Ana SayfaMealler › Mustafa İslamoğlu

Mustafa İslamoğlu

Bu mealle oku
Mustafa İslamoğlu meali ile okumaya başla
Hucurat 1 / 18
1
SİZ ey iman edenler! Asla Allah’ın ve Rasûlü’nün önüne geçmeyin[⁴⁶²⁹] ve sorumlu davranın: çünkü Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir! [4629] Veya ikinci bir tümleç takdiriyle: “Allah’ın ve Elçi’sinin görüşlerinin önüne (kendi görüşlerinizi) geçirmeyin” (Krş: 33:36). Yani, konumunuzu bilin. Elçi ile birlikte Allah’ın zikredilmesini Elçi’ye itaatin Allah’a itaat olduğunu söyleyen âyetin ışığında anlamak gerekir. Fakat Allah ile Elçi’nin vav ile bağlanmasındaki incelik de unutulmamalıdır: İki isim vav ile bağlanırsa bu ikisi arasındaki mahiyet ve cevher farkına, fâ ile bağlanırsa cevher birliğine rağmen nitelik ve araz farkına delâlet eder. En sahih rivayete göre, Ebu Bekir ile Ömer Hz. Rasûl’ün önünde tartışmışlar ve seslerini yükseltmişler, âyet bunun üzerine nazil olmuştur.
M.İslamoğlu 49:1
2
Siz ey iman edenler! Sesleriniz, Nebi’nin sesinden daha yüksek çıkmasın! Birbirinizle bağıra çağıra konuştuğunuz gibi, onunla da (kavga eder gibi) bağıra çağıra konuşmayın ki, siz farkında olmadan iyilikleriniz boşa gitmesin![⁴⁶³⁰] [4630] Ağır işittiği için yüksek sesle konuşan Sabit ibn Kays bu âyetle kendisinin kastedildiği kanaatiyle “ben cehennemliğim” diye kendisini evine hapsetmiş, fakat durumu öğrenen Allah Rasûlü, “Hayır, o cennetliktir” diyerek Sabit’in âyete getirdiği lafzî yorumu reddetmiştir (Buhârî ve Müslim). Bu âyet, 1. âyetin devamı mahiyetindedir.
M.İslamoğlu 49:2
3
Hani şu Allah Rasûlü’nün yanında seslerini kısanlar var ya; işte onlar, Allah’ın gönüllerini sorumluluk sınavından geçirdiği kimselerdir:[⁴⁶³¹] onlar için sınırsız bir bağış ve büyük bir ödül vardır. [4631] Veya: “takva ile donatarak sınava çektiği kimselerdir”. Takvâ ile donatarak sınamak, “sınavı geçecek donanıma kavuşturmak” demektir; tıpkı aklı bilgiyle donatıp sınava sokmak gibi. Zımnen: Allah size olan lutfunu, imtihandan muaf tutmak yerine, imtihanı verebilecek bir donanıma kavuşturarak gösterdi. ‘Kalpleri takva sınavından geçirmek’, gönülleri dayanıklık testine tabi tutmaktır!
M.İslamoğlu 49:3
4
Ne var ki sana hanelerin berisinden[⁴⁶³²] seslenenler de var; onların çoğu, akıllarını kullanmıyorlar.[⁴⁶³³] [4632] Min sanıldığı gibi zait değildir. Verâ’ zarfına “her yönün ötesinden” anlamı katar (Krş. 59:14). [4633] Saygı, edep ve terbiyeye dair bu âyet, ‘bedevi’ âklı ‘medeni’ olmaya davet etmektedir. Nezaket ve görgü kurallarının insan ilişkilerindeki önemine bir atıftır. Âyetin son cümlesi, her tür saygısızlık ve edepsizliğin temelinde, aklını kullanmama illetinin yattığını söylüyor.
