Ana SayfaMealler › Mustafa İslamoğlu

Mustafa İslamoğlu

Bu mealle oku
Mustafa İslamoğlu meali ile okumaya başla
Enam 1 / 165
1
TÜM ÖVGÜLER gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsustur.[¹⁰¹²] Buna rağmen tevhid hakikatini inkâr edenler, başkalarını Rablerine denk tutarlar.[¹⁰¹³] [1012] Zımnen: Bilinmeyen her şeyi temsil eden “karanlık” şer tanrısı değil, Allah’ın yaratığıdır. Giriş âyetleri, bazı müfessirlerin de tesbit ettiği gibi, Eski Ahid’in Tekvin kitabının girişi ile konu benzerliğine sahiptir (Buhârî). [1013] Allah’tan bağımsız bir alan yoktur. Dolayısıyla, yokluk ve karanlığı kendisine nisbet edeceğimiz bir ‘şer ilâhı’ da yoktur.
M.İslamoğlu 6:1
2
O’dur sizi balçıktan yaratan, sonra bir ömür tayin eden; yalnızca O’nun bildiği bir ömür.[¹⁰¹⁴] Fakat hâlâ tereddüt içinde bocalıyorsunuz. [1014] Âyetin başında insan soyunun yeryüzünde varoluşu dile getirildiği için, bu ecel’i insan tekinin değil, insan soyunun yeryüzünde varoluş süresi olarak anlamak daha uygundur.
M.İslamoğlu 6:2
3
Oysa O, göklerde de yerde de Allah’tır;[¹⁰¹⁵] gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir; dahası bütün işlediklerinizle neyi kazandığınızın da farkındadır. [1015] Birinci âyetin mesajıyla bağlantılı: Allah her an hayata müdahildir.
M.İslamoğlu 6:3
4
Ne zaman Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelmişse, ondan mutlaka yüz çevirmiş
M.İslamoğlu 6:4
5
ve kendilerine gelen hakikati yalanlamışlardır. Yakında onlar, alay ettikleri şeyin ne olduğunu öğrenecekler.[¹⁰¹⁶] [1016] Lafzen: “ne olduğunun haberi kendilerine gelecek”.
M.İslamoğlu 6:5
6
Görmezler mi kendilerinden önceki nice nesilleri helâk ettiğimizi? Onları, sizi yerleştirmediğimiz verimli yurtlara yerleştirmiştik, üzerlerine semadan mütemadiyen rahmet göndermiştik, altlarından akan ırmaklar var etmiştik. Ama sonunda onları günahlarından dolayı helâk ettik ve onların yerine başka nesiller var ettik.[¹⁰¹⁷] [1017] “Nesiller” anlamı verdiğimiz karn en geniş mânasıyla “uygarlıklara” tekabül eder. İnsan soyunu ve eylemlerini, insanın yeryüzünde varoluşuna karar veren makamın izlemeye aldığının ifadesi.
M.İslamoğlu 6:6
7
Eğer sana yazılı bir metin[¹⁰¹⁸] indirseydik ve ona elleriyle dokunmuş olsalardı dahi, inkârda direnenler ısrarla derlerdi ki: “Bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir!”[¹⁰¹⁹] [1018] Kırtâs, saz bataklıklarında yetişen kamıştan mamul kâğıt tomarlar. Muhtemelen Yunanca chartes veya Latince çoğul bir form olan chartas ile köken ortaklığına sahiptir. [1019] Küfür en katı, en iflah olmaz önyargıdır.
M.İslamoğlu 6:7
8
Bir de, “Ona (görebileceğimiz) bir melek indirilseydi ya?” dediler. Ama eğer melek indirmiş olsaydık, iş bitirilmiş olurdu ve bir daha da süre verilmezdi.[¹⁰²⁰] [1020] Krş: 5:115, not 126.
M.İslamoğlu 6:8
9
Ve eğer Biz elçiyi melek yapsaydık, onu yine insan[¹⁰²¹] kılığında gönderirdik; böylece şimdi içine düştükleri şaşkınlığa onları yine düşürürdük. [1021] Lafzen: “erkek”. Burada müşrik muhatapların dişi melek tasavvuruna ince bir gönderme ile birlikte, kendi hâllerine bakarak insan soyundan ümit kestiklerine dair zımnî bir atıf da görüyoruz.
M.İslamoğlu 6:9
10
Doğrusu senden önceki elçilerle de alay edildi. Ama onlarla alay edenler, alay ettikleri gerçek tarafından kuşatılıp yok edildiler.
M.İslamoğlu 6:10
11
De ki: “Dolaşın yeryüzünü, sonra görün gerçeği yalanlayanların sonunun nice olduğunu!”
M.İslamoğlu 6:11
12
“Kime aittir göklerde ve yerdeki her şey?” diye sor! “Kendisine rahmeti prensip edinen Allah’a” diye cevap ver![¹⁰²²] Geleceğine dair hiçbir kuşku bulunmayan Kıyamet Günü’nde, elbet hepinizi bir araya toplayacaktır. Kendisine zarar veren kimselere gelince: onlar artık iman etmezler. [1022] Buradaki ‘alâ edatıyla ilgili genel bir değerlendirme için bkz: 15:41, not 32. Gökler ve yer, bütün yaratılmışlar âlemini kapsayan bir anlam içerir. Zımnen: bütün bir mahlukat demektir.
