Ana SayfaMealler › Mustafa İslamoğlu

Mustafa İslamoğlu

Bu mealle oku
Mustafa İslamoğlu meali ile okumaya başla
Muhammed 1 / 38
1
İNKÂRDA direnen ve (insanları) Allah yolundan alıkoyanların[⁴⁵³⁹] yaptıklarını,[⁴⁵⁴⁰] O boşa çıkaracaktır. [4539] Veya sudûdtan türetildiğini varsayarak: “yüz çevirenlerin”. Tercihimiz kelimeye geçişli anlam yükleyen sadd mastarından türetildiği görüşüne dayanır (Zemahşerî). Bu zümre arasındaki ilginç bir diyalog için bkz: 34:31-33. [4540] Yani: Tüm iyilikleri dünyevî karşılık gözeterek yaptıkları için, burada tüketmiş olacaklar. Krş: “Siz sahip olduğunuz tüm güzellikleri bu dünya hayatında tükettiniz ve onları kısa vâdeli bir hazza dönüştürdünüz” (46:20).
M.İslamoğlu 47:1
2
Bir de imanda sebat eden, iyilik yapan ve Rableri tarafından Muhammed’e[⁴⁵⁴¹] indirilen hakikate inananlar var: Allah onların günahlarını silmiş, onların düşüncelerini sağlıklı hale getirmiştir.[⁴⁵⁴²] [4541] Muhammed “övülmüş, övgüye mahzar olmuş” anlamına gelir. Geldiği dört yerde de cümle içindeki konumu haberdir. Kur’an’da “Ey!” nidâsıyla Rasulullah’a tek hitap bir görüşe göre “Yâ Sîn”, yani “Ey insan”dır. Eski Ahid’de (Bkz: 28:48’in notu) ve Doğu kutsal metinlerinde gelecekte bu isimde bir elçinin zuhur edeceğinden doğrudan veya dolaylı olarak söz edilmiştir (Bkz: 26:196, not 5). Araplarda daha önce bu isme rastlanmazken, tam da o dönemde bu isimde bir elçi geleceği olaya ilgi duyanların bilgisi dahiline girmiş olmalı ki, efendimiz dışında eş zamanlı olarak bölgede 7 (veya 12) kişiye daha bu isim verilmiştir (el-Muhabbar, s. 130). [4542] Veya: “İşlerini rast getirecektir”. İlâhî bir inşâ projesi olan vahyin gönderiliş amacına atıf. Bâl, o düzelince insanın eylemlerinin düzeldiği, bozulunca da bozulduğu merkez, yani insanın eylemlerine istikamet veren akıl ve düşüncedir. Kelime daha sonra, bütün bunların ürünü olan “işler, hal ve gidişat” anlamını kazanmıştır (Krş: İbn Âşûr).
M.İslamoğlu 47:2
3
Bu böyle olacaktır; çünkü inkârda ısrar edenler anlamsız ve amaçsızlığın peşine takılmıştır,[⁴⁵⁴³] imanda sebat edenlerse, Rablerinden gelen hakikate tâbi olmuşlardır. İşte Allah insanlara kendi durumlarını böyle açıklamaktadır. [4543] Bâtıl kelimesine verdiğimiz bu anlam için bkz: 21:18, not 19.
