1
SİZ ey iman edenler! Sözleşmelere sadakat gösterin![⁸⁸⁴] Size belirtilenler dışında, sığır cinsi hayvanlar size helal kılındı; ne ki ihramlıyken avlanmanız helal değildir. Şüphesiz Allah razı olduğu şeyleri emreder.[⁸⁸⁵]
[884] Bu sözleşmelerin kapsamına, insanın Allah ile akdini temsil eden iman, insanın kendisiyle akdini temsil eden selim fıtrat ve vicdan, insanın yakın ve uzak çevresiyle yaptığı her tür sözleşme girer. Sınırlar, özünde irade sınavının bir gereğidir. [885] Lafzen: “Allah dilediği şekilde hükmeder”.
2
Siz ey iman edenler! Allah’ın sembollerine, kutsal aya, gerdanları süslenmiş kurbanlıklara ve Rablerinin ihsan ve rızasını isteyerek Beytu’l-Haram’a koşanlara karşı saygısızlık etmeyin! Ancak, hac ile ilgili sorumlulukları yerine getirdiğiniz zaman avlanın! Sizi Mescid-i Haram’dan alıkoyanlara olan hıncınız, onlara saldırganlık yapmanıza yol açmasın;[⁸⁸⁶] erdem ve takvada[⁸⁸⁷] birbirinizle dayanışma içinde olun, günahkârca kötülük ve düşmanlıkta değil; artık Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun: Çünkü Allah’ın cezası pek çetindir.
[886] Zımnen: Zulme uğramayı zulmetmenin gerekçesi yapmayın! [887] Birr, fıtrata karşı sorumluluğun gereği olan sorumlu davranış, takva Allah’a karşı sorumluluk bilincidir.
3
ÖLÜ HAYVAN, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilenler;[⁸⁸⁸] bir de boğulan, dövülerek öldürülen, düşerek ölen, boynuzlanarak öldürülen[⁸⁸⁹] ya da vahşi bir hayvan tarafından parçalanan hayvanlar -henüz canlı iken keserek temizledikleriniz bundan müstesnadır- ve putperestçe semboller[⁸⁹⁰] üzerine kesilenler, ayrıca attığınız zarla geleceğe ilişkin fal bakarak kehanette bulunmak[⁸⁹¹] size haram kılınmıştır.[⁸⁹²] Bütün bunlar birer sapmadır. Bugün, inkâra saplananlar, dininiz(i terk edeceğiniz)den umutlarını tamamen kesmişlerdir: O hâlde, onları gözünüzde büyütüp de saygınlaştırmayın! Yalnız Beni yüce bilip, Bana saygı duyun![⁸⁹³] Bugün dininizi sizin için kemale erdirdim ve size olan nimetimi tamamladım;[⁸⁹⁴] ve sizin için din olarak İslam’ı/Allah’a teslimiyet yolunu benimsedim.[⁸⁹⁵] Günaha gönüllü koşmaksızın kim hayatî bir zaruretten dolayı zorda kalırsa, iyi bilsin ki Allah tarifsiz bir bağışlayıcı, eşsiz bir merhamet kaynağıdır.