M.İslamoğlu 6:12
13
Oysa gecenin ve gündüzün koynunda yatan her şey O’na aittir; ve yalnızca O’dur duyulmayanı duyan, varlığın sırrını bilen.[¹⁰²³] [1023] Duyma ve bilmenin zirvesini ifade eden belirlilik tercümeye böyle yansımıştır.
M.İslamoğlu 6:13
14
(Ey muhatab)! De ki: “Ben gökleri ve yeri bir çekirdeği yarar gibi yarıp çıkaran[¹⁰²⁴] Allah’tan başkasını mı veli edineceğim? Ki O herkesi doyurur, fakat doyurulmaya muhtaç değildir.” “Ben Allah’a teslim olanların öncüsü olmakla emrolundum” de ve sakın şirk koşanlardan olma! [1024] Fâtır için bkz: 35:1, not 1.
M.İslamoğlu 6:14
15
De ki: “Eğer Rabbime karşı gelirsem, elbet korkunç bir günün azabından korkarım.”
M.İslamoğlu 6:15
16
O gün kim azaptan esirgenirse, kesinlikle Allah ona rahmet etmiştir. Apaçık kurtuluş da budur.
M.İslamoğlu 6:16
17
Ve eğer Allah senin zarara uğramanı isterse, Zâtından başka kimse ona engel olamaz; yok eğer senin için bir hayır dilerse, unutma ki O her şeyi yapmaya kadirdir.
M.İslamoğlu 6:17
18
Zira yalnızca O’dur kulları üzerinde mutlak otorite sahibi olan; yine O’dur her hükmünde tam isabet kaydeden, her şeyden henüz kaynağındayken haberdar olan.
M.İslamoğlu 6:18
19
Sor onlara “En büyük şahit kimdir?” Cevap ver: “Benimle sizin aranızda Allah şahittir; ve bu Kur’an bana sizi ve onun ulaştığı kimseleri[¹⁰²⁵] kendisiyle uyarayım diye vahyedildi. Size de (ulaştığına göre şimdi söyleyin bakalım): Allah’la birlikte başka ilâhlar olduğuna gerçekten şahitlik eder misiniz? De ki: “Ben buna şahitlik etmem.” Ve ekle: “Tek ilâh ancak O’dur; ve benim Allah dışında ilâhlık yakıştırdıklarınızla hiçbir bağım yoktur.” [1025] “..sizi ve onun ulaştığı kimseleri” ifadesi, “Kur’an mesajının kendisine ulaşmadığı kimseler bu mesajdan sorumlu tutulacaklar mıdır?” sorusunun cevabı niteliğindedir. Bu âyet dolaylı olarak bu soruya “hayır” der. Elbette onlar fıtrat, selim akıl, iradelerinin gereğinden hesap vereceklerdir. Belki Kur’an’ı ulaştırma sorumluluğu olup da ulaştırmayanlar sorumlu tutulacaklardır.
M.İslamoğlu 6:19
20
Daha önce vahye muhatap kıldıklarımıza gelince: onlar onu[¹⁰²⁶] kendi çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerine zarar veren kimseler var ya: işte onlardır inanmaya yanaşmayanlar. [1026] Buradaki “o” zamiri teorik olarak Allah Rasûlü’nü gösterebileceği gibi, vahyi de gösterebilir (Krş: 2:146). Fakat zamirin doğrudan Allah Rasûlü değil de, “Yahudilerin elçi geleceğine dair irfanını/kanaatini” göstermesi çok daha isabetlidir. Zira bu âyetle birlikte okunması gereken Bakara 146’da men ‘arafû (tanıdıkları kimse) yerine mâ ‘arafû (tanıdıkları şey) gelmesi, “Yahudilerin “öz oğullarını tanıdıkları gibi tanıdıkları” (6:20) şeyin, Hz. Muhammed’in şahsı değil, bir elçinin geleceğine dair kanaate dayalı itikatları olduğunu gösterir. Zamirin Kur’an’ı gösterdiği yorumu ise, bağlamla daha uyumludur. Ya’rifûne fiilinin mastarı olan ma’rifet, ‘iz ve işaretlerine bakarak bir şey hakkında kanaate varmak’tır. Marifet dolaylı ve flu bilgidir. İlimle arasındaki fark budur. Bu nedenle Allah için Âlim kullanılır fakat Ârif kullanılmaz.
M.İslamoğlu 6:20
21
Hem, kendi uydurduğu yalanları Allah’a yakıştırandan ya da O’nun mesajlarını yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Gerçek şu ki zalimler asla iflah olmazlar.
M.İslamoğlu 6:21
22
Zira o gün tümünü bir araya toplayacağız, ardından ortak koşmakta ısrar edenlere soracağız: “Hani sizin (yardım edeceğini) iddia ettiğiniz ortaklarınız?”[¹⁰²⁷] [1027] Mekkeliler, ortak koştukları varlıklarda Allah’la aralarında “aracılık” vehmediyorlardı. Râzî’nin de tercih ettiği bu anlam daha isabetli görünüyor.
