1
VAHYİN necm necm inişi şahit olsun![⁴⁷⁷¹]
[4771] Veya: “Yücelerden inen vahyin gözler önüne serdiği (hakikat) şahit olsun!” ya da “Göründüğü zaman yıldız şahit olsun!” Bağlamla uyum halindeki tercihimiz, Mücahid’in İbn Abbas’tan naklîne dayanır (Taberî). Kur’an pasajlarının her biri bir “necm”dir. Necm “yıldız” demektir. Nasıl ki gökteki yıldızlar çöl yolcusuna yol gösterirse, kelâmın yıldızı olan Kur’an pasajları da, hayat yolcusu olan insana öyle yol gösterir. Yemin vavı için bkz: 93:1, not 1.
2
Arkadaşınız ne sapmıştır, ne kanmıştır;
3
ne de kafasına eseni konuşmaktadır;
4
(Naklettiği) bu (Kur’an), kendisine indirilen bir vahiyden ibârettir.[⁴⁷⁷²]
[4772] Muhtemelen vahy teriminin ilk geçtiği yer. İslâm öncesinde dikili taş anıtlar için kullanılmaktaydı. Kök olarak “açığa çıkarmak, ifşa etmek, imâda bulunmak, kafa sallamak, işaretleşmek, birisinin aklına düşürmek, ilham etmek” anlamlarına gelir. Kelimenin iki temel vasfı “hızlılık” ve “gizlilik”tir. Bir mesajı dil dışı bir yolla muhataba iletmeyi ifade eder. “İlham, işaret, îmâ, ilka, ihsas” vahyin anlam alanına dahildir. Terim olarak “İlâhî mânaların vasıtalı veya vasıtasız Rasûl’ün kalbine ilka edilmesi” olarak tarif edilir. Vahyin inişi, bir ucu Allah’a dayalı gaybî bir süreçtir. Aşkınla içkin arasındaki ilişki ve iletişimin ifadesi olan vahyin inişine dair tüm açıklamalar, son tahlilde, işin mahiyeti gereği gaybın akıl sır ermez duvarına toslamağa mahkûmdur (Vahye dair bkz: 99:5, not 6; 42:51, not 62).
5
Onu, melekeleri son derece güçlü biri öğretmiştir;
6
etkileyici ve tam donanımlı:[⁴⁷⁷³] Derken o (onunla) eşit düzlemde göründü![⁴⁷⁷⁴]
[4773] Zû-mirra, murûrdan mastardır. “Öd, akıl, kuvvet, yetenek, donanım, sağlamlık” demektir. Zımnen: Vahiy meleği, türünün en iyisidir. [4774] Veya: “Tüm varlığıyla doğruldu”. Öznesi Nebi de olabilir. Tercihimizin Cebrail olması Tekvir 23’e dayanmaktadır: “Doğrusu onu ufukta bütün açıklığıyla gördü”.
7
Bu sırada o, en yüksek ufku kaplamıştı.
8
Daha sonra yaklaştı, derken iyice sokuldu.
9
Öyle ki, iki yay aralığı, hatta daha az bir mesafe kaldı:[⁴⁷⁷⁵]
[4775] Bu bir deyimdir. İki taraf arasındaki yakınlığı ifade eder. İki yayı birleştirip onlarla tek bir ok atmak güç birliğini simgelerdi. Bu deyim Türkçe’de “aralarından su sızmıyordu” ile karşılanır. Dostluğa ve yakınlığa delâlet eder.
10
İşte (Cebrail, Allah’ın) kulu (Muhammed’e) vahyettiği şeyi, böylece iletmiş oldu.
11
Gördüğünü gönül yalanlamadı:[⁴⁷⁷⁶]
[4776] “Gördü” (raâ) fiilinin faili tartışmasız “gönül (fuâd)”dır. Kur’an’a göre, Allah Rasûlü melek Cebrail’i “gönül gözüyle” görmüştür.
12
ne yani, şimdi siz ne gördüğü hususunda onunla tartışacak mısınız?
13
Doğrusu onu bir başka iniş sırasında yine görmüştü;[⁴⁷⁷⁷]
[4777] Bu âyet Enbiyâ 28 ve Tekvîr 23’e atıf olarak okunmalıdır.