[888] Hayvan bile olsa can değerlidir ve hayatın sahibi el-Hayy olan Allah’tır. [889] en-Natiha: “Boynuzlanarak ölen hayvan”. Basralılara göre mef’ul olan bir isim fail yapılacaksa, sonuna “isimleştirme te’si” getirilir (mentuh: natîh/a) gibi. Sıfat tamlamalarının, mevsufun hazfi ile gelmesi durumunda da bu kural geçerlidir: lihyetun dehîn/e (yağlı sakal) ve aynun kehîl/e (sürmeli göz) anlamını mevsufu hazfederek ve bir te ekleyerek elde edebiliriz. Kûfelilere göre, Arap’lar feîle kalıbına uygun kelimeleri bir isme sıfat yaptıkları zaman “te”leri düşürürler: aynen kehîlen. Fakat eğer mevsuf hazfedilirse onlar da te’yi şart görürler (Taberî). Râzî en-natîha, el-mevkuze, el-mütereddiye kelimelerinin sonundaki teyi koyunu niteleyen sıfat olarak tarif eder. Ona göre te dişillik alametidir. Burada galibiyet kuralı geçerlidir. Araplar genelde boynuzlanmış koyunu yerlerdi. [890] Nusub (t. nâsıbeh), müşrik Mekke toplumunun üzerinde hayvanları boğazladıkları sunaklar (Râğıb). Bu yalnızca kurban kesmek biçiminde değil, oraya izafe edilen sahte kutsallıktan yararlanmak için hayvan kesimi yapmak biçiminde de gerçekleşiyordu. [891] Lafzen: “çektiğiniz fal oklarıyla kısmet tesbiti yapmak”. Açıktır ki, bu tür bâtıl anlayışlar, insanın irade ve gayretini yok edici bir işlev taşırlar. Aslında yasaklanan geleceğe ilişkin kehanette bulunmaktır. [892] Haram kılınanlarla ilgili âyet için bkz: 6:145; ayrıca 90. âyetin ilgili notlarına bkz. [893] Sûrenin muhtevasına, sahih rivayetlere ve yaygın görüşe göre Kur’an’dan son inen âyet budur (Buhari, Îman 33; Müslim, Tefsir 3-5). [894] İtmam, bir şeyin aslının (cevherinin) tamamlanmasıdır. İkmal, asıl tam olmakla birlikte noksan olan detayının (arazının) tamamlanmasıdır. İnsanlığın değişmez değerlerinin tümü olan İslâm son mesajla hem nitelik hem nicelik olarak kemale ulaşmıştır. Nimet ise, asıl olarak kemale ulaşmış fakat fer olarak çatısı kurulup “siz kemale taşıyın” denilmiştir. Bu da tamamlanmış olan asıldan yola çıkılarak yapılacaktır. Kelâle ve faizle ilgili âyetlerin bu âyetten sonra indiği görüşünü kabul edersek, dinin ikmaliyle dinin esaslarının kastedildiğini düşünmemiz şart olur. [895] Maverdi, bağlamla uyumlu olarak, buradaki “islam”ı isim olarak değil bir vasıf olarak alır. Bu durumda âyette dile gelen hakikat, ilâhî talimatlara tam bir teslimiyetle uymaktır. Meşhur rivayete göre bu âyet, Nebi’nin vefatından 81 gün önce kurban bayramı arefesinde nâzil olmuştur.
4
Kendileri için neyin helâl kılındığını sana soruyorlar. De ki: “Temiz ve güzel olan her şey size helâl kılındı.”[⁸⁹⁶] Allah’ın size öğrettiği bilgi sayesinde eğittiğiniz avcı hayvanlara gelince: onların sizin için avladığı her şeyi yiyin, ama üzerlerine Allah’ın adını da anın ve Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun; hiç şüphe yok ki Allah’ın hesap görüşü çok süratlidir.
[896] Tayyibât yalnızca hijyen anlamında tertemiz olanı değil, manen de pak olanı ifade eder. Bir şeyin helâl hükmünü alması için bu iki özelliği taşıması gerekir.
5
Bugün, temiz ve güzel olan şeyler size helâl kılınmıştır. Üstelik, kendilerine daha önce vahiy gönderilmiş olanların yiyecekleri de size helâldir ve sizin yiyecekleriniz de onlara helâldir. Ve (son vahye) inanan iffetli kadınlar ile sizden önce kendilerine vahiy verilenlerin iffetli kadınları -kendilerine mali güvence vermeniz, onları meşru olmayan yolla ya da gizli dost tutma yöntemiyle değil de meşru bir akitle- nikâhlamanız da (size helâldir).[⁸⁹⁷] Kim imanı inkâr ederse işte onun ameli boşa gitmiştir;[⁸⁹⁸] üstelik o âhirette zarara uğrayanlar arasında yer alacaktır.
