1
ELBET sana, tartışmasız[⁴⁵⁸⁵] bir fethin önünü açan Biziz.[⁴⁵⁸⁶]
[4585] Lafzen: “apaçık”. Zımnen: fetih olduğu ayan beyan ortada olan, hiç kimsenin “Böyle fetih olur mu?” diye tartışamayacağı bir zafer. Ortada askerî bir operasyon yokken ihsan olunduğu ifade edilen bu “apaçık fetih” nedir? Hiç şüphe yok ki bu fetih “yürek fethi”dir. [4586] Anlaşmayla müşriklerin avantaj sağladığı yorumunu yapanlardan biri de Hz. Ömer idi. O aslında Mekkelilerin hiçbir işine yaramayacak olan, hatta çok geçmeden kendi aleyhlerine olduğunu anlayıp anlaşmayı bozacakları 2. maddeye takılmıştı. Ebu Cendel’in işkence altında tutulduğu Mekke’den kaçıp kan revan içinde anlaşma mahalline gelmesi ve Rasulullah’ın ricasına rağmen ilgili maddenin işletilmesini savunan Mekke heyetine teslim edilmesi, duygusallığı daha da artırdı. Hz. Ömer, ömür boyu pişman olacağını söylediği itirazını işte bu şartlar altında Rasulullah’a yöneltti. Allah Rasûlü’nün “Bana öyle âyetler indi ki, benim nazarımda tüm dünyadan ve onun içindeki her şeyden daha değerlidir” dediği bu âyetler böylesi bir ortamda indi. Rasulullah Hz. Ömer’i çağırıp bu âyetleri okuduğunda “Şimdi bu fetih mi ya Rasulallah!” dedi. Allah Rasûlü: “Evet, nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, bu fethin ta kendisidir!” dedi (Taberî).
2
Bu sayede Allah,[⁴⁵⁸⁷] senin geçmiş ve gelecek tüm hatalarını bağışlayacak;[⁴⁵⁸⁸] ve sana olan nimetini tamama erdirecek ve seni dosdoğru bir yola yöneltecektir;
[4587] Bir önceki âyette “Biz” olarak geçen öznenin burada “Allah” olarak yer alması şöyle açıklanmıştır: Allah zaferi sebeplerle icra eder, bağışı ise doğrudan yapar (Âlûsî). Zaferin sebeplerinden biri de 4. âyette zikredilen kalp sükûnetidir. İlâhî bağış bu olsa gerektir. [4588] Zımnen: “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?” (2:214) diyordun ya? İşte sana Allah’ın yardımı. Hadi bakalım şimdi tevbe et! Bu gibi âyetlerle Allah Rasûlü’nün melek değil insan olduğu, kusur ve hatadan beri olmadığı vurgulanıyor. Böylece ümmetin peygamber tasavvuru inşâ ediliyor: Yönetim ve içtihatlarında kusurlara ve hatalara açık; Allah’tan aldığı vahyi iletme konusunda sadık, masum ve masun (Bkz: 47:19 ve 40:55, not 39). Bu “hatalar” ile, Tevbe sûresinin 43 ve 108. âyetlerinde örnekleri görüldüğü gibi, liderliğe ilişkin içtihat hataları da kastedilmiş olabilir. Nitekim Allah Rasûlü’nden “Ben de sizin gibi bir beşerîm, hata da ederim isabet de (ene uhtiu ve usîbu)” dediği onlarca sahih senetli rivayet nakledilmiştir.
3
nihayet Allah seni, saygın ve müstesna bir zaferle destekleyecektir.[⁴⁵⁸⁹]
[4589] Zaferi zorbalar da elde eder. Asıl olan zehirlenmemiş saygın bir zafer elde etmektir. Bu ise güç ile değil, güç ahlâkı ile elde edilir.