M.İslamoğlu 49:4
5
Ama eğer sen kendilerine çıkıp gelinceye kadar sabretselerdi, elbet bu kendileri için daha hayırlı olurdu:[⁴⁶³⁴] ne ki Allah tarifsiz bağışlayandır, eşsiz merhamet kaynağıdır. [4634] Zımnen: Ey ümmet-i Muhammed! Önderlerinize (imam) gösterdiğiniz saygı, aslında kendinize gösterdiğiniz saygıdır! Hayatlarını size vakfeden ulema ve ümera gibi önderlerin zaman yönetimini ifsat etmeyin!
M.İslamoğlu 49:5
6
SİZ ey iman edenler! Fâsığın[⁴⁶³⁵] teki size (önemli) bir haberle geldiğinde, durup gerçeği araştırın![⁴⁶³⁶] Yoksa cehalet sebebiyle bir toplumun başına iş açar, ardından da yaptığınızdan pişmanlık duyarsınız.[⁴⁶³⁷] [4635] Fâsık, benzer bağlamlarda muttakinin zıddı olarak “sorumsuz” anlamına kullanılmıştır (Krş: 9:24, not 28). Bu tür bir hareket, 1. âyetteki “sorumlu davranın” emrinin karşısında yer almaktadır. [4636] Âyette bi-haberin denilmiyor, bi-nebein deniliyor. Haber önemli önemsiz her şeydir. Fakat nebe’ sadece önemli olan haber için kullanılır; sahibi için değerli olan, sonuçlarıyla sahibini sevindiren veya üzen haber... [4637] Örnek olaydan yola çıkarak zımnen: İslâm cemaatinin şeref ve itibarını örseleyecek haberlere karşı uyanık olun! Olumsuz haberlere inanmaya yatkın hastalıklı tavırlar göstermeyin! Günümüze mesaj: Medyalar tarafından kolaylıkla gözü boyanabilen ahmak bir güruh olmayın!
M.İslamoğlu 49:6
7
Ve aklınızdan çıkarmayın ki aranızda Allah Rasûlü var; eğer o birçok işte size uysaydı, kesinlikle haliniz harap olurdu.[⁴⁶³⁸] Lakin Allah size imanı sevdirdi ve onu yüreklerinizde güzelleştirdi;[⁴⁶³⁹] yine O size hakikati inkârı, fâsıkça davranmayı ve (iyi olana) karşı çıkmayı çirkin gösterdi. İşte onlar doğru tarafa yönelenlerdir [4638] ‘Anittum için bkz: 9:128, not 164. [4639] Dinin temeli sevgidir, çatısı da öyle. İman ağacının kökü sevgidir, meyvesi de öyle. Buradaki türden, bir “tohum” gibi gelişip büyüyen sevgiye hubb, muhabbetin ürünü olan iman ve amele karşılık olarak Allah’ın verdiği sevgiye vudd diyor Kur’an: “İmanda sebat eden ve o imanla uyumlu bir hayat yaşayan kimseler var ya: o sonsuz rahmet kaynağı onlar için sonsuz bir sevgi var edecek” (19:96; ayrıca: 19:96, not 91).
M.İslamoğlu 49:7
8
Allah’ın lutfu ve nimeti sayesinde: zaten Allah her şeyi bilir, her hükmünde tam isabet kaydeder.
M.İslamoğlu 49:8
9
Şu halde mü’minlerden iki gurup çarpışırsa, aralarını bulun; fakat bir taraf diğerinin hakkına saldırırsa, siz de o haksız taraf ile Allah’ın emrine dönünceye kadar çarpışın; ama eğer (saldırganlıktan) vazgeçerse, tarafların arasını adâletle ayırın ve (bunun için gerekirse) kendi hakkınızdan feragat edin: çünkü Allah (barış için) hakkından feragat edecek kadar fedakârlık edenleri sever.[⁴⁶⁴⁰] [4640] Kıst: Binası tek olup birbirine zıt iki anlama gelen kelimelerdendir. Kıst, “hakkı tahsıl etmek”, kast “haktan yüz çevirmek”tir (el-‘udûl ‘ani’l-hak). Kıst’ın anlam alanına kendi hakkından yüz çevirmek, yani “hakkından feragat etmek” de dahildir. Burada tam da bu mânaya gelir. Aynı kelime Allah için kullanıldığında hak ettiğinden fazlasını vermek veya kulu üzerindeki hakkından feragat etmek mânasına gelir (Bkz: 10:4, not 9).