[897] Âyette kitap ehline ilişkin iki husustan söz edilmektedir. Birincisi yiyecekler, ikincisi hanımlar. Ancak bu ikisi arasında bir fark vardır: Yiyeceklerde karşılıklı helâl kılınma açıkça ifade edilirken, nikâhlama konusunda sadece “onların kadınları”nın helâl kılındığı söylenmiştir. Müslüman erkeğin kitap ehli hanımla nikâhlanmasının cevazını ifade eden ibaredeki tek yönlülük dikkat çekicidir. Sonuç olarak âyet bir müslüman ile kitap ehlinin yiyeceklerini karşılıklı olarak serbest kılarken, bir müslüman erkeğin ehli kitap bir kadın almasını serbest kılmış, tersi bir duruma dair bir şey söylememiştir. Atâ, ehl-i kitabın kadınlarıyla evlenmeye izin veren âyetin ruhsat olduğunu, zira o zaman müslüman hanımların az olduğunu, kendi zamanında ise buna ihtiyaç kalmadığını söyler ve “ruhsat zail olmuştur” der (Râzî). Nihaî hükmü elbette İmam Atâ’nın vardığı sonuç değil âyet koymuştur. Fakat Atâ’nın bu yaklaşımı, vahyi maksat ve ruhunu gözeterek okuma konusunda ilk nesillerin yaklaşımına ışık tutucudur ve önemlidir. [898] Zımnen: Kim problemli de olsa imanı mutlak inkârla bir tutarsa, onun ameli boşa gitmiştir. Bunu şu rivayet destekler: “İnsanlardan bazıları, bize, Müslümanların (o zaman) şöyle dediğini aktardılar: ‘Biz kitap ehlinin kadınlarıyla nasıl evlilik yapalım, onlar bizim dinimize mensup değil ki?’ Bunun üzerine Allah bu âyeti indirdi” (Taberî). Bu ibare metinde olmayan bir “Allah” ismi takdir edilerek “kim Allah’ı inkâr ederse” şeklinde de okunmuştur. Taberî bu ikisini telif etmeye çalışır, fakat çok da ikna edici olamaz.
6
SİZ ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzünüzü, ellerinizi ve dirseklere kadar kollarınızı yıkayın ve (ıslak) ellerinizle başınızı meshedin ve bileklere kadar ayaklarınızı da (yıkayın veya meshedin).[⁸⁹⁹] Eğer cünüp olmuşsanız baştan ayağa temizlenin! Fakat eğer hastaysanız ya da yolcuysanız, yahut doğal ihtiyacınızı gidermişseniz veya kadınlarla birlikte olmuşsanız ve su da bulamıyorsanız, o zaman temiz bir toprağa yönelerek[⁹⁰⁰] onunla yüzlerinizi ve kollarınızı meshedin.[⁹⁰¹] Allah sizi zora sokmak istemiyor; fakat sizi pırıl pırıl yapmak ve nimetlerinin tamamını size bahşetmek istiyor ki şükredenlerden olasınız.
[899] Kıraat imamlarından Nâfi, İbn Âmir, Hafs, Kisâî ve Yakub’un okuyuşuna göre âyet ayakların yıkanmasını, geri kalanının okuyuşlarına göre ayaklara meshedilmesini emreder. Ebubekir er-Râzî, her ikisini de “meşhur kıraat” olarak verir (Garibu’l-Kur’an, r-c-l md). Ehl-i Sünnet okuluna mensup âlimlerin çoğunluğu birincisini, Ehl-i Beyt okulu mensupları ikincisini tercih ederler. Taberî ise her iki okuyuşu da sahih bulur. Süyûtî, İsferâyînî’den bu âyetin iki farklı okunuşu bağlamında şunu nakleder: “Bir cümle ifade ettiği mânalardan birine izafe ediliyorsa bunda bir çelişki söz konusu değildir” (İtkân III, 89). Üçüncü ve şaz bir okuyuş da Hasan Basri’den gelen erculukum okuyuşudur. Açılımı ve mağsulu erculikum ile’l-ka’beyn (ayaklarınızın yıkanılan yeri topuklara kadardır) olur. [900] Teyemmemû: “yönelin, niyetlenin, hedefleyin”. Kelimenin anlamı, maksadı tasavvurda oluşturmaktır. Bu nedenle “niyet” teyemmümün esası sayılmıştır. [901] “Abdest âyeti” diye bilinen bu âyet, aslında guslü farz kılar. Allahu a’lem abdest namazla yaşıttır. Teyemmüm hükmünün özünde namazın her durumda vazgeçilemezliği yatar.