4
İmanlarına iman katsınlar diye mü’- minlerin kalplerine güven ve sükûnet[⁴⁵⁹⁰] bahşeden O’dur;[⁴⁵⁹¹] zira göklerin ve yerin bütün orduları Allah’ın emrine âmâdedir:[⁴⁵⁹²] ve zaten Allah her şeyi bilmektedir, her hükmünde tam isabet sahibidir.[⁴⁵⁹³]
[4590] Sekînet için bkz: 9:40, not 51. İç savrulma ihtimalini ortadan kaldıran bir dinginlik halini ifade eder. İnsanın direnç ve kararlılığını yok eden kasırgaları “bıçakla” kesmiş gibi dindirdiği için sikkîn (bıçak) kökünden türetilmiştir. [4591] Bkz: 1. âyetin 3 nolu notu. [4592] Göğün ve yerin orduları: Hz. Nûh’un yardımına koşan bulutlar, Hz. Hûd’un yardımına koşan rüzgâr, Hz. İbrahim’e yardım eden ateş, Hz. Mûsa’ya yardım eden su… Hepsi Allah’ın ordularıdır. [4593] Bir sonraki âyet, bu ilâhî bilgi ve hikmetin ne olduğunu ifade eder.
5
Böyle yapmıştır ki, mü’min erkek ve mü’min kadınları zemininden ırmaklar akan cennetlere alsın da, orada yerleşip kalsınlar; ve onların günahlarının üstünü çizsin: ve zaten bu Allah katında büyük bir başarıdır.
6
Yine O (diler) ki, Allah hakkında suizanna sahip[⁴⁵⁹⁴] zancı münafık erkekler ve münafık kadınları, müşrik erkekler ve müşrik kadınları cezalandırsın; onlar fenalığın girdabını boylasın: zira Allah onlara gazap etmiş ve rahmetinden dışlamıştır. İşte onlar için hazırlamıştır cehennemi; ve orası ne kötü bir son duraktır.
[4594] Lafzen: “Allah hakkında suizanna kapılan”.
7
Evet, göklerin ve yerin bütün orduları Allah’a aittir: ama zaten Allah mutlak izzet, her hükmünde tam isabet sahibidir.
8
(EY RASUL!) Elbet Biz seni bir şahit,[⁴⁵⁹⁵] bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.
[4595] Yani: “bir örnek ve bir model” (Krş: 33:45). Sadece Nebi değil, her insan şahittir. Yaratılmak, tanık olmaktır. İnsan bu âleme sahip olmak için değil, şahit olmak için gelmiştir.
9
Şu nedenle ki (ey insanlar); Allah’a ve Elçisine inanasınız, O’nu(n dâvâsını) destekleyip[⁴⁵⁹⁶] O’na saygıda kusur etmeyesiniz ve sabah akşam O’nun yüceliğini dillendiresiniz.
[4596] Veya kelimenin iki kök anlamından diğerine nisbetle: “O’nu yüceltesiniz” (Mekâyîs). Krş: “Siz Allah’ın (dâvâsına) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar. ” (47:7). Bu ve bir sonraki zamirin Allah Rasûlü’nü gösteriyor olması da mümkündür. Bu durumda, “Allah ve O’nun melekleri Rasul’ü desteklerler. Ey iman edenler! Onu siz de destekleyin ve onu her tür şâibeden uzak tutun!” (33:56) emriyle bu emir arasında bağ kurulabilir. Tercihimiz âyetin iç bütünlüğüne dayanmaktadır.
10
Sana biat edenler gerçekte yalnız Allah’a biat etmişlerdir: Allah’ın (yardım) eli, onların (biat için kenetlenen) elleri üzerindedir:[⁴⁵⁹⁷] Bundan böyle kim ahdinden dönerse, iyi bilsin ki sadece kendi aleyhine dönmüş olur; kim de Allah’a verdiği ahde sadık kalırsa, O ona muhteşem bir ödül ihsan edecektir.
[4597] Zımnen: Onlar Allah dâvâsına yardım için söz verdiklerinde bilsinler ki, Allah da onlara yardım edeceğine söz vermiştir (Krş: 47:7 ve 22:38). Bu büyük müjdeye sebep olan biate “Rıdvan Biati” adı verildi. Hz. Osman’ın öldürüldüğü haberi gelince Rasulullah kanlarının son damlasına kadar çarpışacaklarına dair biat istedi. Vehb b. Muhsan adlı sahabi “Uzat elini biat edeyim ya Rasulallah!” dedi. “Ne üzerine edeceksin?” diye sordu Allah Rasûlü. Sahabinin cevabı kısa ve netti: “Kalbinde ne varsa onun üzerine!” O gün devesinin altına saklanan Cedd b. Kays dışında herkes biat etti. Allah da onların dostluklarını kabul etti (Taberî ve İbn Kesir).
