1
ULU Sînâ dağı şahit olsun![⁴⁷⁴¹]
[4741] Veya tûr’un “uçma” anlamına dayanarak: “uçarak gelenler şahit olsun”. Yemin vavı, varlığın şahit olduğunun delilidir (Bkz: 77:1, not 1). Zımnen: Ey insan! Sen de şahit ol! Zira sen bu âleme sahip olmak için değil şahit olmak için geldin (Bkz: 70:40, not 26).
2
Satırlarda kayıtlı ilâhî mesaj (şahit olsun),
3
açılmış deri tomarlar da![⁴⁷⁴²]
[4742] Menşur, tomarın dürülü değil açık hali. Bununla derinin inceltilmesi de kastedilmiş olabilir (Kırtas için bkz: 6:7, 91). Öncelikle Tûr-ı Sînâ’da Hz. Mûsa’ya inen ilâhî vahye atıf. İbn Abbas bu âyetin yorumunda, Tevrat’ın tahrifinin yazıda değil yorumda olduğunu söyler (İbn Âşûr).
4
el-Beytu’l-Ma’mûr[⁴⁷⁴³] şahit olsun,
[4743] Yani: “Ziyaretçilerle şenlenip mamur olan Beytullah”. Veya Allah’ın insanı kalfalığına (halife) tayin ettiği ve imar etmesini istediği “yeryüzü” misafirhanesi. Bu ifade benzer içerikteki Tîn sûresinin ilk âyetleri ışığında “Kâbe” olarak anlaşılabilir. Hac dışındaki Kâbe ziyaretine insanı ma’mur ettiği ve insanla ma’mur olduğu için “umre” adı verilmiştir. Hz. Ali bunun Kâbe’nin semadaki aslı olduğu yorumunu yapmıştır (Taberî). Mü’min kalbinin mecazi ifadesi olarak da yorumlanmıştır (Beydavî). Hz. Ali’nin yorumu, farklı yorumlara konu olmuştur. Bu hoş yorumlardan birine göre, Hz. Âdem ‘cennette’ meleklerin el-Beytu’l-Ma’mur’u tavaf ederken yaptıkları tesbihatı işitiyordu. Cennetten kovulunca buna hasret kaldı. Bu hasreti dayanılmaz bir noktaya ulaşınca dua etti. Allah ona, semadaki Kâbe’yi yeryüzünde temsil eden bir “ev” yapmasını emretti. Bu evin yeri ise “yeryüzünün göbeği”, yani insan soyunun ilk konuk edildiği yerdi. Hz. Âdem’in hasreti dindi. Bu yüzdendir ki hac ibadeti, bir gurbete çıkış değil sılaya dönüş olarak anlaşılmalıdır. Kâbe’yi ziyaret, insan için bir tür baba ocağını, ana kucağını ziyaret anlamı taşır (Bkz: 3:97).
5
yüceltilmiş gök kubbe şahit olsun!
6
Kükreyen taşkın deniz şahit olsun![⁴⁷⁴⁴]
[4744] Mescûr, “alev almış” (krş: 81:6), “dolup taşmış” ya da “karışmış” gibi üç anlama da yorulmuştur (Taberî). Bu deniz kıyamette yanacağı haber verilen deniz olabileceği gibi (81:6), Firavun ve ordusunun boğulduğu deniz de olabilir. İlk anlam âyetin devamındaki kıyametle, son iki anlam âyetin öncesindeki Hz. Mûsa ile alâkalıdır. Zımnen: “Gerçeğe karşı savaş açanlar er geç zulümlerinde boğulurlar”. Râzî “deniz” ile Yûnus nebi arasında bağ kurar. Tûr sûresinin yemin-şehadet vav’ı ile başlayan ilk 6 âyetinin, kendi aralarında bir irtibata sahip olduğunu düşünmek gerekir. Biz bu âyetlerle Tîn sûresinin yine yemin vavı ile başlayan ilk dört âyeti arasında çok yakın bir anlam bağı olduğu kanaatindeyiz. 1-3. âyetler Hz. Mûsa’nın vahiy aldığı mekâna ve Tevrat vahyine delâlet ederler. 4-5. âyetler Kur’an’a ve Kur’an’ın ‘tavanına’ yükselttiği insanlığın ortak aklına delâlet ederler. Bu iki gurup arasında, ilâhî vahiylerin birbirinden kopuk değil, birbirinin devamı olduğuna dair bir bağlantı vardır. 5. âyet vahye sırt dönerek tuğyân edenleri boğacak bir tûfânın mutlaka kendilerini bekleyeceğine delâlet eder. Allahu a’lem.