7
Ve hatırlayın Allah’ın size olan nimetini ve “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman Allah’a karşı kendinizi bağladığınız taahhüdü; Allah’a karşı da sorumluluğunuzun bilincinde olun: Kuşku yok ki Allah kalplerin içini bilir.
8
SİZ ey iman edenler! Allah için, hakkı ayağa kaldırarak adâletin timsali olun ve birilerine olan nefretiniz sizi adâletten sapmaya sevk etmesin! Âdil olun, bu Allah’a karşı sorumluluk bilinci olan takvaya daha yakındır: Artık Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun! Şüphe yok ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
9
Allah, inanan ve ıslah edici iyi işler yapanlara günahlarının affedileceğini ve muhteşem bir ödüle kavuşacaklarını vaad etmiştir.
10
İnkâra saplanan ve mesajlarımızı yalanlayanlara gelince: kavurucu ateşin ashabı olanlar işte onlardır.
11
Siz ey iman edenler! Hatırlayın Allah’ın üzerinizdeki nimetini! Hani size bir toplum el uzatmaya kalkışmıştı da, onların elinden sizi kurtarmıştı? Şu hâlde Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun! Ve mü’minler artık yalnızca Allah’a güvensinler.
12
İŞTE onlar arasından her deliğe girecek on iki kişiyi[⁹⁰²] gönderdiğimiz zaman, Allah İsrâiloğulları’ndan da kesin taahhüd almış ve buyurmuştu ki: Kuşkusuz Ben sizinleyim: Eğer salât’ı doğru-dürüst eda eder,[⁹⁰³] arınmak için karşılıksız yardımda bulunur, düşmanlarını engelleyerek elçilerimi desteklerseniz;[⁹⁰⁴] Allah’a da (güveninizi isbat etmek için) gönüllü olarak borç verirseniz, kesinlikle kötülüklerinizi örterim ve sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere koyarım. İçinizden her kim de bundan sonra inkâr ederse, kesinlikle o doğru yoldan sapmış olur.
[902] Çevirimiz nakîbin kök anlamına dayanmaktadır (Bahr ve Müfredât). [903] Salât, bu ve daha başka âyetlerde bir ritüel olmanın ötesinde Allah’a, rasullerine, dinine verilen desteği ve arka çıkmayı da içine alacak bir biçimde, tüm hayatı kuşatan bir bilinçlilik hâli olarak karşımıza çıkmaktadır. Krş: “O Allah ve melekleri, sizi karanlıklar dan aydınlığa çıkarmak için, size her tür desteği vermektedir.” (33:43); “Şanımın yücelmesi için tüm destek ve çabanı seferber et” (20:14); “Elbette Allah ve O’nun melekleri Nebi’yi desteklerler. Ey iman edenler! Onu, siz de destekleyin!” (33:56); “EY bu hitabın muhatabı! Sana vahyedilmiş olan bu mesajı izle ve (başkalarına) ilet” (29:45). Örnek âyetlerin notlarına, ayrıca Bakara 45 ve Mâide 58’in ilgili notlarına bkz. [904] Ta‘zîr, Kur’an’da A’râf sûresi 156. âyette “yardım etme” fiiliyle birlikte, Fetih sûresi 9. âyette ise “yüceltmek, el üstünde tutmak” fiiliyle birlikte kullanıldığına göre, bunların dışında bir anlama sahip olmalıdır. Kelimenin aslı “engelleme”dir. Tercihimizin gerekçesi budur.
13
Daha sonra, bu kesin taahhütlerini bozdukları için onları rahmetimizden dışladık ve kalplerini katılaştırdık; (şimdi onlar) kelimeleri bağlamlarından kopararak çarpıtıyorlar; üstelik kendilerine hatırlatılan hakikatlerden bir kısmını da unutmuş durumdalar. Çok azı dışında hep onların ihanetine uğrayacaksın. Onları bağışla ve hoş gör! İyi bil ki Allah güzel davrananları sever.