11
Geride kalan bedeviler, “Mallarımız ve çocuklarımız bizi (sana katılmaktan) alıkoydu; artık Allah’tan bizim için af dileyiver!” diyecekler. Onlar kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylüyorlar.[⁴⁵⁹⁸] De ki: “Peki, şayet Allah size bir zarar vermeyi veya bir yarar sağlamayı dilemiş olsa, O’nun sizin için takdir ettiği şeye kim engel olabilir?[⁴⁵⁹⁹] Elbette hiç kimse! Nitekim Allah yaptıklarınızdan ayrıntısıyla haberdardır.
[4598] Tevbe ve istiğfar kalbin yönelişidir. Burada sözü geçen bedeviler, işledikleri hatadan dolayı yürekten pişmanlık duyup Allah’a yönelmediler. Tevbede kalbin Allah’a karşı duruşunu önemsemediler. Onun yerine imajı öncelediler. Rasulullah’tan kendileri için Allah’tan af dilemesini istemelerinin altında yatan gerçek sebep buydu. Dilleriyle Rasulullah’tan istedikleri istiğfarın kalplerinde bir karşılığı yoktu. Bu âyet her çağda imaja yatırım yapanları imana yatırım yapmaya davet etmektedir. [4599] Burada, Medine-Mekke arasındaki bir mücadeleden Mekke’nin galip çıkacağını varsayan Bedevi kabilelere Allah Rasûlü’nün ağzıyla zımnen şu söyleniyor: Hadi beni ikna ettiniz ve sizin için af dilendim, fakat Allah’ı nasıl ikna edeceksiniz? Allah’ın sizin için takdirini benim sizin için af dilenmem belirlemez, sizin davranışlarınız belirler.
12
Aksine sizler, Rasul’ün ve mü’minlerin bir daha asla ailelerine kavuşamayacaklarını zannetmiştiniz; ve böyle düşünmek size pek cazip görünmüştü. İşte böyle suizanna kapıldınız da, sonuçta bitip tükenmiş bir toplum olup çıktınız.”[⁴⁶⁰⁰]
[4600] Bûr için bkz: 25:18, not 25.
13
Ama kim Allah ve Rasulüne inanmazsa, iyi bilsin ki Biz inkârcılar için kızgın bir ateş hazırlamışızdır.
14
Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’a aittir; O tercih edeni/tercih ettiğini bağışlar, tercih edeni/tercih ettiğini de cezalandırır:[⁴⁶⁰¹] Ama Allah zaten tarifsiz bir bağış, eşsiz bir merhamet kaynağıdır.
[4601] Men ile birlikte gelen yeşâ’ fiileri biri insan (men) diğeri Allah (gizli huve) olan iki faili birlikte görür. Çevirimizin gerekçesi budur. Cümlenin bu dilsel yapısına rağmen ibareyi “Allah istediğini bağışlar, istediğini cezalandırır” diye çevirmek, iki özneye birden gören yeşâ’ fiilinin iki gözünden birini kör etmektir. Bununla da kalmayıp, “dosdoğru bir yol üzeredir.” (11:56) ve “takva/sorumluluk ehli olan” (74:56) Allah’ın keyfi ve sorumsuz davrandığını iddia etmektir. Hâşâ Allah’ı, gücünü keyfine göre kullanan, aklına eseni yapan, hiçbir ilkesi ve prensibi olmayan bir zorba kral ve tiran gibi tasavvur eden böyle bir anlayış, İsrailoğulları’nın Tanrı tasavvurunun bazı kelâmcılar eliyle İslam’a taşınmasından başka bir şey değildir. Zaten Kur’an vahyinin mücadele ettiği anlayışlardan biri de buydu. Dahası, “Rahmân ve Rahîm” sıfatlarını her sıfatının önüne alan bir Allah hakkında, bundan daha olumsuz bir tasavvur geliştirilemezdi. Bu âyetin zımnen sormamızı istediği soru şudur: Allah’ın bağışlama ve cezalandırmada gözettiği bir ilke yok mudur? Elbette vardır: Bu ibarenin bağlamında yer alan tüm insan eylemleri, onun affının ya da cezasının sebebidir.