7
ŞÜPHE yok ki, Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır;
8
onu önleyecek hiçbir güç de yoktur.
9
Gün gelir, gök büyük bir çöküşle çöker.[⁴⁷⁴⁵]
[4745] 4. âyete atıfla zımnen: her şey yıkılır, o görkemli gök kubbe bile çöker.
10
Dağlar dehşet bir yürüyüşle yürür.[⁴⁷⁴⁶]
[4746] Fiillerin mastarla pekiştirilmesi (..çöküşle çöker, ..yürüyüşle yürür) mecazı red içindir. O fiillerin mecazen değil hakikaten gerçekleşeceğini ifade eder.
11
İşte o gün yalanlayanların vay haline![⁴⁷⁴⁷]
[4747] Zarfın takdimi, cümleye “eğer öldüklerinde hâlâ aynı hal üzereyseler” yananlamı katar (İbn Âşûr).
12
Onlar ki daldıkları oyunda oynuyor olacaklar.
13
Onlar o gün karşı konulmaz bir güçle cehennem ateşine itilecekler (ve şöyle denilecek):
14
“Bu sizin vaktiyle yalanlamış olduğunuz ateştir.
15
Şimdi (söyleyin bakalım); sihir bu mu, yoksa (hakikati) görmeyen siz misiniz?
16
Orayı boylayın![⁴⁷⁴⁸] Artık ister sabredin, ister sabretmeyin; size ilişkin (hüküm) değişmez: çünkü siz, sadece yaptıklarınızın cezasını çekmektesiniz.”
[4748] Islavhâ ile ilgili bkz: 36:64, not 45.
17
Sorumluluk bilinciyle yaşayanlar, tanımsız cennetlerde ve tarifsiz nimetler içinde olacaklar.
18
Rablerinin kendilerine verdiği nimetlerle sevinip mutlu olacaklar[⁴⁷⁴⁹] ve Rableri onları gözleri yuvasından fırlatan azaptan koruyacak
[4749] Fakihîn için bkz: 36:55, not 39.
19
(ve onlara diyecek ki): “Vaktiyle yapmış olduğunuz şeylere bir karşılık olarak yiyin, için, afiyet olsun!
20
Sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak...” Bir de cennette onları kusursuz bakışlı temiz eşlerle denkleştirip eşleştireceğiz.[⁴⁷⁵⁰]
[4750] Hûr hakkında ayrıntılı bir açıklama için kelimenin ilk geçtiği Rahmân sûresinin 72. âyetinin notuna bakınız. Kelime göze nisbet edildiğinde “kusursuzluk, güzellik ve çekicilik” ifade eder. Eril ve dişil iki köke de nisbeti mümkün olan hûr, ödül ve cezada cinsiyet ayrımı yapılmayacağını ifade eden âyetler (3:19, 25, 161; 4:110-112; 10:30; 14:51; 16:111) ışığında anlaşılmalıdır. “Temiz eşler” ifadesi, 21, 24 ve 26. âyetlerdeki soylar ve aile ile irtibatlı olarak okunmalıdır. Ayrıca insanın ruhunu yansıtan bir ayna olduğu için ‘îyn, “ruhu temiz” anlamına da alınabilir (Krş: Râzî).
21
Kendileri iman eden ve soyları da bu muhteşem[⁴⁷⁵¹] imanı izleyenlere gelince: Biz onları soylarıyla buluşturacağız ve kendi yaptıklarının (karşılığından) da hiçbir şey eksiltmeyeceğiz;[⁴⁷⁵²] (ne ki) herkesin (akıbeti) kendi kazandıklarına bağlıdır.[⁴⁷⁵³]
[4751] Îmânindeki belirsizliğin azamet vurgusuyla çeviriye yansıması. [4752] Yani, çocuklar ebeveynlerinin (Ferrâ’ya göre ebeveynler de çocuklarının) iman yolunu izlerse, Allah aile fertleri arasındaki derece farkına bakmaksızın aşağı makamda olanları yüksek makamda olanın yanında buluşturacak (Krş: 13:23). 26. âyette ifadesini bulan anne-babaların çocuklarının mânevî istikbali hakkındaki kaygısı kabul olmuş bir dua yerine geçecek (Krş: 66:6). Mü’min atalarla onların yolunu izleyen çocuklar arasındaki ‘imânî sinerjiye’ atıf. [4753] Lafzen: rehin. Zımnen: Allah, insanı kendisine borç vermiştir. İnsan bu borç karşılığı rehindir; ancak kulluk için yaptıklarını vererek kendini kurtaracaktır. İşte bu yüzden, izlenecek bir ışık bırakan atalar ve o ışığı izleyen çocukların ataların yüksek makamında buluşacak olmaları, “kimse kimsenin sorumluluğunu yüklenmez” ilkesine aykırı anlaşılamaz. Gerekçesini 26. âyetin teşkil ettiği bu ‘terfi’ ile, “hesabı öldükten sonra kapanmayacak üç kişi”den söz eden sadaka-i câriye hadisi arasında yakın bir ilişki vardır. “Geride sâlih bir evlat bırakmak”, yaşayan bir amel bırakmaktır. Ebeveynler bunun getirisiyle daha yüksek makamı elde ediyorsa, bu durumun, onlara bu makamı kazandıran iman sahibi çocuklara da mânevî bir getiri sağlaması doğaldır.