M.İslamoğlu 49:9
10
Mü’minler sadece kardeştirler;[⁴⁶⁴¹] öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’a karşı sorumlu davranın ki, O’nun merhametine mazhar olasınız![⁴⁶⁴²] [4641] Baştaki edat, mü’minlerin kardeşliği dışındaki her tür ihtimali kategorik olarak dışlar. Bu kardeşliğin tek çimentosu vardır: İman. Şu halde iman çözülmeden bu kardeşlik çözülemez. Bu kardeşliğe sadece hayatta olanlar değil, âhirete göçenler de girer: Derler ki: “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce imanla göçüp gitmiş olanları bağışla!” (59:10) [4642] Zımnen: Zedelenen kardeşlik ilişkilerini düzeltmek her mü’minin imanî görevidir.
M.İslamoğlu 49:10
11
SİZ ey iman edenler! Hiçbir kişi ve zümre bir diğer kişi ve zümreyi hor görerek alaya almasın: belki diğerleri berikilerden daha değerli olabilirler. Yine bir kısım kadınlar da diğerlerini (böyle) görmesinler: ötekiler onlardan daha değerli olabilir. Asla birbirinizi[⁴⁶⁴³] itibardan düşürmek için karalamayın ve (kötü) lakaplar takarak yaralamayın: iman ettikten sonra fâsıklıkla anmak-anılmak ne berbat bir şey![⁴⁶⁴⁴] Ve kim (bu tür davranışlardan) pişmanlık duyup vazgeçmezse, işte zalim olanlar onlardır. [4643] Lafzen: “kendinizi”. Bu, hem “mü’minler bir bedenin organları gibidir, bedene ait bir organı karalayan kendisini karalamış olur” anlamına hem de “birini karalamak gibi kötü bir şey yapan, aslında kendini karalamış olur” anlamına gelir. [4644] Zımnen: “iman sâbıka bırakmaz” anlamına gelir. “İslâm kendisinden öncesini kesip atar” hadisi bu ilâhî tavsiye ışığında söylenmiştir. Hem birini imanından sonra önceki hayatında yaptığı kötülükle anmayı hem de âyetin kınadığı şeyleri yapanların kötü anılacaklarını ifade eder.
M.İslamoğlu 49:11
12
Siz ey iman edenler! (Birbiriniz hakkında kötü) zandan şiddetle kaçının![⁴⁶⁴⁵] Unutmayın ki zannın bir kısmı ağır bir vebaldir![⁴⁶⁴⁶] Birbirinizin gizli saklısını da asla araştırmayın[⁴⁶⁴⁷] ve birbirinizin gıybetini etmeyin! İçinizde ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanan biri var mı? Bakın, tiksindiniz işte![⁴⁶⁴⁸] Sözün özü: Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincine varın! Kuşkusuz Allah tevbeleri kabul edendir, kullarına merhametlidir. [4645] Minin beyaniyye anlamıyla. Zanndaki belirlilik çeviriye “kötü” karşılığıyla yansımıştır. Kötü zan (suizan) kalbin bedduasıdır. Suizanna ayarlı olanlar, başkalarında kendilerini görürler. Birine suizanla yaklaşmak, aslında “Ben onun yerinde olsam böyle yapardım” itirafıdır. Bilginin hakikate nisbeti dörttür: Vehm, şekk, zann, yakîn. 