14
en sonuncu sidre ağacının yanında,[⁴⁷⁷⁸]
[4778] Veya: “hayranlığın sınırında”. Sidrenın “göz kamaşmak, hayran olmak” anlamındaki seder (ç. sederât) kök anlamına dayanarak. Arapça’da Nebk da denilen bu iğneli ağaç türü için üç özellik sayılır: Gölgesi geniş, meyvesi leziz, kokusu hoş (İbn Âşûr). Allah Rasûlü’nün vahiy meleğiyle özel buluşmasını tasvir eden bu pasaj içinde ağacın merkezî bir yer işgal etmesi, Hz. Mûsa’nın Tuvâ vadisinde vahyi ilk alışını hatırlatmaktadır. Ona da ilâhî kelâm bir ağaç üzerinden tecelli etmişti (28:30). Elçi melek ile elçi insanın buluşması yoluyla vahyin alındığı durumlarda (Krş: 42:51), ağaçla vahiy arasında izah edemediğimiz ve sırrını kavrayamadığımız bir ilişki var gibi görünmektedir.
15
vaad edilen cennetin (görüntüsü) eşliğinde,[⁴⁷⁷⁹]
[4779] “Kendisine sığındı” mânasındaki evâ’nın mastarı olan me’vâ, “sığınak, barınak, korunak, son durak” mânalarına gelir. Kelimenin yapısı gereği hem sığınma zamanını, hem sığınma mekânını hem de sığınmayı ifade eder. Bu âyette gerçekleşen olağanüstü buluşmanın adresi, Mekke’deki “Me’vâ Bahçesi” adı verilen bir yer olabilir mi? Evet dememiz için me’va’nın Kur’an’da dünyaya ilişkin kullanıldığı bir önek bulmamız gerekir. Oysa ki farklı formlarla 22 yerde gelen kelimenin tamamı da âhirete ilişkindir. Bu sonuç ışığında âyetin açılımı şudur: dünyadaki has bahçelerin değil, arka planda, âhiret cennetinin görüntüsü eşliğinde... Âyet, Allah Rasûlü’nün, vahiy meleğiyle ikinci randevusundaki iç içe geçmiş çok özel müşahedeye atıftır. Zımnen: Beşerî bilginin ve insanın idrak kapasitesinin sınırını ifade eder.
16
kaplayan o şey[⁴⁷⁸⁰] sidreyi çepeçevre kuşattığında…
[4780] Fevkaladenin akılla kavranamayan yapısını ifade eden bilinçli bir müphemlik.
17
Gönül gözü ne şaştı ve kamaştı ne de haddi aştı:[⁴⁷⁸¹]
[4781] Yani: görmesi gerekeni gördü, görmemesi gerekeni görmeye yeltenmedi. Burada Hz. Mûsa’nın “bana kendini göster” talebine kinaye yollu bir îmâ var gibidir (Krş: 7:143).
18
hakikaten de o, Rabbinin en büyük âyetlerinden birini görmüştü.[⁴⁷⁸²]
[4782] Veya: “bazılarını”. Eğer “birini” şeklinde okursak, “o” vahiy meleği Hz. Cebrail olmalıdır. İbare “bazılarını” şeklinde anlamaya da açıktır. Bu sıra dışı müşahedenin bir benzerini (veya aynısını) anlatan İsrâ 1’de de, Rabbinin tüm ayetlerini değil bazılarını gördüğü ifade edilir. Bu âyet, Rasulullah’ın bu özel müşahedede Allah’ı değil “Allah’ın âyetlerini” gördüğüne delâlet eder. Râzî, “Rabbinin âyetleri” ifadesinin “Rabbini gördü” şeklindeki bir anlamaya meydan vermediğini, eğer öyle olsaydı bu mucizevî müşahedenin tek amacının Rabbi görmek olacağını, oysa ki burada raâ rabbehu değil min âyâti rabbihi denildiğini ifade eder. Bu sıradışı görüşmeye dair “Öyle bir makama yükseldim ki, kalemlerin cızırtısı işitiliyordu” gibi rivayetler şaibelidir (Buhari). Bu müşahede sırasında Rasulullah’ın Burak’a binip yükselmesini Şah Veliyyullah “Nefs-i hayvaniyyeye galip gelip nefs-i ruhaniyye ile yücelme” şeklinde anlar (H. Bâliğa). Bu âyetle İsra 1 arasında bağ olduğunu düşünürsek, 12-18. âyetler arasının İsra’yı anlattığı sonucuna varırız. Bu durumda iki sûre arasındaki zaman farkı, şu üç ihtimalden biriyle açıklanır: 1) Bu müşahede birden fazla gerçekleşmiş olabilir. 2) 12-18. âyetler, İsrâ 1’den sonra gelmiş olabilir. 3) İsrâ 1, daha erken bir zamanda inmiş olabilir. Burada 13. âyetin de açıkça ifade ettiği gibi iki görüşme anlatılmaktadır: Biri 6-12 arasında, diğeri 13-18 arasında. İsrâ 1’de nakledilen ve aynı surenin 60. âyetinde “rüya” olduğu teyit edilen özel olay, bu müşahedeler serisinin devamı olmalıdır. Allahu a’lem.