15
Ganimet almak için yola koyulduğunuz zaman,[⁴⁶⁰²] (şimdi) geride kalanlar, “Bırakın bizi de arkanızdan gelelim!” diyecekler; Allah’ın sözünü (böylece) değiştirmek isteyecekler.[⁴⁶⁰³] De ki: “(Bu kez) asla bizimle gelmeyeceksiniz; böyle olacak, (zira) Allah daha önce (ganimet hakkında) konuşmuştu.”[⁴⁶⁰⁴] Bunun üzerine onlar “Asla, aksine siz bizi çekemiyorsunuz” diyecekler. Yoo, bilakis onlar kıt anlayışlı kimselerdir.[⁴⁶⁰⁵]
[4602] Bu ve 18. âyet, Hayber zaferine açık bir atıftır. Eğer sûre Hayber’in ardından indirilmemişse, Hudeybiye’den üç ay sonra gerçekleşen Hayber seferi ve alınan başarılı sonuç gaybî bir ihbar olarak bu âyette duyurulmaktadır. [4603] Veya: “Allah’ın emrine muhalefet edecekler”. Tebdil’in böyle fiili bir karşılığı vardır (Bkz. 2:59’a ilişkin Râzî’nin naklettiği Ebu Müslim’in yorumu). Buradaki “Allah’ın sözü” ile savaş ganimetlerinin Allah’a ve Rasulü’ne ait olduğunu ifade eden Enfâl 1 ve onu detaylandıran aynı suredeki 41. âyet kastedilse gerektir. Düşman ordusundan geriye kalan serveti ele geçirenin kişisel malı sayan çapulu andıran geleneksel ganimet anlayışı, savaş ahlâkını yok ediyor, gözünü ganimet hırsı bürümüş kural tanımaz savaşçıları ölüm makinesi haline getiriyordu. Vahiy, ganimet için savaş yerine iman, adâlet ve özgürlük için savaşı yerleştirdi (Bkz: 2:193). [4604] Parantez içi açıklama, zımnen yasağın sadece Hayber’le sınırlı olduğunu ifade eden 16. âyete dayanmaktadır. Vahyin bu konuda söyledikleriyle ilgili bkz: bir önceki 19 nolu not. [4605] Âyet insanlıkla yaşıt iki tavrı ele alıyor: Arılar ve sinekler; yani üretenler ve tüketenler. Birinci tavrı Rıdvan biatine katılanlar, ikinci tavrı savaştan kaçıp ganimete koşanlar temsil ediyor.
16
Geride kalan şu bedevilere de ki: “Gelecekte ezici gücü olan toplum(lar)la mücadeleye çağrılacaksınız;[⁴⁶⁰⁶] onlarla (sonuna dek) savaşacaksınız ya da onlar teslim olacaklar. İşte siz eğer bu çağrıya uyarsanız, Allah size güzel bir karşılık verecek; yok eğer şimdi[⁴⁶⁰⁷] yaptığınız gibi geri durursanız, O sizi umduğunuzdan mahrum bırakarak elem verici bir azabı tattıracaktır.”[⁴⁶⁰⁸]
[4606] Daha sonra Bizanslılar ve Farslarla, yani dönemin süper güçleri ile yapılan savaşlara dair gaybî bir ihbar. Benzer bir ihbar Rûm sûresinin girişinde de yapılmaktadır (Bkz: 30:1-5). [4607] Lafzen: “daha önce”. [4608] Lafzen: “elem bir azaba çarptıracaktır”. Çevirimizin gerekçesi için ‘azâb kelimesinin ilk geçtiği 68:33, not 14 ve 25:69, not 83’ye bkz.
17
Gözleri görmeyene, ayağı sakat olana ve hastaya (Allah yolunda savaşamadığı için) bir sorumluluk yoktur; ama kim Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederse, onu zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacak, kim de yüz çevirirse elem verici bir azap ile cezalandıracaktır.[⁴⁶⁰⁹]
[4609] Zımnen: Meşru mazeret sadece yükümlülüğü kaldırmaz, o şeyin sevabından mahrumiyeti de kaldırır. Mazeretliyi niyet ettiği fiili yapmış gibi ecre nail kılar.
18
DOĞRUSU Allah, o ağacın altında sana biat edenlerden razı olmuştur; üstelik O onların kalbinden geçenleri de bilmekteydi; işte bu yüzden onlara iç huzuru indirdi ve kendilerini çok yakın bir fetihle ödüllendirdi;
19
bir de elde edecekleri sayısız ganimetle…[⁴⁶¹⁰] Ve zaten Allah her işini mükemmel yapar, her hükmünde tam isabet kaydeder.