M.İslamoğlu 47:3
4
ARTIK inkârda direnip (onu dayatanlarla)[⁴⁵⁴⁴] savaşta karşılaştığınızda, hemen boyunlarına vurun! Nihayet kızışmış bir savaşın sonuna dayandığınızda durmayın, (kalanların) ipini sıkı bağlayın.[⁴⁵⁴⁵] Fakat daha sonra ya bir lütuf olarak karşılıksız, ya da bir fidye karşılığı serbest bırakın ki, savaş tüm ağır sonuçlarıyla ortadan kalksın: böyle yapın![⁴⁵⁴⁶] Ve eğer Allah isteseydi, onların hakkından bizzat gelirdi; fakat bunu (yapmadı) ki, sizi birbirinizle sınayabilsin.[⁴⁵⁴⁷] Allah yolunda öldürülenlere gelince: Evet (Allah) onların yaptıklarını asla zayi etmeyecektir: [4544] Yani 1. âyete dayanarak: küfrü dayatarak insanları Allah yolundan alıkoyan iman ve özgürlük düşmanı saldırganlarla... Meşru savaşın sınırları Mumtehane 8-9’da çizilerek savaşa ahlâkî standart getirilmiştir. [4545] Eshaneyi çevirimiz ve benzer mahiyette bir âyet için bkz: 8:67, not 72. Enfâl 67-69, bu âyetten sonra inmiş olmalı. Dolayısıyla Enfâl sûresindeki âyetler bu âyetin ışığında anlaşılmalıdır. Meşru savaş güç ahlâkına dayanır, ahlâktan yoksun güce değil. Adı barış olan bir dinin savaşı meşru kılması, İslâm’ın hayatın doğasını doğru okuduğunun delilidir. İslâm şiddetin varlığını toptan inkâr yerine, getirdiği ahlâkî standartlarla onu kontrol altına almayı amaçlar. Vahyin savaşa izin vermesinin baş nedeni saldırganlığı önlemektir. Bu yolla insanın hem kendisine, hem diğerlerine hem de değerlerine zarar vermesinin önüne geçmeyi hedefler. [4546] İslâm’da savaş esirleri konusundaki çerçeveyi bu âyet çizmektedir. Âyet açıkça esir almayı, fakat alınan esirleri köleleştirmek yerine bedelli-bedelsiz bırakmayı emretmektedir. Âyette ve immâ istirkâkan/esran diye üçüncü bir şık bulunmamaktadır. Allah Rasûlü savaş esirlerini köleleştirmemiştir. Ya Bedir esirlerinde olduğu gibi fidye karşılığında, ya da 100 ailelik Beni Mustalık esirleri ve 600 kişilik Hevazin esirlerinde olduğu gibi karşılıksız serbest bırakmıştır. Çok ender olarak da koruyucu aile yanında muhafaza edilmelerine izin vermiştir (mâ meleket eymânukum için bkz: 4:24). Nüzul ortamında köle kaynakları dörttü: 1) Haramilik yoluyla hürleri köleleştirmek. 2) Faiz borcu gibi maddî gerekçelerle borçluyu köleleştirmek. 3) Savaşlar. 4) Köle ailelerin miras ya da satın alma yoluyla ele geçen çocukları. Vahiy ilk ikisini yasakladı. Üçüncü kalemi bu ve benzeri âyetlerle geçersizleştirdi. Dördüncü kalemi ise azat etme yoluyla eritti. Kur’an, mevcut köle stokunu eritmek için şu üç hususta köle azadını emretti: Bozulan yeminlerde (5:89), hata ile öldürmede (4:92), zıhar yemininde (58:4). Ayrıca zekâttan köle azadı için pay ayrılmasını (9:60), azatlık sözleşmesi yapılmasını (24:33), evlilik yoluyla köle/cariye kadınların özgürlüğüne kavuşturulmasını (24:32) özendirdi. Bir boynu kölelikten kurtarma çabası içinde olmayanı vahiy daha ilk yıllarda kınadı (90:11:12). Bu tedbirler bir iki nesil içerisinde köleliğin tamamen ortadan kaldırılmasını sağlayabilirdi. Buna rağmen müslümanlar yüzyıllar boyunca köle sahibi olmaya devam ettiler. Bu durumun tarihî, sosyal, ekonomik izahları yapılabilir; fakat Kur’anî ve insânî izahı asla yapılamaz. Bu konuda köle sahiplerine getirilmiş bir dizi ahlâkî yükümlülük Ahmet Cevdet Paşa’ya “İslâm’da köle sahibi olmak, aslında köle olmaktır” dedirtse de, bu, müslümanların vahyin hedefini ıskalamasını açıklamaz. [4547] Hac 39 bu âyete atıf olsa gerektir. Meşru bir savaşın çerçevesi için bkz: 2:190.
M.İslamoğlu 47:4
5
Onlara (cennetin) yolunu gösterecek ve düşüncelerini sağlıklı hale getirecektir.[⁴⁵⁴⁸] [4548] Krş: “Hüznü bizden gideren Allah’a hamd olsun!” (35:34).
M.İslamoğlu 47:5
6
Nihayet onları kendilerine tarif ettiği cennete koyacaktır.
M.İslamoğlu 47:6
7
Ey imanda sebat edenler! Siz Allah’ın (dâvâsına) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar.
M.İslamoğlu 47:7
8
Küfürde ısrar edenlere gelince: artık onları helâk edici bir yıkım beklemektedir; dahası O, onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır.