19
PEKİ hiç düşündünüz mü Lat, Uzza[⁴⁷⁸³]
[4783] Lât (el-Lât, el-Lâhe): Taif’te dikili bir puttu. Kelimenin üretildiği leviyye, hayranlık verici parlaklıkta, sokunca öldüren dişi bir yılanın adıdır. “Dövüp ezmek” anlamındaki let’e de nisbet edilmiştir. Uzza: “en yüce güç” anlamındaki e‘azz’ın dişili. Tapınağı Mekke-Taif arasındaki Hurad’daydı. Lât “otorite”, Uzzâ “güç”, Menat “para”yı sembolize eder.
20
ve sonuncusuna, (hani) şu üçüncüleri olan Menat’a[⁴⁷⁸⁴] (neden dişi adlar verdiğinizi)?[⁴⁷⁸⁵]
[4784] Menat: “kader, ölüm” anlamındaki menâdan. Tapınağı Medine yolu üzerindeydi. [4785] Tarihçilerin çoğu bu âyetlerle ilgili şöyle bir olay naklederler: Kureyş’in şiddetli baskı ve zulümlerine maruz kalan bir kısım Müslüman önce Habeşistan’a hicret etti, iki ay sonra Mekke’ye döndü. Bu dönüşün sebebi şöyle açıklandı: Allah Rasûlü, Mekke soylularının kendisine tavır koymasından müteessir oldu. İçinden Allah’ın onları kendisine yaklaştıracak bir şey yapmasını temenni etti. Bunun üzerine Necm’in buraya kadarki âyetleri nâzil oldu. 20. âyete gelince, şeytan onun diline “Bunlar yüce kuğulardır, elbet şefaatleri umulur” cümlelerini söyletti. Bunu duyan Kureyş sevindi ve secde eden Rasul ile birlikte secde etti. Bunun haberi Habeşistan’a gidince, oradakilerin bir bölümü “Kureyş teslim oldu” gerekçesiyle döndü (İbn İshak, Sîra; Taberî, Tarih; İbnu’l-Esir, Tarih vd.) Bu olayı, Hac 52 ile açıklayanlar da olmuştur. Bazı yorumlara göre, güya bunları Allah Rasûlü’nün diline şeytan koymuştur. Şeytan bu sözleri Allah Rasûlü’ne değil, bu (yalanı uyduran) zındıkların diline koymuş olmalıdır. Zira: “Ve şeytanlar kendi dostlarına, sizi (haramı-helali belirleme konusunda) tartışmaya çekmeyi telkin ederler” (6:121). İbn İshak b. Huzeyme’nin dediği gibi “Bu, zındıkların uydurmasıdır”. Bu haber dış ve iç bağlam açısından izahı mümkün olmayan iki çelişki içermektedir: 1) Bu rivayet, Necm sûresinin Habeş hicretinden sonra indiği yorumuna bina edilir. Bu kesinlikle yanlıştır. Necm sûresi Kureyş tanrılarını açıkça eleştiren ilk sûredir; ve Kureyş baskı politikasını putlarına yönelik yoğun eleştirilerin ardından başlatmıştır. Zira bu eleştiri olmadan baskı, şiddetli bir baskı olmadan da hicret olamazdı. 2) Allah Rasûlü’nün secdesi söz konusuysa, bunu sûredeki secde âyetine geldiğinde yapmış olmalıdır. Secde âyetiyse sûrenin son âyetidir. Bu durumda bu putları ve onlara tapan Kureyş’i yerden yere vuran 21-32. âyetleri de okumuştur. Şu halde: Bunları duyduktan sonra şeytanın attığı iddia edilen sözlerin hükmü tamamen geçersiz kalır, bu bir. Söz konusu âyetlerdeki ağır eleştiriyi duyan müşriklerin secdesinden söz etmek abestir, bu da iki.