[4610] Bu müjde listesinin ilk sırasını Hayber’in fethi oluşturuyordu ve arkası çorap söküğü gibi geldi. Allah Rasûlü vefat ettiğinde Kur’an’ın hükmetiği topraklar Batı Avrupa büyüklüğüne ulaşmıştı. Sonraki birkaç on yıl içinde sınırlar doğuda Asya steplerine ve Hind-Çin sınırına, kuzeyde Kafkaslar’a ve Anadolu’ya, Batı’da Akdeniz’e, güneyde okyanusa dayanmıştı. Bu fetih Endülüs eliyle Fransa’nın Preneler’ine, Osmanlı eliyle Viyana’ya, Babürşahlar eliyle Hind altkıtasına, müslüman tüccarlar eliyle Malay, Endonezya ve Java adalarına kadar götürülecektir.
20
Allah size elde edeceğiniz daha birçok ganimet vaad etti: nitekim O size olan bu ikramını öne almış ve insanların elini üzerinizden çekmiştir ki, hem mü’minler için bir delil olsun hem de sizi dosdoğru bir yola yöneltsin.
21
Ama bir diğer (ikramı) daha var ki, onu sizin havsalanız almasa da,[⁴⁶¹¹] Allah onu (sonsuz ilmiyle) kuşatmıştır: ve zaten Allah’ın kudreti her şeyin üstündedir.
[4611] Bu yukarıdaki “öne alınmış” dünyevî ikramın habercisi olduğu uhrevî ikram olsa gerektir: “İşte, yapageldiklerinden dolayı bir mükâfat olarak, onları (cennette) ne türden göz kamaştırıcı sürprizlerin beklediğini hiç kimse bilemez” (32:17).
22
Eğer inkârda direnenler size karşı savaşırlarsa, arkalarını dönüp kaçacaklar, ardından da ne samimi bir dost ne de sağlam bir destekçi bulacaklardır.
23
Allah’ın sünneti geçmişten Bugüne hep böyledir: ve sen Allah’ın sünnetinde bir değişme bulamazsın.[⁴⁶¹²]
[4612] Allah’ın sünneti? İşte o sünnetin köşe taşları: “Mutlu son sorumlu davrananlarındır” (7:128). “Bir toplumun bireyleri kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah o toplumun gidişatını (kendiliğinden) değiştirmez” (13:11). Ve “Eğer inanmış biriyseniz, insanların en üstünü mutlaka siz olursunuz.” (3:139).
24
Sizi onlara galip getirdikten sonra, Mekke vadisinde onların ellerini sizden ve sizin ellerinizi de onlardan çeken O’dur:[⁴⁶¹³] ve zaten Allah yaptığınız her şeyi görmektedir.
[4613] Yani: savaşı önleyen. Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Allah kâfirlerin elini mü’minlerin üzerinden çekti. Peki, mü’minlerin elini kâfirlerden niçin çekti? Cevabını bir sonraki âyet veriyor.
25
(Doğrudur), inkârda direnenler, sizi Mescid-i Haram’a girmekten alıkoyanlar ve kurbanlarınızın yerine ulaşmasını engelleyenler hep onlardır; ama keşke şu istemeden (haklarını) çiğneme ve bilmeden kendileri yüzünden büyük bir yanlışa düşme ihtimaliniz bulunan, üstelik henüz tanımadığınız mü’min erkekler ve kadınlar (Mekke’de) olmasalardı;[⁴⁶¹⁴] ki Allah tercih edeni/tercih ettiğini rahmetiyle kuşatmak için böyle yaptı;[⁴⁶¹⁵] eğer onlar seçilip ayrılsalardı, elbet onlar içerisinden küfürde direnenleri (sizin elinizle) elem verici bir cezaya çarptırırdık.[⁴⁶¹⁶]
[4614] Zımnen: O zaman Allah sizin elinizi onlar üzerinden çekmezdi (Bkz: bir önceki not; ayrıca krş: Zemahşerî ve Râzî). [4615] Yani bu mevcut durum da hikmetsiz değildi. Hem Mekke’de yerleşik mü’minleri korumak için hem de günü gelince Mekkelilerin gönlünü İslâm’a açmak için. Bu âyet, Medine’deki Müslümanların hicret etmeyen mü’minlerden sorumlu olmadıklarını söyleyen Enfal sûresinin 72. âyetini dengeler. Orada hicret özendirilirken, burada henüz hicret etmemiş mü’minlerin can güvenliği korunmaktadır. [4616] Mekke’deki bu kişiler Velid b. Muğire’nin oğlu Velid, Seleme b. Hişam, Ayaş b. Ebi Rebia, Ebu Cendel, Ebu Basîr, Ümmülfadl, Kulsum bt. Ukbe b. Ebi Muayt gibi mü’minlerdi (İbn Âşûr). “Henüz tanımadığınız” buyuruluyor, çünkü her an yeni ihtidalar oluyordu. Bunlar kendilerini gizliyorlardı. Bunların sayısının hayli yekûn tuttuğunu Ebu Cendel ve Ebu Basir’in sahil yolundaki karargâhlarının bir yıl dolmadan Mekkelileri dehşete düşürecek sayıyı bulmasından çıkarabiliriz.