1) Vehm: Hakikatten hiçbir payı yoktur, serapa asılsızdır. Fakat olmayan şey varmış gibi vehmedildiği için, sahte bir nisbetten, yani kurgusal bir nisbetten söz edilebilir. Fakat bu en küçük bir gerçeğe tekabül etmez. 2) Şekk: Hakikate ve yalana nisbeti eşittir. Tam ortada durur. 3) Zan: Hakikate nisbeti yalana, nisbetinden daha yakındır. Fakat zan bilginin hakikate nisbetini ifade eden kavramlar arasında en muğlak ve en tehlikeli olandır. Zira yakine benzerliğinden dolayı pirincin içindeki beyaz taştır. Bu yüzden Kur’an, zannın “günah” olan bir türü olduğunu, ama hiçbir türünün hakkın yerini tutmayacağını (10:36) söyler. Doğruya isabet eden tahmin ile elde edilen bilgi, ‘ilme’ değil ‘irfana’ tekabül eder. Bu yüzden Allah’a “ârif” denmez, ama “âlim” denir. 4) Yakîn: Hakikate nisbeti yüzde yüzdür. Üç kısımdır: İlme’l-yakin, ayne’l-yakin, hakka’l-yakin. İlki bilgiyle, ikincisi gözlemle, sonuncusu yaşayarak elde edilir. [4646] “Geri bırakmak, hız kesmek” anlamına gelen ism, müeyyide gerektiren günah için kullanılır (25:68). Bir hadiste “saf iyiliğin” zıddı “kökten kötülük” olarak yer almıştır (İbn Hanbel). Suî zandan hesap sorulur. Zira suizan yamuk bakıştır. Yamuk bakan, baktığını doğru göremez. [4647] Ve: Açık aramayın! Başkalarının ayıplarını ortaya serenin, kendi ayıplarını da Allah ortaya serer. [4648] Zımnen: Gıybet ahlâkî yamyamlıktır. Bu yamyamlık türü, eti yenilenden daha çok başkalarının etini yiyen gıybet hastalarına zarar verir. İnsanın kendisiyle ve başkalarıyla ilişkisini çürütür.
M.İslamoğlu 49:12
13
Ey insanlık! Elbet sizi bir erkekle bir dişiden yaratan Biziz; derken sizi kavimler ve kabileler haline getirdik ki tanışabilesiniz.[⁴⁶⁴⁹] Elbet Allah katında en üstününüz, O’na karşı sorumluluk bilinci en güçlü olanınızdır;[⁴⁶⁵⁰] şüphe yok ki Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır. [4649] Sûrenin 10. âyetinde imanda kardeşlik vurgulanmıştı. Burada ise insanlıkta eşlik vurgulanıyor ve insanlık ortak paydasına dikkat çekiliyor. Farklılıklar, insanlık ailesini oluşturan unsurların birbirine tahakküm ve üstünlük gerekçesi değil, “tanışma” gerekçesi olmalıdır. [4650] İslâm’ın evrenselliğini tüm zamanlarda haykıran bir âyet. Zımnen: Kimse doğuştan imtiyazlı/doğuştan mahrum değildir. Kişinin kendi seçmediği şeylerle övünmesi anlamsızdır. Takvâ, kişilerin kendi akıl ve iradeleriyle yaptıkları bilinçli tercihi ifade eder. Bu şu mânayı içerir: Ne kadar sorumlu davranırsanız, o kadar üstün olursunuz! (Ekramekum için krş: 17:70, not 90).