21
Erkekler size kızlar O’na, öyle mi?[⁴⁷⁸⁶]
[4786] Müşrikler meleklerin sûreti saydıkları heykellere tapıyorlardı. Bunların tümü de dişi yontulardı. Onlara “Allah’ın haremi” anlamına “Allah’ın kızları” diyorlardı. Kışı biriyle yazı diğeriyle geçirdiğine inanıyorlardı. Dolayısıyla onları razı edince Allah’ın onların hatırını kıramayacağı gibi bâtıl bir inanca sahip idiler (Krş: 39:3). Meleklere dişilik atfeden, Allah’a da zımnen erkeklik atfetmektedir. İlâhî mükemmelliğe yakışmayan her inanç ve düşüncenin reddi.
22
O halde bu ne berbat bir paylaşım böyle!
23
Bunlar, sadece sizin ve atalarınızın uydurduğu isimlerden ibârettir; Allah bunlara hiçbir yetki ve otorite devretmemiştir. Bunu söyleyenler sadece zannın ve keyfi ürettikleri hurafelerin peşine takılıyorlar; oysa, Rablerinden kendilerine ilâhî rehberlik gelmiş bulunuyor.
24
Yoksa insan,[⁴⁷⁸⁷] (hakikatin) kendi arzu ve isteğine tâbi olduğunu mu sanıyor?[⁴⁷⁸⁸]
[4787] Bazıları bununla Allah Rasûlü’nün kastedildiği, ona verilen ve gösterilenin kendi arzusuna bağlı olmayıp ilâhî bir lütuf olduğunun dile getirildiği yorumunu yapar (Taberî). [4788] Zımnen: hakikat insanın arzu ve isteğine göre şekillenmez. Farklı bir ifadeyle: sizin yamuk bakışınız, baktığınız şey üzerinde hiçbir kalıcı iz bırakmaz.
25
Fakat âhiret de dünya da Allah’a aittir.
26
Her ne kadar göklerdeki melek sayısı çoksa da, Allah’ı tercih eden/tercih ettiği kimseler için verdiği şefaat izni olmadıkça, onların şefaati hiçbir fayda sağlamayacaktır.[⁴⁷⁸⁹]
[4789] Tüm şefaat âyetleri Zümer 44 ışığında anlaşılmalıdır (Bkz: 34:23; 74:48, ilgili notlar).
27
Elbet âhirete inanmayan kimseler, melekleri dişi isimlerle adlandırırlar.[⁴⁷⁹⁰]
[4790] Müşrik Mekke toplumunda meleklerin şefaatine inanan bu kesimin, ikircikli de olsa âhirete de inandıkları söylenebilir. 38. âyetin nüzul sebebi rivayeti de bunu destekler. Buna rağmen onlar, âhireti inkâr eden “dehrî” reislerle aynı gözede buluştular: yaptıklarının sorumluluğunu üstlenmemek ve hesap vermekten kaçmak (Krş: 45:23, 25, 32, 24, 28 ve 31 nolu notlar ve 78:3, not 4).
28
Ama onların bu konuda hiçbir bilgisi bulunmamakta, sadece zannın peşine düşmekteler: fakat hiçbir zan, hak ve hakikat adına hiçbir değer ifade etmez.
29
Şu halde, artık sen de vahyimizden yüz çevirerek Bize sırt dönen ve tek arzusu bu dünya hayatı(nın geçici zevkleri) olan kimseleri ciddiye alma![⁴⁷⁹¹]
[4791] İ‘rad kötü veya kötü sanılanla mesafeyi sınırlamayı ifade eder. Tevelli ise hem iyiden yüz çevirmeyi, hem iyiye sırt dönenden yüz çevirmeyi ifade eder (Krş: 74:23 ve 4:63, not 87). Bu âyetteki tevellî, hakikati bulduktan sonra ondan yüz çevirip, kendi heva ve hevesine yönelmektir.
30
Onların bilgi ufku da işte bu (dünya ile) sınırlıdır.[⁴⁷⁹²] Elbet senin Rabbin kendi yolundan kimin saptığını en iyi bilendir, kimin doğru yola yöneldiğini de en iyi bilendir.
[4792] Yani dünya hayatının/aşağı hayatın, bilgi hiyerarşisinde en altta yer alan bilgisi kadar.
Sonraki 30 ayet →