26
Hani, inkârda direnenlerin kalbini malum gurur -cahiliyye gururu- doldururken,[⁴⁶¹⁷] Allah, Elçisine ve mü’minlere iç huzuru bahşetmiş ve onların sorumlu davranma sözüne sadık kalmalarını sağlamıştı: zira onlar buna fazlasıyla lâyık ve ehil idiler; ve zaten Allah da her şeyi hakkıyla bilendi.
[4617] Cahiliyye gururunun arkasında ird adıyla bilinen ünlü “cahiliyye şeref sistemi” yatıyordu. İslâm’dan önce tüm düzen bu sisteme göre işliyordu. Efendi-köle, kadın-erkek, eşraf-avam arasındaki ilişkiler hep bu sisteme göre tanzim ediliyordu. Bu sistemde bir ferdin fadl, efdal, ‘ayn ve a‘yân gibi şeref mertebelerini geçerek yükselmesi mümkündü. Bu sistemin en temelinde yatan değer ise murûet (mürüvvet) idi.
27
ALLAH gerçek bir amaç uğruna gösterdiği o rüyada Elçisi’ne (yalan değil) doğru söylemiştir:[⁴⁶¹⁸] Elbet -tabii ki Allah isterse- Mescid-i Haram’a güven içerisinde, başlarınız tıraşlı veya kısa kesilmiş olarak ve asla korkuya kapılmadan gireceksiniz:[⁴⁶¹⁹] çünkü O sizin bilmediğinizi bilmektedir ve bundan ayrı olarak yakında gerçekleşecek bir fetih takdir etmiştir.
[4618] Rasulullah’ı Hudeybiye anlaşmasıyla sonuçlanan sefere çıkaran rüya buraya kadar gerçekleşmiştir. Gerisinin gerçekleşmesi bir yıl sonraya ertelenerek mü’minlerin kalbi sınanmıştır. [4619] İnşaallahın Allah tarafından kullanılmasının, kitap ehlinden olsun olmasın bölgedeki tüm inançları etkisi altına almış olan gnostik batıniliğin Allah’ın “iradeli yaratışını” reddedip yerine “iradesiz taşma” (sudûr/feyz) akidesini ikame etmek için icat ettiği “iradesiz tanrı” tasavvurunu reddetme amacına matuf olduğunu düşünüyoruz. Nüzul ortamında yaşayan Yahudilerden Hıristiyanlara, Hîre etkisindeni Zındıklardan Hint ve İran etkisindeki Mecusilere varana dek, hepsine bu Helen batıniliği sızmıştı. Hişâm el-Kelbî (ö. 204) Kur’an’ın indiği dönemde Mekke ve civarında bulunan bütün bu akımlara mensup isimleri müstakil bahip açarak tek tek sayar (Mesâlibu’l-Arab).
28
O Elçi’sini doğru yol rehberliği ve hak din ile göndermiştir ki, böylece (hak) Din’i tamamıyla ortaya çıkarıp bildirmiş olsun:[⁴⁶²⁰] işte (buna) şahit olarak Allah yeter.