M.İslamoğlu 49:13
14
BEDEVİLER[⁴⁶⁵¹] “İman ettik” dediler. De ki “iman etmiş değilsiniz, lakin ‘teslim olduk’ diyebilirsiniz,[⁴⁶⁵²] zira iman henüz[⁴⁶⁵³] kalplerinize girmiş değil. Ama eğer Allah ve Rasulü’ne uyarsanız, Allah amellerinizin zerresini eksiltmez: çünkü Allah tarifsiz bir bağış, eşsiz bir merhamet sahibidir.” [4651] Zımnen: “medenileşmemiş, sığ akıllar”. [4652] Anlamı belirlemede, eslemnâ fiilinin akidevi mi lugavi mi, teslimiyet merciinin Allah mı yoksa Müslümanlar mı olduğu önemlidir. Mücahid, Said b. Cübeyr ve İbn Zeyd’in buradaki fiili lügat anlamıyla “öldürülme ve esir edilme korkusundan Müslümanlara teslim olma” (istislam) şeklinde yorumladığını nakleden Taberî’nin kendisi de, buradaki teslim oluşu, “İslâm toplumuna politik ve sosyal katılım” anlamında alır. Özetle söylenen şudur: Birinin İslâm cemaatine aidiyeti, onun gerçek bir mü’min olduğu anlamına gelmez. Mü’minin mü’minlik kriteri cemaat aidiyeti ve sosyal konumu değil, kalbinin Allah’a karşı duruşudur. [4653] Lemma edatı, yan anlam olarak bu kimselerin ileride istenilen anlamda mü’min ve medeni olacaklarına delâlet eder (Krş: Zemahşerî).
M.İslamoğlu 49:14
15
Gerçek mü’minler sadece Allah’a ve Rasulü’ne iman edenler, ondan sonra da kuşkunun semtine uğramayanlar ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenlerdir: İşte bunlar sadık olanların ta kendileridir.[⁴⁶⁵⁴] [4654] Âyetin el-mu’minûn ile gelmesinin anlamı şudur: Önemli olan sizin kendi imanınız hakkında ne dediğiniz değil, Allah’ın sizin imanınız hakkında ne dediğidir (ellezîne âmenû ile el-mu’minûn farkı için bkz: 4:136, not 132).
M.İslamoğlu 49:15
16
De ki: “Allah’a dininizi siz mi öğreteceksiniz?[⁴⁶⁵⁵] Ama Allah göklerde ve yerde ne varsa hepsini bilir: zira Allah her şeyi ayrıntısıyla bilendir.” [4655] Zımnen: Kitab’a değil de, kitabına uydurmayı mı düşünüyorsunuz? Bu âyet iki mânaya da gelir: 1) Allah, hangi inanç sisteminin sizi mutlu edeceğini bilir. 2) Allah, sizin keyfinize göre uydurup da adını “din” koyduğunuz şeylerin gerçeğini bilir.
M.İslamoğlu 49:16
17
Onlar teslim oldular diye seni minnet altına almaya kalkıyorlar. De ki: “İslâmınızdan dolayı beni minnet altına alıp bana lutfettiğinizi sanmayın; eğer (hakikate) sadıksanız, sizi doğru yola yönelttiği için asıl Allah size lutufta bulunmuştur.[⁴⁶⁵⁶] [4656] el-Mennu, “ölçülebilen ve değerlendirilebilen şey” mânasına gelir. Değer ifade ettiği için “nimete” de minnet denilmiştir. ‘Alâ ile kullanıldığında, “karşıdakini kul etmek için iyilik yapmak, minnet altına almak” mânasına gelir. Bu anlamda minnet sadece Allah’ın hakkıdır, zira nimetin gerçek sahibi O’dur (Râğıb). Zaten kelimenin Kur’an’daki tüm kullanımları da buna işaret eder (et-Tefsiru’l-Beyani II, 48-49). Zımnen: Siz iman ettiniz diye Allah’ın hiçbir şeyi artmaz. Dolayısıyla imanınızı Allah’a bir lütuf gibi sunmaya kalkmayın! Aksine sizi imanla şereflendirdiği için Allah’a sonsuz minnet borçlusunuz! Bilinç ters dönerse, kişi minnet etmesi gerekirken minnet altına almaya kalkar. Bu, nimete ihanetin bir göstergesidir.
M.İslamoğlu 49:17
18
Şu kesin ki Allah, göklerin ve yerin sırlarını bilir; dahası Allah yaptığınız her şeyi görür.
M.İslamoğlu 49:18
Hucurat suresi tamamlandı