M.İslamoğlu 47:8
9
Bunun nedeni, onların Allah’ın indirdiğinden nefret etmeleridir; işte bu yüzden (Allah) yaptıklarını heba etmiştir.
M.İslamoğlu 47:9
10
Onlar yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı; görmediler mi kendilerinden önceki günahkârların sonunun ne olduğunu? Allah onları yerle bir etti; bu kâfirleri de bunun bir benzeri beklemektedir.
M.İslamoğlu 47:10
11
Bu böyledir: çünkü Allah imanda sebat edenlerin dostudur,[⁴⁵⁴⁹] kâfirlerin ise dostu bulunmamaktadır. [4549] Krş: “Allah kuluna yetmez mi?” (39:36).
M.İslamoğlu 47:11
12
Şüphesiz Allah, imanda sebat edip de o imana uygun ıslah edici işler işleyenleri zemininden ırmakların çağladığı cennetlere koyacaktır; ama küfürde direnenler geçici zevklerin peşine takılarak hayvanların yiyip içtiği gibi yiyip içseler de,[⁴⁵⁵⁰] sonunda ateş onların meskeni olacaktır.[⁴⁵⁵¹] [4550] Yani, 7. âyette ifade edilenin zıddı. Zımnen: Dâvâsı ve iddiası olmayanın biyolojik canlı olmaktan öte bir değeri kalmaz. Bu insanı insan kılan fonksiyonların yitirilmesi halidir. [4551] Krş: “İnkâra saplananların, yeryüzünde keyiflerinin peşinde gezip tozmaları seni yanıltmasın. O geçici ve uçucu bir tatmin aracıdır; sonunda varacakları yer cehennemdir” (3:196-197).
M.İslamoğlu 47:12
13
(Ey Nebi!) Seni yurdundan çıkaran toplumundan çok daha güçlü ve kuvvetli olan nice yurtları helâk etmişizdir de, asla onlara yardım eden olmamıştır.[⁴⁵⁵²] [4552] Hicrete atıf. (Krş: 8:30 ve 16:41, not 46.) “Onlar yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı?” diye başlayan 10. âyete atfen.
M.İslamoğlu 47:13
14
HİÇ Rabbinden (gelen) açık bir delile dayanan kimseyle, kötü eylemleri kendisine güzel görünen ve zevkine göre davranan kimse bir olur mu?
M.İslamoğlu 47:14
15
Sorumluluk bilinciyle davrananlara vaad edilen, içerisinde zamanla bozulmayan sudan ırmaklar, tadı hiç değişmeyen sütten ırmaklar, içene doyumsuz bir lezzet veren tarifsiz bir meşrubatın çağladığı ırmaklar, saf süzme baldan ırmaklar akan,[⁴⁵⁵³] yine içerisinde tadacakları güzel (davranışlarının) tüm meyveleri ve Rablerinden sınırsız bir bağış bulunan cennetin örneği gibi (bir has bahçeye kavuşan kimse),[⁴⁵⁵⁴] ateşi mesken tutan ve yakıcı bir (umutsuzluk) içirilip de bağırsakları paramparça olan kimse gibi olur mu?[⁴⁵⁵⁵] [4553] Krş: “ne onda bir zahmet var ne de ondan dolayı sarhoş olurlar” (37:47). “Irmaklar” kelimesinin dört kez tekrarı, her birinin hakikatinin ve mahiyetinin farklı farklı olduğunu ifade eder. [4554] “Kalıcı güzelliğin merkezi olan cennet” ile, geçici dünyevî güzellikler arasındaki benzerlik için bkz: 13:35, not 1. İnsanın bu güzelliği bilmekten âciz olduğuyla ilgili bkz: 32:17, not 28. [4555] Zımnen: Sonu farklı olan insanların yaşadıkları hayatlar da elbette farklı olmalıdır. Nemrutça bir hayat yaşayıp İbrahim’inkine benzer bir akıbet istemek, Firavunca bir hayat yaşayıp Musa’nınkine benzer bir akıbet istemek olur mu?
M.İslamoğlu 47:15
16
Onların arasından sana kulak verir (gibi) yapanlar var: nihayet senin yanından çıktıklarında, mesajı kavramış olanlara[⁴⁵⁵⁶] “Sahi, o demin ne dedi(!)”[⁴⁵⁵⁷] diye sorarlar. İşte, Allah’ın kalplerini mühürlediği ve zevklerine göre davranan kimseler onlardır.[⁴⁵⁵⁸] [4556] Lafzen: “ilim sahibi olanlara” (‘İlmin tarifi için bkz: 21:74, not 74’nin devamı). [4557] Ünlem işareti, üslûptaki alayı göstermek içindir (Krş: 6:25 ve 10:42). [4558] Yani: 14. âyetteki “kötü eylemleri kendisine güzel görünenler”.