[4620] Âyette kullanılan kip “üstün ve galip geldi” mânasındaki zahara ‘alâ değil, “ortaya çıkardı, açıkladı, bildirdi” mânasındaki azhara ‘alâ kipidir. Fiilin Tahrim 3 ve Cin 26’daki kullanımı da bunu teyit eder. Âyette dile gelen hakikat Mâide sûresinin 3. âyetinde müjdelenen dinin ikmal edilmesiyle örtüşmektedir. Allah Rasûlü’nün görevi, ezeli ve biricik hakikatin tüm zamanlardaki tezahürünün adı olan islâmı her açıdan tam ve mütekâmil olarak tezahür ettirmektir. Buna Allah şahit ve kefildir. Buna başta önceki vahiylerin mensupları olmak üzere hiç kimse mâni olamayacaktır.
29
(Birileri itiraz etse de) Muhammed Allah’ın Elçisi’dir[⁴⁶²¹] ve[⁴⁶²²] onun safında duranlar, hakkı inkâr edenlere karşı kararlı ve ödünsüz, birbirlerine karşı ise çok merhametlidirler. Onları hep rükû ve secde halinde Allah’ın kerem ve rızasını ararken görürsün;[⁴⁶²³] onların nişanları yüzlerindeki secde izleridir.[⁴⁶²⁴] Bu onların Tevrat’taki temsilidir.[⁴⁶²⁵] Bir de onların İncil’deki temsili var: Onlar filiz vermiş tohum gibidir; derken (Allah) o filizi güçlendirmiş ve kalınlaştırmış, o da kökü üzerine lök gibi durmuştur; bu da üreticiyi sevindirir.[⁴⁶²⁶] Kendisiyle küfürde zirve yapanları kızdırmak için verilmiş bir (örnektir) bu. Allah onlar içerisinden[⁴⁶²⁷] iman eden ve ıslah edici eylemler ortaya koyanlara sınırsız bir bağış[⁴⁶²⁸] ve büyük bir ödül vaad etmiştir.
[4621] Hudeybiye’de akdedilen anlaşmanın “Bu Allah’ın Rasulü Muhammed’in Mekkelilerle akdettiği anlaşmadır” (haza mâ sâleha ‘aleyhi Rasulullah ehle Mekke) başlığındaki “Allah’ın Rasulü” ifadesini sildiren Mekke elçisi Süheyl b. Amr’ın şahsında tüm inkârcılara verilmiş zamanlar ve mekânlar üstü ilâhî cevap. [4622] Vav başlangıç değil de atıf olarak alındığında anlam şöyle olur: “Muhammed Allah’ın Elçisi’dir, onun safında olanlar da..” İbn Âşûr “onun safında olanların” elçiliğini Yâsîn 14’te geçtiği gibi “elçinin elçileri” olarak yorumlar. Musa Carullah ise bu okuyuştan yola çıkarak Muhammedî risaletin bütün bir ümmete miras kaldığı, İslâm ümmetinin diğer ümmetlerin hidayet ‘elçisi’ olduğu sonucuna ulaşır. Âyetin devamında eşiddâ’ ve ruhamâ’ kelimelerini hal olarak mansup okuyan kıraattan yola çıkarak, bu meziyetlerin ümmetin tümüne şamil olduğu yorumunu yapar (Kitabu’s-Sünne, s. 69). [4623] Yani: “namazda”; veya: “Allah’a karşı boyun eğmiş ve O’na tam teslim olmuş bir halde”. Rükû ve secdenin temsil ettiği hali içe sindirmiş olarak… [4624] “Secde izinden” kasıt Mücahid’in İbn Abbas’tan naklettiği gibi, alında oluşan “nasır” değil, “kişiliği, tavrı, duruşu, ahlâkı ve seciyesi”dir (Taberî). [4625] Mevcut haliyle Eski Ahid’de buna en yakın ifade Tesniye 33:1-3’tür. [4626] Bkz: İncil, Matta, 13:3. İmam Malik’in ilginç bir anekdotu vardır: Fetih için Suriye’ye giren sahabeyi gören bölge Hıristiyanları, “Bu insanlarda, İsa’nın havarilerinden ve onlara ilişkin haberlerden daha değerli bir şeyler var” derler ve teslim olurlar (İbn Kesir). [4627] Buradaki minhum ile mü’minlerden bu niteliğe sahip olanların kastedildiği söylenmiştir (Taberî). Fakat hakkı inkâr edenlerin içinden iman eden ve salih amel işleyenlerin kastedilmiş olması bağlama daha uygundur. [4628] Çevirimiz için bkz: 22:50, not 73.