14
“Biz Nasâra’yız” diyenlerden de kesin bir taahhüt almıştık.[⁹⁰⁵] Derken onları (izleyenler) uyarıldıkları şeyden hisse almayı unuttular.[⁹⁰⁶] Bu yüzden onları, aralarında Kıyamet Günü’ne kadar sürecek düşmanlık ve nefrete mahkûm ettik.[⁹⁰⁷] Zamanı gelince, Allah kendilerine yaptıkları her şeyi bir bir haber verecektir.
[905] Bunlar Pavlus Hıristiyanlığından önceki İsevilerdir. Allah söz aldığında Hz. İsa onların arasındaydı ve o yaşarken Teslisçi Pavlus Hıristiyanlığı yoktu (Bkz: 82. âyet, 88 ve 89. notlar). [906] Yahudiler gibi dinlerini parçalamamaları konusunda uyarılmıştılar. Fakat Nasârâ Hıristiyanlaşınca daha fazla parçalandı, kendi içlerinde din savaşları yaşandı, üç binden fazla İncil, yüzlerce mezhep çıktı. [907] Ağraynâ, elsaknâ anlamına yakındır; “bir şeyi bir şeye tutturmak”, “mecbur ve mahkûm etmek” vurgusu taşır.
15
EY önceki vahyin mensupları (olan Yahudiler)! Kitaptan gizlediğiniz bir çok hakikati size açıklamak ve (zaten bilinen) bir kısmından da geçmek üzere elçimiz gelmiştir. Artık size Allah’tan bir ışık ve net bir mesaj ulaşmıştır.
16
Onunla Allah, kendi rızasını gözetenleri ebedî kurtuluş yollarına ulaştırır; rahmetiyle[⁹⁰⁸] onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve dosdoğru bir yola yönlendirir.
[908] Lafzen: “İzniyle..” Bu bağlamda Allah’ın izni “hidayete ermenin yasaları” vurgusunu taşır. Zımnen: Vermeyi dilemese, dilemeyi vermezdi; insan için hidayeti dilemese, iradeyi vermezdi. İradeyi verdiğine göre, insanın hidayetini dilemiştir ve bu O’nun izni anlamına gelir. Sonuçta bütün bunlar O’nun insana olan rahmetinin bir ifadesidir.
17
“Allah Meryem oğlu Mesih’tir” diyenler kesinlikle küfre sapmışlardır. De ki: “Eğer Meryem oğlu Mesih’i ve onun annesini ve yeryüzünde yaşayan herkesi helâk etmeyi dileseydi, kim Allah’a engel olabilirdi?” Zira göklerin, yerin ve onlar arasındakilerin otoritesi Allah’a aittir. O tercih ettiği her şeyi yaratıyor. Elbet Allah’ın kudreti her şeye yeter!
18
Yahudiler ve Hıristiyanlar “Bizler Allah’ın çocukları ve can dostlarıyız!” dediler. De ki: “Öyleyse neden günahlarınız yüzünden sizi cezalandırıyor?” Aksine siz O’nun yarattığı insanlardan sadece bir kısmısınız. O isteyeni/istediğini bağışlar, isteyeni/istediğini de cezalandırır;[⁹⁰⁹] zira göklerde, yerde ve her ikisi arasındaki şeylerin tümü üzerinde hükümranlık Allah’a aittir ve dönüş O’nadır.
[909] Lâmın istihkak mânasıyla “müstahak olanı cezalandırır”. Cümlenin ikinci yarısının lâmsız gelmesi dikkat çekicidir. Yeşa’ fiilinin çift özneyi gören konumuna dayanan çevirimiz için bkz: 10:25; 13:27; 24:21; 47:17, ilgili notlar.
19
Ey önceki vahyin mensupları! “Bize ne müjdeleyen ne uyaran biri asla gelmedi” dersiniz diye, rasulsüz geçen uzun bir fetretin ardından[⁹¹⁰] (hakikati) açıklamak üzere elçimiz size geldi; evet, size bir müjdeci ve uyarıcı geldi işte; elbet Allah’ın gücü her şeye yeter.
[910] Bu döneme “fetret dönemi”, bu dönemde yaşayanlara da “fetret ehli” denilir. Bu husus Nahl sûresinin 36. âyeti ve En’âm sûresinin 19. âyeti ışığında anlaşılmalıdır.