M.İslamoğlu 47:16
17
O, doğru yola yönelenlerin hidayetini artırır[⁴⁵⁵⁹] ve onlara korunma gücü bahşeder. [4559] Yani: “O yolda yürüme kapasitesini”. Krş: 35:1: “O mahlukatın kapasitesinde, istediği artışı gerçekleştirir”. Kur’an’daki tüm “Allah dileyeni/dilediğini doğru yola yöneltir” formundaki âyetler bu âyet ışığında anlaşılmalıdır.
M.İslamoğlu 47:17
18
Şimdi onlar, (hesaplaşma) saatinin ansızın gelip kendilerini bulmasından başka bir şey mi bekliyorlar?[⁴⁵⁶⁰] Doğrusu, işte onun tüm alametleri gelmiş bulunuyor: Hal böyleyken, o geldikten sonra ders çıkarmak onlara nasıl bir yarar sağlar? [4560] Buradaki es-sâah, muhtemelen âhiretin Son Saati değil, müşriklerin defterini dürecek “hesap kesme saati” kastedilmiş olsa gerektir. Nitekim sûredeki üslup değişiminden, sûrenin iniş zamanının Muhammedi davette bir dönüm noktası teşkil ettiğini anlıyoruz. Bu âyetlerin inişinin üzerinden çok geçmeden gerçekleşen Bedir savaşı, âyetteki tehdidi doğrulayacaktır.
M.İslamoğlu 47:18
19
Ve (sen ey Nebi): unutma ki Allah’tan başka ilâh yoktur! İmdi sen, hem kendi hatan için hem de mü’min erkekler ve mü’min kadınların (hataları) için af dile![⁴⁵⁶¹] Zira Allah gezip dolaştığınız yeri de, gelip durduğunuz yeri de bilir.[⁴⁵⁶²] [4561] Buradaki “Kendi günahın için af dile” emriyle kastedilen Allah Rasûlü’nün ve mü’minlerin “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?” (2:214) diyerek yakınmalarıdır (Ayrıca krş: 12:110, ilgili not. Ayrıca krş: 23:26, 39; 26:117). Rabbimiz Rasûl’ünün kendisinin yardım edeceğine dair tereddüt geçirmesini bir “günah, kusur ve hata” olarak görmüştür (Konuyla ilgili ayrıntılı bir not için bkz: 40:55, not 39). [4562] Veya zımnen: “Akıl yürütmelerinizi de, o akıl yürütmeleriniz sonucunda varmak istediğiniz noktayı da bilir.” Krş: “O, her canlının konup eğleşeceği yeri de göçüp yerleşeceği yeri de iyi bilir” (11:6).
M.İslamoğlu 47:19
20
İMAN edenler “(Artık savaşa değinen) bir sûre indirilmesi gerekmez mi?” derler. Fakat içinde savaştan söz edilen açık ve net bir sûre indirilince de, kalplerinde hastalık olanların sana ölüm korkusundan baygınlık gelmiş kimsenin bakışı gibi baktıklarını görürsün.[⁴⁵⁶³] Ne ki onlar için en hayırlısı, [4563] Krş: 8:6: “sanki sen onları göz göre göre ölüme sürüyormuşsun gibi”.
M.İslamoğlu 47:20
21
(vahyi) izlemek ve (emir verilince) de olumlu bir söz söylemektir; ve iş ciddiye bindiği zaman da Allah’a verdikleri söze sadık kalırlarsa, kendileri için elbet çok iyi olur.
M.İslamoğlu 47:21
22
Şimdi siz, savaşa sırt çevirirseniz,[⁴⁵⁶⁴] yeryüzünde bozgunculuk çıkarmış, akrabalık bağlarınızı koparmış ve dolayısıyla (Allah’a) isyan etmiş olmaz mısınız?[⁴⁵⁶⁵] [4564] Veya, tevellâ kelimesini velâyet köküne nisbet ederek: “Yönetimi ele alırsanız”. Ne ki bu okuma bağlamla uyumlu değildir (Bkz: Ferrâ). Tercihimiz, bu belâgatı yüksek âyetin söz dizimine en uygun çeviridir. [4565] Saldırganın cezalandırılmaması zulme prim vermektir. Saldırganı durdurma ve caydırma amacı taşıyan savaş, bir ödev ve ibadet olur.