22
Ve Biz onlara meyve ve etin her türünü, canlarının çektiği her şeyi sunacağız;
23
orada birbirlerine içeni boşboğaz etmeyen ve günaha sokmayan dolu kadehler sunacaklar.
24
Ve kendileri için hazırlanmış ebedî bir gençlik ve tazelik onları hiç terk etmeyecek;[⁴⁷⁵⁴] tıpkı kabuklarının içinde saklanmış inciler gibi olacaklar.[⁴⁷⁵⁵]
[4754] Veya: “Kendileri için (hizmete âmâde) gençler etraflarında dönüp duracak”. Tercihimiz tâfe ‘alâ ibaresinin “dönüp dönüp geldi, başından ayrılmadı” genel anlamına dayanmaktadır. Belki cehennemliklerin derilerinin yenilenmesi gibi, onların da gençlikleri yenilenecek. Âyette ğılmanuhum değil ğılmanun lehum gelmiş olması tercihimizi güçlendirmektedir. [4755] Vakı’a 23’te de geçen lu’luun meknûnun/el-lu’lui’l-meknûn benzetmesi, tek taraflı bir cinsi ve cinsiyyeti değil, bâkir bir gönlü ve muhabbeti temsil etse gerektir. Zira cennette mü’mine vaad edilen nimetler dünyadaki gönüllü feragatin bir karşılığıdır (Krş: 18:31, not 44).
25
Derken, birbirlerine dönüp sorular soracaklar…
26
Diyecekler ki: “Vaktiyle bizler, ailemiz hakkında endişeye kapılıp tir tir titrerdik;[⁴⁷⁵⁶]
[4756] 21. âyette dile getirilen “buluşturmanın” gerekçesi. Krş: “Siz ey iman edenler! Kendinizi ve yakınlarınızı yakıtı insanlar ve taşlar olan tarifsiz bir ateşten koruyunuz!” (66:6) Zımnen: Çocuklarının mânevî istikbali hakkında titreyen ana babaların bu kaygısı boşa gitmeyecek.
27
fakat Allah bize kerem etti de, bizi zehir gibi içe işleyen yakıcı bir ateşin azabından korudu.[⁴⁷⁵⁷]
[4757] Semûm için bkz: 15:27, not 23.
28
Şüphesiz biz bundan önce de hep O’na dua ederdik; çünkü O, evet O’dur mutlak iyi olan sonsuz rahmet sahibi.”
29
(EY NEBİ!) Öğüt vermeyi (sürdür); şüphesiz, -Rabbinin nimeti sayesinde- senin bir kâhin ve bir mecnun olma ihtimalin asla bulunmamaktadır.[⁴⁷⁵⁸]
[4758] Zımnen: Elinde sihirli değnek yok! Öğüt alan alır, almayan sonucuna katlanır. (Mâ..bî.. kalıbı için bkz: 6:107, not 89).
30
Yoksa[⁴⁷⁵⁹] (şimdi de) “O bir şairdir; (bırakın da) feleğin sillesini yiyeceği zamanı bekleyip görelim” mi diyorlar?[⁴⁷⁶⁰]
[4759] Bu pasajda 15 kez kullanılan em edatı, hem soru hem de hakikati muhatabın zihnine kazıma vurgusuna sahiptir (İbn Âşûr). [4760] “Bekleyin bakalım” tavrı, müşriklerin Hz. Rasûl’e karşı izledikleri dört aşamalı stratejinin ilk aşaması olan ilgisizlik ve görmezden gelme evresine tekabül eder. Kur’an’da tek başına “kuşku” anlamında kullanılan rayb, deyimsel kullanımı olan raybe’l-menûn tabirinde “feleğin sillesini yemek” anlamını kazanır. İnkârcı muhataplar helâk ile tehdit edildiklerinde kendilerini böyle avutuyorlardı.
Sonraki 19 ayet →