20
BİR zamanlar Musa halkına, “Ey Halkım! Allah’ın size lutfettiği nimeti hatırlayın ki, O aranızdan nebiler çıkarmış, sizi kendi kendinizin efendisi kılmış[⁹¹¹] ve başka hiçbir topluma vermediğini size vermişti.
[911] Yani: “sizi özgürleştirip âlemin kralı yaptı”. Süddi’nin tercihine uygun olarak (Nkl: Râzî). Eski Ahid’deki benzer ibare için bk: Sayılar 13.
21
Ey Halkım! Allah’ın size vaad ettiği kutsal topraklara girin, fakat sakın geri adım atmayın, yoksa kaybedenlerden olursunuz!”
22
Onlar, “Ey Musa!” dediler; “Unutma ki orada zorba bir halk var. Onlar oradan uzaklaşmadıkça biz kesinlikle oraya girmeyeceğiz; ama eğer uzaklaşırlarsa işte o zaman gireriz.”
23
Allah’ın lutfuna mazhar olan ve O’ndan korkanlar arasından iki kişi, “Onların üzerine (mertçe) kapıdan gidin!” dediler; “zira unutmayın, siz oraya girerseniz galip geleceksiniz. Eğer gerçek mü’minlerseniz, artık yalnızca Allah’a dayanmak zorundasınız.”
24
Berikiler (ise) “Ey Musa!” dediler, “onlar orada bulundukça, biz asla oraya girmeyeceğiz. O hâlde sen ve Rabbin gidip savaşın, biz işte şuracıkta oturuyoruz!”
25
(Musa) “Rabbim! Sözüm kendimden ve kardeşimden başkasına geçmiyor. O hâlde, bizimle şu yoldan sapmış halkın arasındaki farkı gözet!” diye yalvardı.
26
Allah şöyle icâbet etti: “O hâlde, onlar o topraklardan kırk yıl mahrum yaşayacak ve şaşkın şaşkın malum arazide dolaşmaya mahkûm olacaklar: Artık bu yoldan sapmış halk için kendini üzme!”[⁹¹²]
[912] Bu pasajda samimi iman ile pazarlıkçı iman arasındaki fark ortaya konuyor. Mevcut nesil umut vermeyince, Hz. Musa 40 yılda çöl mektebinde yepyeni bir nesil inşâ edecektir.
27
VE ONLARA Âdem’in iki oğlunun kıssasını gerçek bir amaca mebni olarak[⁹¹³] anlat: Hani, ikisi de birer kurban sunmuşlardı ve birinden kabul edildiği hâlde diğerinden kabul edilmemişti! (Bunun üzerine) O (diğerine) demişti ki: “Çaresi yok, seni öldüreceğim!” (Öteki) cevap vermişti: “Allah, yalnızca sorumlu davrananların kurbanını kabul eder![⁹¹⁴]
[913] Bu amaç “hasedin kınanması”dır (Zemahşerî ve Râzî). Bi’l-hakkı çevirimiz için bkz: 18:13, not 15 ve 14:19, not 20. [914] Bu âyetlerle Kurban ibadetinin amacını veren Hac sûresinin 36. âyeti arasında doğrudan bir bağ vardır. Kabil iyi olmak yerine, iyiyi ortadan kaldırmayı düşünüyor. Peki, sizce neden?
28
Beni öldürmek için el kaldırsan bile, ben seni öldürmek için elimi oynatmayacağım; çünkü ben âlemlerin Rabbi Allah’tan korkarım.
29
Dilerim, hem benim günahımı hem de (benden dolayı) kazandığın günahı yüklenir ve böylece cehennemin yolunu tutarsın: Çünkü zalimlerin cezası budur.”
30
Fakat diğerinin benlik dâvâsı, onu kardeşini öldürmeye sevk etti; sonunda onu öldürdü, böylece kaybedenlerden oldu.[⁹¹⁵]
[915] Allah’ın gösterdiği yerden bakanın göreceği gerçek şu: Ölen değil öldüren kaybetti.
Sonraki 30 ayet →