M.İslamoğlu 47:22
23
İşte böyleleri Allah’ın rahmetinden dışladığı, ardından sağırlaştırdığı ve gözlerini körelttiği kimsedirler.[⁴⁵⁶⁶] [4566] Âyet saldırganı cesaretlendirecek davranışı yasaklar (Krş: 2:7).
M.İslamoğlu 47:23
24
Onlar hiç Kur’an üzerinde derin derin düşünmezler mi?[⁴⁵⁶⁷] Yoksa kilit üstüne kilit vurulmuş kalplere mi sahipler? [4567] Yani: “Kur’an’ın satır aralarından satır arkalarına geçip derin bir okumayla geleceğe ilişkin tedbir üretmezler mi?” Tedebbur, “arka taraf” anlamındaki dubur’den türetilmiştir. “Bir şeyin görünen yüzüyle yetinmeyip ardına geçmeyi”, ya da “bir işin önünü ardını düşünerek geleceğe ilişkin tedbir üretmeyi” ifade eder. Tedebbur kelimesinin ait olduğu tefa’ul babı tekellüf ve tereddüd ifade eder. Yani hem zahmet etmeyi ve bedel ödemeyi gerektirir (külfet) hem de ısrar ve sebatı (tereddüt) ve dahi sabiteleri olmayı gerektirir. (Aynı babtan gelen 5 düşünce kavramının farklı vurgularına dair bir izâh için bkz: 7:3, not 4)
M.İslamoğlu 47:24
25
ELBET doğru yol kendilerine açıklandıktan sonra ona sırtlarını dönenler olur: Şeytan onların tasavvurlarını yamultmuş[⁴⁵⁶⁸] ve onları dolduruşa getirmiştir. [4568] Sevvele için bkz: 12:18, not 20.
M.İslamoğlu 47:25
26
Böyle olmuştur, çünkü onlar Allah’ın indirdiklerinden hoşlanmayanlara “Bazı konularda sizin talimatınıza uyacağız” dediler. Oysa Allah onların gizlediklerini bilmekteydi.
M.İslamoğlu 47:26
27
İyi de, melekler onların suratlarına ve sırtlarına vurarak canlarını alacakları zaman halleri ne olacak?[⁴⁵⁶⁹] [4569] Benzer bir ifade için bkz: 8:50.
M.İslamoğlu 47:27
28
Böyle olacak; çünkü onlar Allah’ı kızdıran her şeye sarıldılar ve O’nun hoşnutluğundan nefret ettiler: ve böylece (Allah) onların emeklerini boşa çıkardı.[⁴⁵⁷⁰] [4570] Bu âyet, bir sonraki âyette dile gelen derin nefretin arka planından söz ediyor.
M.İslamoğlu 47:28
29
Yoksa kalplerinde bir tür hastalık bulunanlar,[⁴⁵⁷¹] (içlerindeki) derin nefreti Allah’ın açığa çıkarmayacağını mı sandılar?[⁴⁵⁷²] [4571] Bu zümre için bkz: 74:31, not 24. [4572] Dağn, “meyil, eğilim” kök mânasından yola çıkarak, “derin husumet, içte saklanan kör nefret” anlamına ulaşmış görünüyor (Mekâyîs).
M.İslamoğlu 47:29
30
Eğer isteseydik, onları sana kesin gösterirdik ve elbet sen de onları kendi (gerçek) yüzleriyle tanımış olurdun;[⁴⁵⁷³] yine de sen onları, konuşma tarzından mutlaka tanırsın; ama Allah bütün yaptıklarınızı bilir. [4573] Sîmâ, “yüzleri birbirinden ayıran alamet-i farika”. Sözgeliminden ve devamındaki cümleden: “ama istemedik”. Yani, kimseye insanın kalbini okuma yetkisi vermedik. Allah Rasûlü’nün Üsame’yi “Kalbini yarıp baktın mı?” (es-Sîra, VI, 34) diye azarlaması ve “Ben insanların kalbini açıp bakmak için gönderilmedim” buyurması, hep bu ilâhî inşânın sonucudur.
M.İslamoğlu 47:30