettikleriniz bir bir haber verilecek.
9
SİZ ey iman edenler![⁵¹⁰³] Cuma günü[⁵¹⁰⁴] namaza çağrıldığınızda,[⁵¹⁰⁵] alışverişi keserek Allah’ı anmaya[⁵¹⁰⁶] koşun! Eğer (hayır ile çıkar arasındaki farkı) bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.[⁵¹⁰⁷]
[5103] Zımnen: “Eğer iman iddianızda samimiyseniz, imanınızı isbat edip kitap yüklü eşek durumuna düşmeyiniz!” [5104] İslâm’dan önce Cuma isminin kullanıldığına dair sahih bir delil yoktur. Haftanın altıncı gününü Araplar ‘arûbâ olarak adlandırıyorlardı. Cuma’nın Arapların haftalık istişare günü olarak tayin edilerek adına “Yevmu’l-’Arûbâ” denilmesi, Allah Rasûlü’nün yedinci göbek dedesi Ka’b b. Lueyy’e (Ykl: M.S. 50) kadar gider. Fakat bütün bu süreçte “cumâ” ismi ortalarda yoktur. Bu, câmi’, cemâ‘ah, ictima‘ gibi kavramlarla akraba olan Cumânın, Kur’an vahyinin orijinal kavramlarından biri olduğuna delâlet eder. Allah Rasûlü’nün hicretinden önce Medine’deki mü’minler Cuma kılıyorlardı. Allah Rasûlü Medine’deki ilk Cuma’yı hicretin 5. günü Salimoğulları yurdunun mescidinde uzun bir hitabe ile kıldırdı. [5105] Bu çağrı (ezan) konusunda doyurucu açıklamalar için bkz: İbn Âşûr, et-Tahrîr ve’t-Tenvir, bu âyetin tefsiri. [5106] Zikrullah namazı değil, Said b. Müseyyeb ve Said b. Cübeyr’in dediği gibi bir yaygın eğitim olan hutbeyi ifade eder. Hz. Ömer, Cuma’nın hutbeden dolayı kısaltıldığını söyler (Cassas, Ahkâmu’l-Kur’an, Beyrut, 1405, V, 338). Hatta Ata, Mücahid ve Tavus gibi ikinci neslin otoriteleri hutbeye yetişemeyenin Cuma namazına iki rekât ilave etmesi içtihadında bulunmuşlardır (Cassas, ay.) Bununla, Cuma’nın dört rekât olan öğle yerine ikame edildiğini, aslî kısmı olan ilk iki rekâtını hutbeye verdiğini kasteder. Bu, eğitimin, namaz gibi farz kılınmasından başka bir şey değildir. Cuma’nın bir işlevinin de siyasal katılım olduğu hatırlanmalıdır. Alışverişi kesme emri, meşru mazeretlerin dışındaki her tür meşgaleyi kapsar. Dünyevî bir çıkar, iki dünyayı kapsayan bir hayra tercih edilemez. Bu, ilâhî içtimadan kaçmanın arkasında yatan temel sebeptir. Saib b. Yezid’den gelen rivayette de ifade edildiği gibi Allah Rasûlü ve ilk iki halife döneminde Cuma günü, imam minbere oturduğunda tek ezan okunurdu. Hz. Osman döneminde İnsanlar çoğalınca, hazırlık yapsınlar diye onun öncesinde bir ezan daha okunmaya başlandı (Buhârî). Hz. Ali kendi hilafetinde tekrar Allah Rasûlü dönemindeki tek ezanlı uygulamaya döndü (İbn Âşûr). [5107] Cuma ilâhî bir içtimadır. Allah Rasûlü onu güneşin üzerine doğduğu haftanın en hayırlı günü olarak tebcil etmiştir (Müslim). O gün duaların icâbet saati vardır. Bu içtima çağrısına, “Siz ey iman edenler!” hitabından da anlaşılacağı gibi, tüm mü’minler dahildir. Ancak Cuma beş vakte ilave bir namaz değil, öğle namazı yerine ikâme bir namazdır. Bu yüzden yolcu gibi geçici veya mahkûm gibi sürekli mazeretli sayılanların boyunlarından bile, Cuma’yı eda ederlerse öğle namazının farziyeti düşer. Zaten Cuma’nın şartları arasında yer alan “imkân” şartı, mazeret durumunda onun yerini öğle namazının almasına delâlet eder. Bütün bunlar ayrım yapılmaksızın kadın-erkek tüm mü’minler için geçerlidir. Cuma konusundaki nasları ve nebevi uygulamaları değerlendiren imamlar, “sıhhat şartları” konusunda farklı yorumlara sahiptir. Şehirde kılınma şartı, belli bir sayıdaki cemaat ile kılınma şartı, bir şehirde bir tek ve belirlenmiş bir camide kılınma şartı, siyasî otoritenin yetkisi şartı gibi şartlar bu cümledendir. Ne var ki, Kur’an nassı ile sabit olan bir ibadet, bu tartışmalı şartlar yüzünden sakıt olamaz. Bu şartlardan yola çıkarak “Eğer sahih olmazsa” şüphesi ile Cuma’lardan sonra kılınan “zuhr-i âhar” (veya “âhir”) diye bir namazın kılınmasının gerekçesi de bu ictihadi şartlardır. Bu, niyeti niyet kılan “kasıt” unsuruna mani olduğu için sakıncalıdır ve ibadeti yaralar.
10
Ve namaz kılındığı zaman da, artık yeryüzünde dağılın ve Allah’ın lutfundan (payınıza) düşeni talep edin! Ama Allah’ı hiç hatırdan çıkarmayın ki,[⁵¹⁰⁸] ebedî mutluluğa ulaşabilesiniz.
[5108] Zımnen: Allah’tan bağımsız hiçbir alan yoktur, buna ekonomi de dahildir. Ticareti Allah’tan kopararak yahudileşmeyin.
11
Ama onlar bir ticari menfaat veya bir eğlence gördüklerinde, hemen ona doğru seğirtip seni (konuşurken) ayakta öylece bırakıverdiler.[⁵¹⁰⁹] De ki: “Allah katında bulunan, eğlenceden de, ticari menfaatten de daha hayırlıdır: zira Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.[⁵¹¹⁰]
[5109] Muhtemelen Cabir b. Abdullah’a ait (Dihyetu’l-Kelbî’ye ait olduğu bilgisi yanlıştır) bir kervanın Medine’ye Cuma vakti girişi üzerine, Allah Rasûlü’nü hutbe verirken camide bir avuç cemaatle bırakıp kervana koşan cemaate uyarı. Allah Rasûlü’nün Amr b. ‘Avf tarafından nakledilen şu uyarısı bağlamla tam bir uyum arzeder: “Sizin için bundan böyle yoksulluktan korkmuyorum, fakat asıl sizin tıpkı sizden öncekiler gibi dünyaya yönelmenizden, onların mal yarıştırdığı gibi sizin de mal yarıştırmanızdan, onların düşkün olduğu gibi sizin de dünyaya düşkün olmanızdan korkuyorum” (Buharî ve Müslim). [5110] Bu âyete dayanarak insan eylemlerinin tümü üç amaca nisbet edilebilir: Hayır, yarar/çıkar, haz. Âyette birincisini eğitim, ikincisini ticaret, üçüncüsünü eğlence temsil eder. Âyet zımnen, “hayrı terk ederek yarar ve hazza koşarsanız, yarar ve haz hayırsızlaşır” mesajını vermektedir.