M.İslamoğlu 6:22
23
Bunun ardından, “Rabbimiz Allah’a yemin olsun ki, bizim amacımız O’na ortak koşmak değildi”[¹⁰²⁸] demekten başka bir numara düşünemeyecekler. [1028] Lafzen: “biz ortak koşmadık”. Tercih ettiğimiz bu anlam, âyetin iç ve dış bağlamıyla uygunluk arz eder. Onlar Allah dışındaki varlıklara “aracı” ve “şefaatçi” rolü yüklerken, bunun şefaat objesi olan varlıkları Allah’a ortak koşmak anlamına geldiğini göz ardı ediyorlardı. Onun için de, “bu anlama geleceğini bilmiyorduk” gibi bir mazeret ileri sürecekler. Zümer 3 bunun kanıtıdır. Kendisinden sonraki hemen tüm müfessirleri bu konuda etkileyen Katâde’nin fitne sözcüğünü “mazeret” olarak algılamasının nedeni de bu olsa gerek (Taberî). Bu âyet, Mekke müşriklerinin kendilerini Hz. İbrahim’in inanç vârisi olarak gördüklerine delâlet eder (Krş: 16:35 ve 39:3).
M.İslamoğlu 6:23
24
Bak, kendi kendilerine karşı nasıl yalan söylemişler; ve yamuk tasavvurları kendilerini nasıl aldatmış!
M.İslamoğlu 6:24
25
Onlar arasında öyleleri var ki, sana kulak verir(miş gibi yapar). Fakat kalplerinin üzerine, onları hakikati kavramaktan âciz bırakan örtüler yerleştirdik, kulaklarına da kurşun.[¹⁰²⁹] Ve hakikatin bütün delillerini görseler dahi artık iman etmezler. Öyle ki, tartışmak için sana geldiklerinde inkâra saplanmış olanlar derler ki: “Bu eskilerin masallarından başka bir şey değildir.”[¹⁰³⁰] [1029] Lafzen: “ağırlık” (Krş: 10:42 ve 47:16). Âyette akleden kalbe örtülen örtü ve kulağa akıtılan kurşun Allah’a isnat ediliyor. Bir başka yerde ise “Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; artık onlar dönemezler!” (2:18) buyuruluyor. Bu iki âyeti birlikte okuduğumuzda şu sonuca ulaşırız: Akletmemekte direnerek akleden kalbi âtıl hâle getiren kimsenin akletme melekesi giderek ölür ve ölen aklın üzeri örtülür. Hakikati işitmemekte direnen kimsenin işitme melekeleri giderek dumura uğrar ve en sonunda kalbinin kulağı kurşun akıtılmış gibi sağırlaşır. Bu iki sonuç da Allah’ın yasası gereğidir. Onun için iki fiil de âyette bu sürecin kanununu koyan Allah’a isnat edilmiştir (Benzer bir yorum için bkz: Keşşâf). [1030] “Eskilerin masalları” ile ilgili bkz: 16:24, not 28.
M.İslamoğlu 6:25
26
Onlar hem diğerlerini ondan mahrum eder hem de kendileri ondan yan çizerler. Başka değil, yalnızca kendilerini/birbirlerini helâke sürüklerler de bunun farkına dahi varmazlar.
M.İslamoğlu 6:26
27
Ateşin başında dikilecekleri zaman onları bir görmelisin. Derler ki: “Ah, keşke hayata bir daha döndürülsek! (O zaman) Rabbimizin mesajlarını yalanlamaz, mü’minlerden olurduk.”
M.İslamoğlu 6:27
28
Ama hayır, daha önce gizlemiş oldukları şey onlara apaçık göründü de ondan;[¹⁰³¹] ve eğer geri döndürülselerdi, kendilerine yasaklanan şeylere yine dönerlerdi:[¹⁰³²] Şu kesin ki onlar, yalanı tabiat hâline getiren kimselerdir. [1031] Bedâ lehum, âhirette için dışa döneceğini, maskelerin düşeceğini, insanın gerçek kişiliğiyle arz-ı endam edeceğini ifade eder. [1032] Zımnen: Küfür, sahibini kör eden iflah olmaz bir önyargıdır.
M.İslamoğlu 6:28
29
Zira, “Bu dünyadakinden başka hayatımız yoktur, öldükten sonra da dirilecek değiliz” demişlerdir.
M.İslamoğlu 6:29
30
Yine sen onları, Rablerinin katına çıkarılıp O’nun “Bu gerçek değil miymiş?” diye sorduğu zaman görmeliydin. Onlar, “Kesinlikle… Rabbimiz hakkı için öyle!” diye cevap verecekler. O da diyecek[¹⁰³³] ki: “Tadın azabı, ısrarlı inkârınıza karşılık!” [1033] Lafzen: “dedi”. Âhiret bağlamında gelen geçmiş zaman formları yaşanmışlığa değil, yaşanacak olanın kesinliğine delâlet eder.
M.İslamoğlu 6:30